söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2015 Cumartesi

Yok Artık Dizisinin Oyuncuları İle Söyleşiler

‘Yok Artık’ın üç başrol oyuncusu Algı Eke, Çağlar Çorumlu ve Necip Memili, film için gelen teklifi neden kabul ettikleri sorusuna aynı cevabı verdi. Eke, Çorumlu ve Memili, filmin yönetmenliğini Caner Özyurtlu’nun yapmasının, ‘Yok Artık’tan gelen teklifi kabul etmeleri için en önemli etken olduğunu dile getirdi.

ALGI EKE
‘İşin ticari yönüne kafam hiç basmaz’

‘Yok Artık’ın hangi özellikleri size ‘Ben bu işte varım’ dedirtti?
Önce filmimizin ana yapımcısı ve yönetmeni Caner Özyurtlu ile tanıştım. Onu çok sevdim. Caner’in oyuncu kökenli olması ve senaryonun absürtlüğü ‘Yok Artık’ta rol almamın ana nedenleri. Daha önce hiç absürt komedide yer almamıştım. Bunu deneyimlemek istedim.

Yapımcılarınız Caner Özyurtlu ve Şebnem Bozoklu, oyuncu kökenli. Oyuncuların yapımcılık yapmasını nasıl değerlendirirsiniz?
Bana çok alakasız geliyor. Yapımcılık tamamen başka bir durum, oyunculukla bağdaşan hiçbir yanı yok. Caner’e ve Şebnem’e çok şaşırıyorum ama o işi de çok iyi götürüyorlar. Ben yapamam. İşin ticari yönüne hiç kafam basmaz.

‘BU SEZON TIYATRO VAR’
‘Yok Artık’ın kariyerinize nasıl bir etkisi olmasını umarsınız?
Daha çok film, daha güzel işler yapalım ve sinema ilerlesin istiyorum. ‘Yok Artık’, bu anlamda birçok oyuncunun bir araya geldiği az işlerden biri. Umarım gişede de aynı başarıyı yakalar. Çünkü Caner henüz çok genç ve çok yaratıcı bir yönetmen. Daha çok film çekebilir. İstiyorum ki gençler yol alsın. Biz de artık bir şeyler yapalım, ben de yapayım. Bir şeyler yazıyorum, çiziyorum.

Sizin 6 televizyon diziniz 4 sinema filminiz oldu. Sizin için yeterli mi, yoksa kaçırdığınız işler oldu mu?
Tiyatro yapmadığımı düşünüyordum ve uzun zamandır istiyordum. Bu sezon tiyatro da yapmaya başladım. O yüzden çok mutluyum. Tiyatro benim için bir eksiklikti. Bu sezon iki filmim var, önümüzdeki sezon için iki film anlaşması yaptık.

‘TV FILMLERI ARTMALI’
Televizyon dizileri oyuncuların ceplerini, sinema filmleri ve tiyatro oyunları ise ruhlarını doyurur denir. Öyle mi?
Oyunculuğu sinema filmi, televizyon dizisi veya tiyatro oyunu olarak ayırmıyorum. Ama konu ruh doyurmaksa anında reaksiyon alındığı için tiyatro her zaman bir oyuncuyu daha çok motive ediyor. En çok tatmin olduğum yerin tiyatro olduğunu söylemeliyim. Ama sinema filmi ve televizyon dizisinde de oyuncu oyuncudur. Birine daha az diğerine daha çok özen göstermesi söz konusu değildir.

Bu sezon çok sayıda film gösterime girecek. Sektörü nasıl değerlendirirsiniz?
Komedi, dram... Bütün türler olsun istiyorum. Dolayısıyla kalkınalım ve her geçen gün bir tık daha ileri gidelim istiyorum. İyi yolda olduğumuza inanıyorum. Televizyon filmlerinin de artması çok güzel olur. Oraya da bir dönüş yapılmalı.

ÇAĞLAR ÇORUMLU
‘Alternatif fikirler büyük bir kazanç’

‘Yok Artık’ sizi nasıl cezbetti?
Yönetmenin Caner Özyurtlu olmasının büyük etkisi var. Caner, hem çok sevdiğim bir arkadaşım, kardeşim, hem de yeni şeyler denemeye çalışan genç bir yönetmen. İyi bir kadro da olunca bu film benim için güzel bir hatıra fotoğrafı haline dönüşmüş oldu. Ayrıca filmdeki gibi bir taksi hikâyesi benim de başıma gelmişti.

Nasıl bir olay yaşadınız?
Bir gün taksiye binip Taksim’e gitmek istedim. Bir taksi durdurdum. İçinde bir adam vardı. Ben durdurunca indi, ben de bindim. Sonra taksici ‘Abi o arkadaş da Taksim’e gidecekti. Onu da alalım mı?’ diye sordu. ‘Tamam’ dedim. Sonra dönüp o kişiyi aldık ama ben ‘Tamam’ dediğim için pişman oldum. Çünkü adamların tipi bozuktu. Sonra bana ‘Ne iş yapıyorsun?’ diye sordular. Ben de ‘Polisim’ dedim.

Yapımcıların oyuncu kökenli olması çekimler sırasında avantaj mıydı yoksa dezavantaj mı?
Türk sineması için alternatif düşüncelerin ve filmlerin olması büyük bir kazanç. Bu anlamda ne kadar çok ses ve fikir olursa kültürümüz ve sinemamız açısından bir zenginliktir diye düşünüyorum.

Sizin geç keşfedilen bir yetenek olduğunuz düşünülüyor, ne dersiniz?
  Kâşiflere sormak lazım. Ben oyuncuyum, yer aldığım işlerin ayrı izleyicisi var. Zeki Demirkubuz, Cem Yılmaz ve Çağan Irmak gibi isimlerin filmlerinde yer aldım. ‘Güldür Güldür’ hepsinin buluştuğu bir yapım oldu.

“Ne kadar çok ses ve fikir olursa kültürümüz ve sinemamız açısından bir zenginliktir” diyen Çorumlu, bir yalanı yüzünden başı epeyce ağrıyan ‘Semih’ ile izleyenlere büyük keyif verecek.

NECİP MEMİLİ
‘Yok Artık’tan gelen teklifi kabul etmenizin nedenleri nedir?
Bu filmde var olmamın çok güzel iki sebebi var. Birisi Caner Özyurtlu. ‘Ulan İstanbul’da tanışıp o kadar güzel zaman geçirdiğim, güzel anları paylaştığım, üç bölüm de olsa fikrine, zikrine, görüşüne, dinlediği müziğe kadar inandığım bir insan. İkincisi de taparak takip ettiğim senaristimiz Serkan Altuniğne’dir. Elbette oyuncu kadrosunu da es geçmemem gerek. Açıkçası Barcelona gibiyiz.

Çok sayıda komedi filmi çekiliyor. Bu kadar çok komedi filmine yeterli oyuncu var mı?
Memlekette o kadar iyi ve yetenekli oyuncular var ki. Bu işlere yeteceklerine inanıyorum. Komedi çekilmesini seviyorum. Drama baş tacıdır ama bu zamanlarda komedi çekilmesi önemlidir. Çünkü çok iyi, çok da güzel şeyler yaşadığımız bir dönemde değiliz. O yüzden insanların yüzünü biraz olsun güldürebilmek önemli. Özellikle de bayramda.

Yapımcılarınız sizin rol arkadaşlarınızdı. Bu konuyu nasıl değerlendirdiniz?
  Genç arkadaşlarımın, yaşıtım, dengim olan oyuncu arkadaşlarımın oyunculuk ve yönetmenlik yapmasını çok önemli buluyorum. Çünkü böyle insanlar oyuncu arkadaşlarımızın dertlerini daha iyi anlıyorlar. Sonuç olarak ortaya keyifle çalışılmış olmanın getirdiği bir verimli iş çıkıyor. İmkânı, görüşü, yaşantısı, el veren tüm arkadaşlarımın film çekmesini ve yapımcılık yapmasını arzuluyorum.

Günümüzde oyuncuların en büyük sorunu nedir?
Elbette zaman. Malum dizi süreleri uzun. Sinemaya dönüş çok güzel. Kendimi Yeşilçam oyuncuları gibi hissetmeye başladım. Bu sezon filmim var. Bu da beni oldukça mutlu ediyor. Çünkü sinema filmleri herkes gibi beni de eğitici ve öğretici bir sürece sokuyor. Her yönetmenle, her senaristle başka kazanımlarda bulunuyorum.

Senaryo sorunundan da sıkça söz ediliyor. Nedir sorunun ana kaynağı?
Genç senaristlere olanak sağlamak, sabır göstermek gerek. İlk işlerinde bekleneni veremedikleri için bir kenara atılmalılar. Çok iyi senaristlerimiz var ama ne yazık ki onlara gerekli olanaklar sağlanmıyor. Bu nedenle bir kısırdöngünün içine girildiğini düşünüyorum.

Necip Memili, Demet Evgar’ın canlandırdığı sevgilisi ‘Ceyda’nın yaptığı bir şaka sonrası hafızasını kaybeden ‘Ahmet’ karakteriyle ‘Yok Artık’a dahil oldu.

Mehmet ÇALIŞKAN / HABERTÜRK MAGAZİN
kaynak : haberturk.com

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Lucy Liu: Günümüzde Artık Charlie’nin Melekleri’ne İhtiyaç Yok

Söyleşi: Ali Tufan Koç

Jackie Chan’in prensesi, Charlie’nin meleği olarak tanındı. Şimdiyse Sherlock Holmes’un Watson’una büründü. Evet, ‘Elementary’ dizisi Sherlock hikâyesini günümüze uyarladı, New York’a ışınladı, Watson’u da Lucy Liu’ya dönüştürdü. Hollywood’un en meşhur, en seksi Uzakdoğulu hatunuyla Los Angeles’ta önyargılar ve varsayımlar üzerine...



‘Elementary’de Sherlock’un Watson’unu canlandırıyorsunuz. Ne cinsiyetiniz aynı ne de ırkınız... Afalllamaz mı insan rol ilk teklif edildiğinde? 

Dünyada milyonlarca hayrana sahip bir hikâye ve karakterleriyle bu kadar fazla oynamak ciddi bir risk. Evet, hayranlar diziden nefret edebilirdi. Ama etmediler. Aksine çok beğenildi. Üçüncü sezondayız. Risk almadan insanları şaşırtamaz, kendini değiştiremez ve ilerleyemezsin. Hayatım kocaman bir riskten ibaret. Uyruğunuza, görüşünüze bakmadan safkan bir Amerikan klasiği olan ‘Charlie’nin Melekleri’nden biri olmaya soyunmak ya da Ally McBeal’da oynamak... Risk almasaydım şu an hâlâ New York’ta Soho’da tişört satıyor olurdum.

Değişikliğin, şaşırtmanın bu kadarı da fazla değil mi? 

Değil. ‘Charlie’nin Melekleri’ döneminden beri hep Uzakdoğulu kadın rolleri geliyor. Ben de ısrarla reddediyorum ya da karakter üzerinde oynamalar yapıyorum.

E normal değil mi ki?

Çok beklendik ve çok klişe. Yeni bir proje var ve Uzakdoğulu, genç, seksi bir kadın lazım. Kimi arayalım? Tabii ki Lucy Liu! Bu serbest çağrışımı kırmak için ciddi bir mücadele verdim.

İMAJLA DERDİM YOK
Kazandınız mı?

Karşınızda şu an Sherlock’un meşhur Watson’ı duruyor. Sence?

Çin asıllı bir oyuncu olarak “Asyalı karakterlerle özdeşleşmek istemiyorum” ısrarı da kulağa tuhaf gelmiyor mu?

Derdim imajla değil, kalıplarla ve kurulu düzenle. ‘Charlie’nin Melekleri’nde Alex’i ben canlandıracağım diye Asyalı bir soyadı koymaya kalktılar. Karşı çıktım. “Bırakın, böyle kalsın. İnsanları şaşırtalım” dedim. Yine aynı şekilde ‘Lucky Number Sleven’ filminde de... Ben canlandıracağım karakterin (Lindsey) ismini değiştirmeye kalktı. Oyunculuğun özü bu değil ki.

Elementary’deki Sherlock-Watson ilişkisi hikâyenin orijinaline ne kadar sadık?

Watson kadın karaktere dönüşünce diziyi izleyen herkeste bir “Acaba âşık olacaklar mı? İlerde birlikte olurlar mı?” merakı doğuyor tabii...

Olacaklar mı peki?

Dizinin yaratıcısı Rob Doherty, yeryüzündeki en sıkı Sherlock Holmes hayranı olabilir ve hikâyenin orijinaline sadık kalmayı seviyor. Yani bazı ufak detaylar hariç!

‘Charlie’nin Melekleri’, 2000’lerde beyazperdede çoştu; televizyonda yere çakıldı. Neden?

Doğru yer ve doğru zaman kuralı. İlk film çıkalı 15 sene oldu. O zamanlarda dergiler üç kadını bir arada kapağa taşımıyordu. Üçümüzün sıkış tıkış kapak olduğumuz zamanları hatırlıyorum! Şimdi daha fazla kadınların bir arada başrolde olduğu diziler, filmler var. Günümüz televizyonunda ‘Charlie’nin Melekleri’ne yer yok. İhtiyaç yok çünkü.

Televizyon altın çağını yaşıyor, insanlar saatlerce izlediği dizileri konuşuyor. Hangi diziler hakkında saatlerce konuşsak bıkmazsınız? Elementary hariç!

Kendi dizime bile televizyonda bir kere denk gelemedim ki! Ama, evet, vakit bulduğumda kapanıp tüm bölümlerini peş peşe izlediğim diziler var. ‘True Detective’ mesela! Röportajın tamamını ‘True Detective’ üzerine kurmak istersen ben varım! Sadece oyuncuları değil, hikâye anlatım tekniği de büyüleyici. Onun dışında komedi dizilerine bayılıyorum. ‘Big Bang Theory’nin hastasıyım! Evde bir gün beni konuk oyuncu olarak çağırsınlar diye telefon başında bekliyorum...

“Yeni keşfettim, mutlaka izleyin” diyeceğiniz bir dizi...

Eva Green ve Josh Hartnett’ın oynadığı ‘Penny Dreadful’.


kaynak : roportajgazetesi.com

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Mesut Uçakan ile Röportaj

Mesut Uçakan: Sinemada fikir olarak yerlerdeyiz!

Mesut Uçakan, 'Eksiğimiz olan ve en önemli nokta; fikir olarak, mesaj olarak yerlerdeyiz' ifadelerini kullandı

Türk sinemasının yetiştirdiği değerli yönetmenlerimizden olan ve “Kavanozdaki Adam”, “Kelebekler Sonsuza Uçar”, “Yalnız Değilsiniz”, “Zeynepler Ölmesin” ve “Reis Bey” gibi filmleri ile hafızalarda yer eden Mesut Uçakan ile sinema üzerine konuştuk. Sözü uzatmadan sohbette geçen konuları aktarıyorum.

Nerelisiniz? Sinemaya nasıl başladınız? O yıllardan ve kendinizden biraz bahseder misiniz?
Doğma büyüme Kırıkkaleliyim. Orta öğretimde şiire merak sardım. Roman ve senaryo ile de ilgileniyordum. Üniversiteyi okumak için İstanbul'a geldiğimde yolum MTTB Sinema Kulübü'ne düştü. Orada, o döneme göre Müslümanlar arasında netameli bir konu olan sinemayla ilgilenen bir grup idealist arkadaş vardı. Onlarla kaynaştık ve kendi inancımıza ve milli kültürümüze uygun nasıl sinema yapabilirliğine kafa patlattık. Açık oturumlar, söyleşiler düzenledik, çeşitli gazete dergilerde yazılar yazdık. Rahmetli Yücel Çakmaklı da aramızdaydı. Sonra reji asistanlığı falan derken profesyonel sinema hayatımız başladı ve arkasından yönetmenlik geldi. Hamdolsun bu milletin öz kültürüne katkı sunan, bir nesli yoğuran eserler vermek nasip oldu.

Rahmetli Yücel Çakmaklı'dan söz etmişken, Milli sinema hareketi devam ediyor mu? Hedefine ulaşabildi mi?
Milli Sinema hareketi, Türk Sineması'nın kendi köklerinden yoksun düştüğü bir dönemde mimli değerlere, milli bakış açısına dikkat çeken bir çabaydı. Vazifesini yaptı ve tarih sahnesinden çekildi. Ardından beyaz sinema aldı böyle bir kaygının yerini... O da fazla tutunamadı.  Çünkü lafa-kavrama takılı kaldı. Oysa asıl olan özü yaşatmaktı. Her nesil kendi diliyle gelir ve kendi kavramlarını  kendi üretir. Şimdi de o özü hisseden pek çok sinemacı var ama artık onlar yeni bir dille konuşuyorlar.

Sinemada yeni bir nesil yeni bir dilden bahsettiniz. Günümüzde Türk Sineması nereye gidiyor? İyiye mi, kötüye mi?
Teknik ve esteki açıdan iyiye gidiyor. Uluslararası  festivallerde büyük ödüller alıyor. Dünya çekim ve kurgu teknolojisini yakından takip ediyor.  Seyirci sayısını her yıl daha da katlıyor.  Şikayet etmemiz gereken tek yön ki, asıl önemli olanda bu bence, fikir olarak, mesaj olarak yerlerde. İnsanın ve evrenin gerçeklerine dönük arayışları olan, siyasal ve sosyal çarpıklıklarımızı acımasızca eleştiren, tarihi sorgulayan filmlerimiz yok denecek kadar az. Kozmopolit bir zihniyet hakim vaziyette. En büyük kriterin çıkar olduğu bir toplumsal yapıda bunu yadırgamamak gerekiyor.

Türk sineması yabancı sinemalar karşısında sizce başarılı mı?
Yabancı sinema derken Hollywood sineması ise kıyas ölçümüz, elbette karşımızda bütün dünyaya pazar ağını kurmuş bir dünya devleti var. Bir de hala yerli pazarını aşamamış yeni palazlanmakta olan Türkiye var. Ölçüler aynı değil. Dolayısıyla kıyas da batıl hükmündedir. Ama estetik başarıyı dikkate alırsak ülkemiz bugün pek çok ülkeden ileridedir. Bir türlü üzerimizden atamadığımız aşağılık kompleksi, bunu görmeyi engellememeli...

Bir sinema filmine “başarılı olmuş” diyebilmemiz, nelere bağlıdır. 
Başarı ölçütünüze göre değişir. Teknik olarak çok başarılı olan bir film estetik olarak berbat olabilir. Ya da bakışı, yorumu, fikri zikri güzeldir ama anlatımı ucuzdur. Ya da tam tersi… Filmin oyunculukta, rejide, kurguda, müzikte, görsel efekte, mikste v.b. kaç ayar olduğunu işin erbabı bilir.  Filmin gördüğü ilgiye, hasılata bakarak iyi film kötü film ayırımı yapanlar ise ayrı bir tartışma konusu. Bana göre en iyi film Allah'a götürücü vasfına sahip, ama bunu güzel bir dille anlatan filmdir. Bu cümle, kime nasıl gelir bilemiyorum, ama benim maksadımı anlayan kaç kişi çıkar merak ediyorum. Böyle olunca böyle bir başarı örneği de yok denecek kadar çok az olacaktır haliyle.  Ben böyle bir başarının nelere bağlı olduğundan söz edebilirim ama kitaplık bir çalışma gerekir.

Bugüne kadar kaç sinema filmi yaptınız?
Belgesel ve dizileri saymazsak irili ufaklı 17 sinema ve televizyon filmi var filmografimizde.

Sizi Mesut Uçakan yapan filminiz hangisi? 
Bizi bir film Mesut Uçakan yapmadı.  Mesut Uçakan algısının oluşmasında kuşkusuz hepsinin ayrı bir yeri var.  Kavanozdaki Adam; Yalnız Değilsiniz; Kelebekler Sonsuza Uçar; Reis Bey; hepsi de o günün medyasında çok geniş yer aldı. Anka Kuşu, Ölümsüz Karanfiller, Anne Ya da Leyla'dan da epey söz edildi. Ama kastınız Uçakan'ı fikren, zikren ve estetik olarak şekillendiren bir çalışmamdan söz ediyorsanız, her çalışma benim için lif lif dokuduğum bir çilenin vazgeçilmez hücreleridir, damarlarıdır, organlarıdır.

Yeni bir dizi çalışmasıyla gündemdesiniz. Biraz bu çalışmadan bahseder misiniz?
Hayat Yokuşu isimli bir dizi. TRT'1de hafta içi her gün 17.30'da  yayına giriyor. Güzel bir aile ve bir mahalle dizisi. Bize iyice unutulmaya yüz tutan sıcak ebevyn ilişkilerini, dostluk ve komşuluk ilişkilerini verme çabasında. Hep dizilerden şikayet ederdik aile mefhumunu berhava ediyor diye. Bakalım  bu sızlananların Hayat Yokuşu'na ilgisi nasıl olacak? 

Yeni bir sinema filmi çalışmanız var mı? Varsa konusu nedir? Hangi aşamada?
Artık ses getirecek bir proje olursa sinema benim için anlamlı. Bu meyanda üzerinde çalıştığım birkaç proje var. Ama henüz yapım aşamasına dönüşmedi.  O aşamaya gelmeden de sözünü etmek doğru değil. Beklentiye girenler oluyor gerçekleşmeyince da yalancı çobana dönüyoruz.

Bir de her ayın ilk cumartesi toplantılarınız var? Bundan bahseder misiniz?
Sinemacı olmak ve Müslüman olmak gibi iki vasfı taşıyan yönetmen, oyuncu, kameraman, müzisyen, senarist, sinema yazarı gibi profesyonel arkadaşlarla amatör gençlerin harmanlandığı aylık bir kahvaltı bu... Sinemayı hem güncel gelişmeleri ile hem de  vahiy kültürüne göre konuşmaya çalışıyoruz. Ama şimdilik Rizayıbari için bir araya gelmenin lezzetini yaşıyoruz. Şu sıra tatildeyiz.

Son olarak okuyucularımızla paylaşmak istediğiniz bir şey var mı?
Bütün okuyucularımızın Ramazanı şeriflerini tek tek kutluyor ve bu mübarek ayın alemi İslâm'a  getirdiği rahmet ve berekete layık olmaları için dua ediyorum.

kaynak : netgazete.com

6 Temmuz 2014 Pazar

0yuncu Menderes Samancılar ile Ropörtaj

Star değil, sinema emekçisiyim

Sinema filmi ya da dizi projesi fark etmez. Eğer bir projede ismi varsa “Bu iş iyidir” dedirtecek sayılı oyuncudan biri Menderes Samancılar. Onlarca film, onlarca dizi ve her biri damağımızda ayrı bir lezzet bırakan onlarca karakter… Öyle bir oyuncudur ki 4 dakikalık bir oyunculuk performansıyla bir filme damgasını vurmuş ve Sis filmindeki 4 dakikalık rolüyle ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’ olarak Altın Portakal almıştır. Şimdilerde bir sinema filminde rol alan bu kıymetli oyuncuyu Kemerburgaz’daki film setinde ziyaret ettik ve pek çok şey konuştuk…

Şu an bir film setindeyiz. Rol aldığınız bu filmi biraz anlatır mısınız?
‘İçimdeki İnsan’… Yönetmenimiz Aydın Sayman. İrfan Yalçın’ın ‘Fareyi Öldürmek’ adlı romanından uyarlanıyor. Psikolojik derinliği olan güzel bir film ve her şey istediğimiz gibi giderse dört dörtlük bir iş olacak.

Oyuncu kadrosunda kimler var?
Vedat Erincin, Suavi Eren, Füsun Demirel, Şebnem Bozoklu, Melek Şahin, Murat Karasu, Kemal Kocatürk ve
pek çok genç oyuncu var.

Siz nasıl bir karaktere hayat vereceksiniz?
Filmin başkarakterinin hafif çatlak babasını oynuyorum. Kahramanın hikâyesinde çocukluğa dönüşler var ve bu dönüşlerde babasıyla ilişkileri de anlatılıyor. İşte ben o çocuğun babasıyım.

Pek iyi izler bırakmamış bir baba galiba…
Kötü bir baba değil ama iyi bir baba da değil. Gelgitleri var. İmaj değişmiş, sakallar gitmiş ama gençleşmişsiniz. Evet, sakallar gitti. Makyajla bir 30 yaş gençleştim. Memnunum halimden.

ÜN, PARA, PUL; HEPSİ HİKÂYE…

Çok sevildiğinizi biliyor musunuz?
Evet, seviyorlar galiba… Doğudan batıya memleketin her yerinde hatta yurtdışında bile vatandaşlarımızın sıcak bakışlarını hissediyorum. Seçtiğim rollerde onlardan biri olmaya özen gösterdim. Onlar da beni kendilerinden biri gibi gördü. Bir abi, bir kardeş gibiyim onlar için. Ben de onlara layık olmaya çalışıyorum. Seyirci seni böyle bir yere oturttuysa hareketlerine dikkat etmek zorundasın.

Seyircinin sizi algılayış biçimi hayatınızı kısıtlıyor mu yani?
Buna kısıtlanmak demeyelim. Topluma karşı olumsuz davranışlarda bulunmamak, söyleyemediklerini söylemek… Bunlar zaten olması gereken şeyler… Yoksa ben belediye otobüsüne de binerim motora da dolmuşa da… Giyim kuşamım da rahattır. Vatandaş nasıl yaşıyorsa öyle yaşarım. Kendime ne özel alaka gösteririm ne de kısıtlarım.

Star olmak yerine sinema emekçisi olmayı tercih ettiniz yani… 
Bunu tercih etmedim, zaten öyle olduğumu fark ettim. Gençliğimde neysem yaşlılığımda da oyum. Hayatımda değişen hiçbir şey yok. Ün, para, pul; hepsi hikâye… Hepsi geçici… O kadar önemli şeyler var ki hayatta dünya kadar paranız olsa alamazsınız.

Proje seçme lüksüne sahip olacak kadar para kazandınız mı?
Yok, öyle bir lüksüm olmadı. Çok büyük paralar kazanmadım. Ama benim hayattaki amacım çok para kazanmak değil. Kimseye muhtaç olmayayım, sağlığım da yerinde olsun yeter. Zaten proje seçerken de para pul ikinci planda kalır. Önce proje iyi olacak.

Para değilse Menderes  Samancılar’ı bir dizi ya da filmde oynamaya ne ikna eder? 
Halkımı ilgilendirsin, insanların bir yarasına parmak basabilsin… En azından insanlar izlerken mutlu olsun. Tabii kadrosu, senaristi, yönetmeni, oyuncuları, yapım şirketi de önemli.

SİNEMAYLA BİR KÖY KAHVESİNDE TANIŞTIM

Çocukken başka bir mesleğin hayalini kurmuş muydunuz?
Eczacı kalfası olmak isterdim. Çünkü bir eczanede çıraklık yapıyordum.

Sinemayla nasıl tanıştınız?
Adana’da yaşadığımız semtin büyük bir caddesi vardı; Kışla Caddesi… O cadde üzerinde 15 tane sinema vardı. Neredeyse o sinemaların içinde büyüdüm. En büyük eğlencemizdi. Harçlığımızı bile oradan kazanırdık. Gazoz satar, bilet keserdik. Sinemayla ilk orada tanıştım.

İlk izlediğiniz filmi hatırlıyor musunuz?
10 ya da 11 yaşındaydım. Silifke’nin bir köyüne bir akraba ziyaretine gitmiştik. Bir kamyonet geldi. Adam malzemeleri çıkardı, kahveye perde çekti ve ilk filmimi o kahvedeki perdede izledim. Lütfü Akad’ın ‘Kızılırmak Karakoyun’ filmiydi. Yılmaz Abi (Güney) oynuyordu.

Sizin hayatınız da film gibi gerçekten. Çocukluğunuzu sormayacağım merak etmeyin, çok anlatmışsınız (gülüyoruz)…
Sormayın lütfen, usandım (gülüyor).

Peki, kendi hikâyeleriniz yok mu sinemada anlatmak istediğiniz?
Üzerinde çalıştığım öykülerim var. Film değil ama bir kısa film çekeceğim.



Neden kısa film?
Benim işim oyunculuk ve işimi en iyi şekilde icra etmeye çalışıyorum. Her şeyi birlikte yapabilecek kapasitem yok. Yönetmenlik yapıp da kötü film çekeceğime hiç çekmem daha iyi.

Hakkınızda çok güzel övgüler yer alıyor sosyal medyada. Ne hissettiriyor bu?
Valla çok kafayı taktığım şeyler değil. Övgü almak güzel ama bu insanı başka biri olmaya, hayatını değiştirmeye götürmemeli. Abartmaya gerek yok yani. Bir duvar ustasından ya da bir doktordan farkım yok. Tek kıstasım işimi iyi yapmak.

Engin Şenkan bir röportajında “Yurtdışında olsam Jack Nicholson olurum” demişti. Siz kariyerinizde geldiğiniz noktadan memnun musunuz?
Benim böyle bir düşüncem yok. Oyuncu olmasam belki at arabacısı ya da bir fabrika işçisi olurdum. Önemli olan bulunduğunuz yerin kıymetini bilmek.

Bunca yıl hiç bir polemiğin içinde yer almamayı nasıl başardınız?
Polemikle işim olmaz. İnsanlarla iyi geçinmenin yollarına bakarım. Savaşa değil barışa ihtiyacımız var. Savaşı da ancak barış gelsin diye yaparız.

Dizilerde kâhya, filmlerde ezilen insan… İnsanların karşısına çok farklı bir karakterle çıkmak istemez misiniz?
Rolü yönetmen belirler biz de beğenirsek oynarız. Önemli olan hangi karakteri oynadığın değil projenin bütününün ne anlattığı ne söylediğidir.

Sizin için “Türkiye’de değeri yeterince bilinmeyen oyuncu”     demişler, buna katılır mısınız?
Ben böyle bakmıyorum. Altının kıymetini sarraf bilir. Eşim, arkadaşlarım benim kıymetimi biliyorsa bu yeter. Halkımın da beni sevdiğini biliyorum zaten.

Bu kadar yıl emek vermiş bir oyuncu olarak en çok neden rahatsızsınız sektörde?
Sektörde ya da hayatın içinde insanı rahatsız eden de mutlu eden de pek çok şey var. Bunlar ne konuşulmaya değer ne üzülmeye… Bunların hepsi hayatın içinde olan şeyler.

Hayatı olduğu gibi kabul eden bir insan mısınız hep böyle?
Haksızlığın dışında evet, hayatı olduğu gibi kabul ederim. Ama hak ihlali, emek sömürüsü hissediyorsam hiçbir güç beni o sette tutamaz.  Çekip gitmem, işimi bitiririm ama bir daha da çalışmam, gardımı alırım. Kendimi ezdirmem, arkadaşlarımın ezilmesine de tahammül edemem. Sette saygı önemli… Benim için herkes eşit ve herkes birbirine saygılı olacak, insan gibi davranacak. Şimdi eskiye göre durum daha iyi. Oyuncular daha bilinçli. Pırıl pırıl, yetenekli bir gençlik geliyor. Sendikalar, oyuncu birlikleri var ve genç arkadaşlarımız çalışıyorlar. Biz de onların rüzgârından faydalanıyoruz. Bu saatten sonra ancak onlara destek verebiliriz.

ÖLÜNCEYE KADAR ŞİİR YAZACAĞIM

Set yoksa bir gününüz nasıl geçer?
Gazete okurum, kitap okurum, haberleri takip ederim. Fotoğraf çekiyorum bir de… Fotoğraf makinem olmadan çıkmam. Anları belgelemeyi çok seviyorum.

Sergi açmayı düşünüyor musunuz?
Şimdilik düşünmüyorum ama böyle bir işe kalkışırsam Mehmet (Turgut) bütün organizasyonu kendi yapmak istiyor.

Motosiklet tutkunuz varmış bir de doğru mu?
Tutku demeyelim de kısa mesafelere gidip gelmek ve hayatı kolaylaştırmak için sessiz insanları rahatsız etmeyen bir motor alacağım ileride. Ehliyetimi aldım.

Şiir de hayatınızda önemli bir yerde duruyor değil mi?
Tabii… O da başka bir ifade etme biçimi. Film yönetmeni olmayı hiç düşünmüyorum ama şiir yazmayı ölünceye kadar sürdüreceğimi biliyorum.

İYİ Kİ EŞİMLE EVLENMİŞİM

Kaç yıllık evlisiniz? 
18 yıl oldu. O da yönetmen olduğu için sette tanıştık.  Ben Kürt o Trakyalı Selanik göçmeni… Eşimle ilgili söyleyebileceğim tek şey iyi ki evlenmişim iyi ki eşimle evlenmişim…

18 yıl sonra bunu söyleyebilmek ne güzel
Tabii ki insanın sevdiği biriyle evlenmesi çok güzel… Ben en güzel şiirlerimi eşime yazmışımdır her zaman. Evimin, ekonomimin kontrolü de eşimdedir.  Kontrol eşimdedir. Her şeyi o halleder. Ben ne para harcamayı becerebilirim ne de kontrol etmeyi. Tamamen eşime teslim olurum. Dünyanın en büyük zenginliği doğru insanla evlenmektir.  Onun için ben çok zengin bir insanım.  Mesleki anlamda da büyük katkısı olmuştur bana. Rollerime hazırlanırken en büyük destekçimdir. Her rolümün üzerinde uzun uzun çalışırız birlikte. Kendisi de yönetmen olduğu için beni yönlendirir. Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır sözü benim hayatım için çok geçerli bir söz.

Çocuğunuz var mı?
Yok, şartlar mı diyelim, biz mi geç kaldık diyelim; olmadı… Ama güzel bir kızımız var bir Van Kedisi (gülüyor). Zaten çocukluğumdan beri hayvan beslemeyi çok severdim. Babamın at arabası vardı. Atın taylarını sahiplenirdim. Eşek sıpası beslerdim. Kümes yapar, tavuk horoz bakardım. İlla bir köpeğim olurdu. Bugün hâlâ bir hayvanım olmadan yaşayamam. Kafeste kanarya ya da ahıra hapsedilmiş bir at beslemekten bahsetmiyorum ama beslediğim hayvan da benim kadar özgür olmalı.

Eksikliğini hissediyor musunuz?
Hissetmiyorum aslında. O kadar çok yeğenim var ki… Sevmek isterse sevecek çok çocuk var.

Evlat edinmeyi düşündünüz mü?
Valla hiç düşünmedik. Bunu düşünecek zamanımız da olmadı. Şu anda eşimle hem iki çocuğuz hem de anne baba. Birbirimize yetiyoruz, eksiğimiz yok.


ADANA’DAN İSTANBUL’A ZOR BİR YOLCULUK

Menderes Samancılar arabacı Aşur ile Emine’nin sekiz çocuğunun sonuncusu olarak Adana’da doğmuş ama aslen Diyarbakır’ın Şükürlü Köyü’nden… Babası bir kan davası yüzünden köyünü terk edip Adana’ya yerleşmek zorunda kalıyor. Demokrat Parti hayranı anne adını Menderes koysa da o hep sol düşünceye yakın hissetmiş kendini. Öğrencilik hayatı orta birde sona ermiş ve çalışma hayatı başlamış. Ayakkabı boyacılığı, berber çıraklığı, eczacı çıraklığı, fabrika işçiliği yapmış, kebapçıda çalışmış. Okulla arası olmamasına rağmen kitaplarla arası hep çok iyi olmuş Samancılar’ın. Okulu değil ama okumayı hep çok sevmiş. 17 yaşında Adana Paktaş fabrikasına işçi olarak girmiş. Fabrikada işçilere okuduğu Hababam sınıfı romanı ve sevdalılar için yazdığı ısmarlama şiirlerle nam salmış. Derken fabrikadaki Recep Ustasının teşvikiyle ‘Hürriyet Fotoroman Kralı’ yarışmasına girmiş ve ‘Kelebek Fotoroman Kralı’ seçilmiş. Ertesi gün Hürriyet Gazetesi’ne parasını almak için gittiğinde Yılmaz Güney’le tanışmış ve sinemada yolları kesişmese de cezaevine girene kadar sık sık görüşmüşler. Menderes Samancılar kariyeri boyunca Türk sinemasının en iyi filmlerinin vazgeçilmez karakter oyuncusu oldu ve bugün hâlâ hem oyunculuğun hem de yaşamın hakkını veriyor Samancılar…


ARZU AKYOL
arzu.akyol@aksam.com.tr
Fotoğraflar: UYGAR TAYLAN
kaynak: aksam.com.tr

28 Mart 2014 Cuma

Türklerin "korku" imtihanı

Türk korku filmlerine bir yenisi katıldı: Ammar. Filmin yönetmeni ve oyuncuları Özge Mine Sarıçam'a konuştu

Türk korku filmi denildiğinde ilk aklıma gelen, Exorcist filminin Türk versiyonu ve tüm dünyanın kahkalarla güldüğü 1974 yapımı Şeytan filmi. Kabul etmek gerek, Türk sineması korku türünde son yıllarda atılımlar yapmaya başladı. Ancak kültürümüz korku filmlerine pek alışkın gibi görünmüyor. Türk ve Müslüman milletine en korkunç gelen cinler, son dönem Türk korkularında ana öğe. Ancak bunun da yeterince korkutucu olabilmesi için ciddi şekilde iyi efektler, sağlam oyunculuklar ve etkili bir atmosferle müzik gerekiyor. Özgür Bakar’ın çektiği 21 Mart’ta vizyona giren Ammar filmi bugüne kadar yapılan Cin temalı Türk korku filmleri arasında, Amerikanvari senaryosu ve başarılı atmosferiyle farklı duruyor. Ancak ben hala kadın cinayetleri, çocuk istismarı ve saçma sapan sebeplerle cinnet geçirip birbirini öldüren insanlarla dolu bir ülkede korku öğesi olarak cin gibi mistik öğelerin seçilmesini garipsiyorum. İleride Türk korku sinemasının izleyenlerin psikolojilerinde ufak çapta etkiler bırakacak nitelikte gelişmesini istiyor ve yapımcıları bu alana dikkat çekmeye çağırıyorum. Ancak şimdi konumuz Ammar filmi ve oyuncuları… Yönetmen Özgür Bakar “Aile filmi çektik” derken haklı, çünkü başroldeki Duygu Paracıkoğlu (Halil Sezai’nin de kardeşi)aynı zamanda Bakar’ın eşi. Burak Sarımola ve Ufuk Şen de yakın arkadaşları. Aralarına yeni dahil olan Eylül Su Sapan da duru güzelliğiyle oldukça dikkat çekiyor. Filmi 15 gün gibi kısa bir sürede çekmişler. Gerisini onların ağzından dinleyelim.



Önceki röportajınızda “Korku öğeleri kesinlikle değişiyor.” demişsiniz, biraz açar mısınız?

Özgür Bakar: Her kültürün kendine özgü bir korku unsuru var. Biz cinlerden korkuyoruz. Diğerlerinde şeytandan ya da ölüden korkuyorlar. Korku öğeleri ülkeden ülkeye değişir ama önemli olan baş karakterle empati kurup, korkmaktır.

Daha önce cinleri konu alan korku filmleri yapıldı ancak çok eleştiri aldı. Siz de filminizin adını Ammar koyup korku öğesi olarak “cin”i seçerken önyargıyla karşılanmaktan korkmadınız mı?

Ö.B. : Sinema her şeyden önce sanatsal olduğu kadar ticari kaygı da güden bir yatırım. Ticari açıdan bakacak olursak Türkiye’deki korku filmlerinin %99’u başarılı.

Ancak onlar B sınıfı filmler. Bizden neden bir Omen ya da Blair Witch Project çıkamıyor?

Ö.B. : Tamamen evrensel bir dil yakalayamamalarından. Bizim bu filmde yapmak istediğimiz tam olarak buydu; evrensel bir dil yakalamak. Cin’i tercih ettik ama cini başka ülkeler çok rahatlıkla şeytan olarak algılayabiliyor.

“KORKU FİLMİ DEĞİL, SENARYO FİLMİ”

Cin olmadan da korku filmi yapamaz mıyız?

Ö.B: Kesinlikle yapılabilir. Ümit Ünal, “Ses” filmini yaptı mesela. Ama böyle bir şey denenmek istendiğinde ticari olarak da arkanızda duracak biri lazım ancak kimse o riski almak istemiyor. Şu anda herkes komedi veya dram yapma peşinde çünkü bunun bir karşılığı olduğu düşünülüyor. Biz şanslıydık ve böyle bir şey yapabildik. Biz de cin kullandık ama kullanmasak da bir şey değişmeyecekti.

Zaten Ammar’da  Amerikan korku filmlerinden alışık olduğumuz bir konu var; 5 genç arkadaş uzak bir eve giderler ve o evde garip şeyler olmaya başlar…

Ö.B. : Ben filmin fragmanını keserken özellikle buna hiç vurgu yapmadım. Filmin konusu öyle başlıyor ancak öyle devam etmiyor. Eğer filmi sadece böyle lanse etseydim, filme büyük haksızlık yapmış olurdum. Altyapısında çok başka sürprizler var.

Belirli filmlerden örnek verip bağ kuracak olursak?

Ö.B. : İzleyiciler filmin finalinden bir 6. His, bir Fight Club izlemiş hissiyle ayrılacaklar.



“SENARYOYU OKUYUNCA TÜYLERİM DİKEN DİKEN OLDU”

Siz özellikle korku sinemasıyla ilgilenir miydiniz? Bu yüzden mi ilginizi çekti?

Duygu Paracıkoğlu: Daha önce birçok korku filmi teklifi daha geldi ancak yer almak istemedim. Çünkü Türkiye’deki korku sineması ticari olarak başarılı olsa da teknik olarak başarılı değil. Ancak bu çok farklı ve güzel geldiği için yer almak istedim. Bunu klasik, normal bir korku filmi gibi değil de normal bir film olarak izleyecek seyirciler. Korku filminden ziyade senaryo filmi izleyeceksiniz.

Burak Sarımola: Arkadaşım bir sinema filmi çekiyor ve benden oynamamı istemiş. Tabii ki oynarım. Onun dışında korku filmleri ve seri katil, cinayet filmlerinin de fanatiğiyim. Senaryoyu okuyunca tüylerim diken diken oldu ve hemen eşime anlattım.  O da “Ben bu filmi izleyemem” deyince doğru olduğunu anladım ve teklifi hemen kabul ettim.

Eylül Su Sapan: Ben iki yıl komedi yaptım ve onun üstüne dram veya korku ne gelirse oynayacak psikolojideydim. Ayrıca taze bir ekip olduğu için destek verebileceğim bir şeymiş gibi geldi.

Özgür Bakar: Ben kötü karakteri oynaması için sesi nodüllü birini arıyordum. Senaryoyu birlikte yazdığım arkadaşım Eylül’ün sesinin nodüllü olduğunu fark etmiş ve bana söyledi. Nokta atışı yapmış olduk.

Ufuk Şen: Ben normalde korku filmlerini hiç sevmem. Oynamayı severim ama izleyemem. Çünkü ya çok korkarım ya da çok saçma gelir ve zamanımı boşuna harcadığımı düşünürüm. Özgür 8 senelik arkadaşımdır ve teklifi getirdiğinde düşünmek istedim. Ama senaryoyu okuduktan sonra, özellikle sonunu okuyunca “Tamam” dedim. Çünkü bugüne kadar izlediğim bütün korku filmlerinden farklı ve çok güzel bir şekilde bitiyordu.  Mustafa karakterini canlandırdığım için çok memnunum.



Peki “Rolden çıkamadım, rolün etkisinde kalıp çok korktum” şeklinde bir psikolojiye girdiniz mi?

Ö.B. : Normal bir sürede çekmiş olsaydık o tribe girebilirlerdi ama filmi 15 günde çektik. Fantastik bir şeyler olduysa da görmedik. Bana göre kimse rolden çıkamama gibi bir şey yaşamamıştır.

B.S. : Bir oyuncu, setten çıktığında oynadığı rolün etkisinde kalıyorsa o oyuncuda psikolojik rahatsızlık var demektir.

D.P. : Ben normalde de üç harflilerden korktuğum ve eskiden birkaç kötü olay yaşadığım için film başlamadan kendime muska yaptırdım. Kendimce önlem aldım, ancak sette o tarz bir olay yaşamadım.



Senaryoyu çok beğendiğiniz için bu filmde oynama kararı almışsınız ancak filminizdeki asıl nokta görsel efektler gibi duruyor. Yani efektler kötü olsaydı film de kötü olacaktı. Efektlerin böyle güzel yapılacağını önceden biliyor muydunuz yoksa risk mi aldınız?

Ö.B. : Efektler bu filmin bonusu oldu, o yüzden bolca kullandım. Tür sineması bizde yeterince gelişmediğinden elbette Amerika’yı kendimize örnek alıyoruz. Amerikalılar ; türün gerekliliklerini yansıttığınız görüntüleri oturmuş dramatik kodlarla çeker. Mesela korku filmiyse 15. Dakikada veya 26. Dakikada bir şey olması gerekmektedir. Biz de bunlara dikkat ederek senaryomuzu ördük ve o yüzden yer almak istediler. Ancak daha sonra Türkiye’nin en iyi makyözlerinden Derya Ergün ile çalışmaya başladık ve onlar da bu filmin B sınıfı bir yapım olmayacağını anladılar diye düşünüyorum. Ben gücümü efektlerden almadım.

"TÜRKİYE’DE 4-5 İSMİN DIŞINDA KOMEDİ YAPILMASI İMKANSIZ"

İnsan daha az görebildiği şeylerden korkmaz mı? Cinleri bu kadar açıkça göstermekten endişe duydunuz mu?

Ö.B. : Bugüne kadar hep o tarz filmler yapıldı ben böyle yaptım. Cinler resmedilemez şeklinde bir kaide yok. Ki bizim de çok fazla görünmeyen ve tedirgin eden sahnelerimiz var. Bu çok yadırganıyor ama bizim farkımız da bu. Böyle bir şey denemek istedik. Korkmayan yine korkmaz zaten.

E.S.S.  : Bütün film boyunca hiçbir şey vermeyip sonunda saçma sapan bir şeye bağlamak bana ticari kaygı gibi geliyor. Biz daha marjinal bir iş yaptık.

Komedi çekmek istiyormuşsunuz ancak ilk filminizde korku çekmeye karar verdiniz. Neden komedi değil de korku?

Ö.B. : Benim altyapım komedi üzerine. Birçok sit-com işinde yer aldım, komedi karikatürleri çizdim, metin ve senaryo yazarlığı yaptım. Türkiye’de komedi ile ilgili kalıplar daralmaya başladı. 4 veya 5 ismin dışında Türkiye’de komedi filminin gişe yapması neredeyse imkansız gözüyle bakılıyor. Onun dışında korku filmi çektiğiniz zaman yönetmenlikten bir şey anlıyorsunuz. Korku filmi tamamen yönetmen işi. Diğer türleri çok iyi bir senaryoyla kurtarmak mümkün ancak korkuda bunun yanında çok iyi bir atmosfer de hazırlamak gerekiyor.  Komediye her zaman fırsatımın olabileceğini düşünüyorum. Ancak teknik becerilerimi hem kendime hem de izleyiciye kanıtlamak adına böyle bir işe yöneldim.

B.S. : Ben ilk defa bu tarz bir prodüksiyonun içinde yer aldım ve gördüm ki, korku filmi setinde oyuncu hiçbir şey. “Ne yapıyorum ben burada ya, hiçbir şey yapmıyorum” diyorsun. Henüz efektler de yok ve yaptığın her şey saçma geliyor.



Biz sizi hep ailenin temiz çocuğu rolünde gördük, korku filminde yer almanın seyircinin kabullenmesi açısından riskli bir seçim olduğunu düşündünüz mü?

Burak Sarımola : Çok doğru evet, ama aslında en popüler işlerim öyleydi. Komedi diziler ve filmler.Uzun yıllar sakalım çıkmadığı için öyle parlak tipli roller teklif edildi. Hala teklifler geliyor ama kabul etmiyorum. 35 yaşındayım ve 17 yaşında birini oynamak istemiyorum. Önemli olan temiz yüze zıt bir rolü oynayabilmek.

"EN ÇOK SEVİŞME SAHNESİNDE ZORLANDIM"

Peki greenbox kullanmadan o efektleri nasıl yaptınız?

Ö.B. : Çok fazla mekanik efekt var, özellikle Ufuk’un sahnelerinde. Her yerde misinalar, vantilatörler vardı bir şeyleri uçurabilmek için. Onun dışında bizim genç ve yetenekli sinemacıların toplandıkları Film Fabrikası adında bir internet platformumuz var. Oradaki gençlerden Tuncay Paksoy süpervisörümüz oldu ve bütün efektleri yaptı.  “Compositing” denilen yöntemle yapıldı.

En çok zorlandığınız sahne ne oldu?

Ufuk Şen: İntihar sahnesi benim için zorlayıcı oldu.

Duygu Paracıkoğlu: Film benim gözümden yansıdığı için ben bütün sahnelerde zorlandım. Ayin ve çember sahnesi çok zorlayıcıydı ama en zoru askılı üstle dışarı çıkıp buz gibi havada çimenlerde koşmamdı.

Özgür Bakar: Ben filmde Hitchcock’tan esinlenerek Duygu’ya çok kötü davrandım. Gergin bir kadını canlandırması gerekiyordu ve gerçekçi olması için tüm setin Duygu’ya kötü davranmasını istedim. Sonrasında açıkladık durumu tabii.

Eylül Su Sapan: Benim de sevişme sahnesiydi. Her ne kadar dudak dudağa öpüşmesek de biraz zorlandım. Aramıza yastık koyduk.

Burak Sarımola: Benim hardcore, zorlayıcı bir sahnem yoktu. Sadece 6 sayfalık tek plan çektiğimiz sahne her oyuncuyu zorlayabileceği gibi beni de zorladı.

Ö.B. : Korku filminin doğasına aykırı, festival filmi tadında bir sahne de koyduk. Yedi buçuk dakika kesintisiz tek plan bir yemek sahnesi izliyoruz. O sahnede hiç kesme yapmadım.

Aslında ülke olarak çok vahşi olaylar yaşayan bir milletiz. Kadın cinayetlerinden, çocuk tecavüzlerine birçok daha ürkütücü konu varken neden bu konular korku filmlerine konu olamıyor?

Ö.B. : Türkiye’de gerçek korkular veya kan üzerinden korku filmi yapmanın şu anda bir karşılığı yok. Yapımcıları da zor durumda bırakmamak gerekiyor. Devletin destek vermesi gerek ki, batma lüksümüz olsun. Sadece aile filmlerine değil, her türden filme destek verilmesi lazım.


Özge Mine Sarıçam / HABERTURK.COM
osaricam@haberturk.com
kaynak: haberturk.com

24 Mart 2014 Pazartesi

ipek yaylacıoğlu ile röportaj

1-) Pınar hamile kalacak mı bu sezon içinde ?

Senaryo bir hafta önceden elimize geçiyor. O yüzden sezon içinde neler olacak gerçekten bilemiyorum. Herkes çok istediği için hamile kalmamı muhtemelen öyle bir sürpriz olabilir diye düşünüyorum.

2-) Arka Sokaklar'a girmen bizi çok mutlu etti... Seni çok göremesekte sahne açısından gördüğümüz sahnelerde farkını ortaya koyuyorsun... Arka Sokaklar haricinde gündem de olan bir projen var mı?

Teşekkür ederim. Bir dizide yer alırken genelde başka dizi teklifi gelmiyor. Kısa filmler ve sinema film tekliflerini değerlendiriyorum. Şu an belirlenmiş bir projem yok.

3-) Müzikte en çok dinlediğin isimler kimlerdir ve neden onlar ?

Massive Attack Smashing Pumpkins Tori Amos Alanis Morisette Bjork Fiona Apple dinlediğim yabancı isimler yerli ise en çok Nil Karaibrahimgil ve Yaşarı seviyorum.

4-) Tasarımlarının her biri çok özel, çok ilginç ve ilgi çekici parçalar. "Wicked" markasını mağazaya taşımayı düşünüyor musun ?

Düşünüyorum tabi hem de en kısa zamanda ama kesin bir tarihim malesef yok. En buyuk hayallerimden biri.

5-) Bu sezon Arka Sokaklar'ın final yapacağı konuşuldu bir ara... Eğer final yapacaksa önümüzdeki sezon için bir proje söz konusu mu? Eğer bitmeyecekse de gelecek sezon seni yeniden Pınar olarak görebilecek miyiz? Çünkü herkes senin Pınar rolüne çok yakıştığını ve rolünü çok iyi yaptığını düşünüyor...

Dediğim gibi dizinin gidişatıyla ilgi pek bilgim yok. Final yapıp yapmayacağını ya da Pınarın devamlılıgını da bilmiyorum ama Arka Sokaklar setinde çok mutlu oldugumu soyleyebilirim.

6-) Adına resmi ve hayranlarınla bulaşabileceğin bir site kurmayı düşnüyor musun? Eğer düşünüyorsun ne kadar süre içinde gerçekleşmesini planlıyorsun?

Şu an oyle bir çalışmam yok ama guzel bir site tasarlansa takip ederim.

7-) Yerli oyunculardan en beğendiğin, örnek aldığın isimler kimlerdir? Kimlerle aynı projede olmak istersin?

Çok isim var ayıramıyorum ki. Şu ana kadar çalıştığım bütün isimlerden oldukça mutlu olduğumu söylemem gerek.

8-) Tiyatro da rol almak ister misin? Yer alacaksan nasıl bir oyun olsun istersin?

Tiyatro ilerde içinde yer almak isteyecegim hayallerimden biri ama yakın zamanda degil. Oyunculuğumu zorlayacak bir projede yer almak isterdim.

9-) Senin için hayattaki en önemli kavram nedir ? Bir insanda ne ararsın? En çok ne etkiler seni ?

Sağlık ve huzur arıyorum. Zekilik bilinç sorumluluk özgüven ararım.

10-) Özellikle canlandırmak istediğin bir karakter var mı ? Yani şizofren hastası ya da tarihi karakter ya da Afife Jale gibi ilklerden, önemli kişilerden ?

Kendini birkaç kez okutturacak elimden bırakamayacağım beni zorlayan karakterleri canlandırmak isterim. Belirli düsündüğüm bir karakter yok açıkcası. İnandırıcı ve keskin çizgileri olması benim için önemli.

kaynak: ipekyaylacioglu.eniyiforum.biz

21 Mart 2014 Cuma

Aşık Veysel'in hayatı film oluyor

Aşık Veysel'in hayatı film oluyor Büyük ozan Aşık Veysel'in yaşamı 41. ölüm yıldönümünde sinemaya taşınıyor. Projenin mimarı, senarist Bilal Babaoğlu "Oyuncak olarak saz elinde büyüyen, aşkı yaşam biçimi olarak seçen, yedi yaşında gözlerini kaybedip sazla birlikte "görmeye" başlayan" Aşık Veysel'in adına yakışır bir film yapmak çabasında.


Aşık Veysel’in hayatından esinlenerek kaleme alınan “Uzun İnce Yol” adlı filmin çekimleri 5 Ağustos’ta Sivas’ta start alacak. Filmde Aşık Veysel’in torunu Yeliz Şatıroğlu’da rol alıyor. Genç tiyatro oyuncusu Şatıroğlu, kendi babaannesi Gülizar'ı canlandıracak. Filmde Aşık Veysel’i kimin canlandıracağı ise sır gibi saklanıyor.

Filmin senaryosunu hem de yönetmenliğini Asi, Kasaba, Genco, Aşka Sürgün gibi çok izlenen TV dizilerinin senaristlerinden Bilal Babaoğlu üstlendi. Bu film başarılı senaristin ilk uzun metrajlı sinema filmi olacak. 2015 Mart’ta gösterime girecek olan film, Kültür ve Turizm Bakanlığınca hem senaryo hem de yapım desteğine layık görüldü.

Aşık Veysel'in 41. ölüm yıldönümü olan bugün, bu detayları projenin mimarı Bilal Babaoğlu ile konuştuk.

Aşık Veysel, genç yaşlı herkesin tanıdığı, ezgileri ve derin sözleri bugün hala modern müzik içinde genç kuşağa aktarılıyor. Böylesine efsane bir halk ozanını yaşamını filme çekerken sizi en çok heyecanlandıran nedir?
Beni en çok heyecanladıran aşkı ve aşığı anlatmak. Kendi hayatımda örneğine tanık olmadığı kadar güzel, hümanizmle aşkı birlikte ve içiçe yaşanması halini Veysel'de gördüm. Aşkla, aşk acısıyla olma ve olgunlaşma, insanın kamil olma halinin en güzel örneği Veysel'de var. Onun için adı Aşık Veysel. Kendisini terk edip giden kadın için "Anılmazdı Veysel adı o sana aşık olmasa" diyecek kadar hoşgörülü, olgun ve saygılı. Ben bunu söyleyebilir miydim, sanmıyorum. Bugünün erkekleri olarak bunu iyi anlamalıyız. Her gün haberlerde yeni bir kadın cinayeti haberi okuyoruz görüyoruz. Büyük bir utanç, büyük bir acı bu. Veysel'i biliyor olsaydık onu can kulağı ile dinlemiş olsaydık bu cinayetler yaşanmazdı. "Aşk cinayeti" gibi manşetler oluyor. Aşk ve cinayet asla biraraya gelemeyecek sözcükler. Veysel bunu herkesin anlayacağı dilde sadelikte çok güzel anlatıyor. Yaşamıyla, sazıyla sözüyle. Aşk beni heyecanlandırır.

Peki projeyle ilgili sizi korkutan herhangi bir şey var mı?
Can kulağıyla dinleyen herkesin duygu dünyasında Veysel'in bir karşılığı vardır. Benim anlatacağım Veysel, herkesin duygu dünyasında karşılığı olan Veysel'in ta kendisi olamaz. Ben Veysel'den anladığımı aktarmaya çalışacağım. Bunu yaparken Veysel'in mirasına zarar vermekten korkarım. Büyük bir sorumluluk altında olduğumu biliyorum. Ama bu bir film, bir kurmaca. Veysel'in hayatının ta kendisini anlatma iddeasında asla değilim. Hayat hikayesinden esinlenerek kaleme alınmış bir senaryo olduğunu altını çizerek ifade etmek istiyorum. Bu bir belgesel değil.

Aşık Veysel külliyatıyla ilgili net bir bilgimiz var mı? Ve bu bilgimiz nereden geliyor? Kaç şarkısı vardır, kayıtları nasıl yapılmıştır? Yaşamıyla ilgili soru işaretleri var mı?
Bildiğim yaklaşık 85 adet türküsü kayda alınmış ama antolojisinde yaklaşık 180 tane şiiiri var. Çok bereketli bir aşık. Veysel 1931'de Ahmet Kutsi Tecer'in düzanlediği Aşıklar Bayramı'na katılmasıyla keşfedilmiştir. Daha sonra 1933'te Cumhuriyetin 10 yılı için yazdığı "Türkiye'nin İhyası Hazreti Gazi" şiirinin yayınlanmasıyla Türkiye'ye mal olmuştur. Sonra İstanbul Radyosunda ilk kayıdıyla tanınmıştır. Köy Enstütülerinde müzik eğitmenliği yapmıştır. Bu bilinen Veysel'dir. Bizim hikayemiz 1931'de yapılan Aşıklar Bayramı'na kadarki Veysel'dir. Bu dönemi pek fazla bilinmez. Veysel'in hikayesinin genelde Ahmet Kutsi Tecer'le başladığı anlatılır. Ben bir senarist olarak bir ozanın "mayalanma" oluşma süreciyle ilgilendim. "Kör Veysel'i Aşık Veysel yapan süreci anlamaya ve anlatmaya çalıştım. Onun kaynaklarına baktığımızda ise Alevi-bektaşi kültürü içine doğmuş olması hemen göze çarpar. Bir de "Aşıklık geleneği". Veysel aşıkların içinde doğmuş büyümüş bir insan. Ninni olarak Pir Sultan, Karacaoğlan, Yunus, Kul Abdal, Kemter, Agahi, Aşık Veli dinlemiş. Oyuncak olarak saz elinde büyümüş. Aşkı yaşam biçimi olarak seçmiş. Sivas demek saz demek türkü demek zaten. Türkü genlerine işlemiş Sivaslılar'ın. Yedi yaşında gözlerini kaybediyor ve sazla birlikte "görmeye" başlıyor. Yaklaşık iki yıldır Veysel'i araştırmaktayım. Önce senaryom Kültür Bakanlığı desteğine hak kazandı, daha sonra film yapım desteğini aldım. Veysel'in adına yakışır bir film yapmak istiyoruz. Veysel Anadolu'nun dünya kültür mirasına sunabileceği en değerli meyvelerden biridir. Onu en güzel şekilde anlatabilmek için kaliteli bir film yapmak istiyoruz. Bu nedenle kaynak arayışlarımız devam ediyor.

Aşık Veysel'in torunu, oyuncu Yeliz Şatıroğlu da filmde oynayacak, hazırlık aşamasında da filme katkısı olacak mı?
Evet Yeliz Şatıroğlu filmimizde rol alarak babaannesi Gülizar'ı canlandıracak. Gülizar Aşık Veysel'in ikinci eşi. Başından beri önce Yeliz Hanım ve aile fertleri bu projede bize çok destek oldular. Köylerine gittik bizi misafir ettiler. Onların desteği başından beri beni çok motive etti moral verdi. Aşık Veysel'in çocukları Ahmet Amca, Bahri Amca, Zöhre Hala hepsi beni aileden biri gibi sevdi, destekledi. Başından beri aileyeyle birlikte bu projeyi gerçekleştirmeyi çok önemsedim. Aşık Veysel dünyaya mal olmuş değerli bir sanatçı ama önce onların babası ve atası, herkesten çok Veysel üzerinde onlar haz sahibi ve bir film yapılacaksa önce onların onaylayacağı, kabul edeceği bir film olması önemliydi benim için. Yeliz Hanım hem bir oyuncu, sanatçı olarak hem de arkadaşım olarak başından itibaren bana çok destek oldu. Kaynaklar önerdi, ilişkiler sağladı. Veysel üzerine sohbetler ettik.

İzleyici nasıl bir filmle karşılaşacak? 
Yeni kuşakları Veysel'le buluşturmayı temel amaç olarak belirledim. Bu nedenle genç izleyicinin seveceği, eğlenceli ama bir derdi olan film yapmak istedim. Bu bir aşk hikayesi, eğlenceli bir yol hikayesi, bir müzisyenin hikayesi olacak. Ailecek izlenebilecek bir film yapmak üzere yola çıktık. Çok iyi bir ekibimiz var. Aşık Veysel'le ilgili bir film yapıyoruz dediğimizde sinema sektöründen büyük destek gördük. Türk Halk müziğinin en değerli eserlerini ortaya koyan Kalan Müzik filmimizin film müziklerini yapacak. İstanbul Film Prodüksiyon (İFP) yapımcı ortağımız olacak. Veysel herkesin içini ısıtıyor. İzleyicinin de ilgi göstereceğinden eminim. Ödevimizi hakkıyla yaparsak dünyada da izlenecek bir film olacağını düşünüyorum.

Metin Erksan da kariyerine Aşık Veysel filmiyle başlamıştı, bu size ne hissettiriyor?
Türk Sineması'nın büyük Ustası Metin Erksan'ın da ilk filmi "Karanlık Dünya" (1952) Aşık Veysel biyografisidir. Bu bana doğru yolda olduğum konusunda güven veriyor. Bu iş ustayı taklit ederek öğrenilir. Bu filmle ben kendi toprağıma doğup büyüdüğüm köyüme de yolculuk yapmış olacağım. Ben de köylü/çiftçi çocuğuyum. "Köylü milletin efendisi" ise Veysel de köylünün efendisidir. Ben bir sinemacı olarak Veysel'in söylediğinin binde birini beyaz perdeye yansıtabilirsem muradıma ermiş olurum.

Gözde Akgüngör Pamuk
kaynak: cnnturk.com

28 Şubat 2014 Cuma

Eric Bana ile Röportaj

‘Bu film benim için bir zevk’

Gerçek bir savaş hikâyesini konu alan 'Son Kalan’da Kıdemli Yüzbaşı Erik Kristensen’ı canlandıran Eric Bana, soruları yanıtladı.

Eric Bana savaş filmlerine çokta uzak değil. Daha önce Black Hawk Down, Münich, Closed Circuit gibi filmlerle karşımıza çıkan oyuncu oynadığı filmler ile adından söz ettirmeyi başarıyor. Yakışıklı oyuncu askeri kitapları çok sevdiğini ve sürekli okuduğunu belirtiyor ve ekliyor “Lone Survivor’ı yıllar önce bu film projesi daha yokken okumuş ve çok beğenmiştim.”

Bu projeye dahil olmaya nasıl karar verdiniz? 
Aslında kitabı yıllar önce bu projeden bağımsız olarak okumuştum. Ve gerçekten çok sevmiştim. Hatta tanıdığım kişilere birer kopyasını veriyordum. Kitabı sevmemin birçok nedeni var. Marcus’un Seal Takımlarının antrenmanlarına yer vermesi ve bir insan bedenin nasıl zorluklara dayanabileceğini anlatması benim için iki kitap okumuşum hissini yarattı. Bu yönünü çok sevdim. Görevin trajedisi ve dramının anlatılışı ayrı şekilde etkiliyor. Peter Berg ile neredeyse 12 yıl önce farklı bir projede tanışmıştık. Bu film için aradığında ‘Filmdeki ana karakterlerin kastı yapıldı. Ama başka bir rolü oynamayı düşünür müsün? Kıdemli Yüzbaşı Kristensen’ı canlandırmayı düşünür müsün?’ dedi. Anında evet dedim.

Bu sizin ilk askeri konulu filminiz değil. Daha önce Black Hawk Down’da rol almıştınız. Bu hikayede sizi çeken özel bir şey var mı? 
Kesinlikle evet. Bunun özel bir deneyim olacağını biliyordum ve Özel Harekat topluluğu ile çalışmanın daha öncekine benzer olacağını da. Özel Harekat ile çalışmak hayat değiştiren bir deneyim olabiliyor. Bu filminde benzer bir tonu olacağını biliyordum, en azından fiziksel zorluk yönünden. Yıllar önce Black Hawk Down’da Özel Harekat için danışmanı olarak beraber çalıştığım aynı kişiler vardı, Marcus’un kitabının hayranıyım ve Özel Harekatın savaş alanındaki rolleri gerçekten çok ilgimi çekiyor. Bu her zaman ilgileneceğim bir alan. Bu film benim için bir keyif.

Daha çok askeri hikâyelerin olduğu kitaplar mı okursunuz? 
Evet, genelde ilgimi çeken varsa hemen bir tane alırım.

Bu tarz askeri filmlerde genellikle Taliban ile birlikte tüm Afgan halkı kötü gösterilirdi fakat bu filmde ikisinin farkı oldukça belirgin bir çizgi ile ayrılmış. Avusturalyalı olarak tüm bu politik bakış açısından uzak bir perspektif ile bakınca bu filmi değerlendirmenizin daha kolay olacağını düşünüyorum.
Pete’in aslında politik bir film yapmayacağını biliyordum, yani bu hiç beni endişelendirmedi. Pete’in yapmak istediği şeye güvenim ve inancım tamdı. Senaryo da, kitap da açıkça görüldüğü gibi bazı kültürel gerçeklikleri gün ışığına çıkardı ve umarım biraz da eğitici oldu. Marcus’un kendi ağzından köylülerin ona nasıl davrandığını dinlemek oldukça ilginç. Kitabı okumak harikaydı ve harika bir film oldu bu yüzden hiç endişelenmedim.

kaynak: ntvmsnbc.com

21 Şubat 2014 Cuma

Michel Gondry ile Röportaj, 'Rüyamda önceki rüyamın filmini çekiyordum'

Günümüzün en önemli yönetmenlerinden Michel Gondry, !f İstanbul’un konuğu olarak Türkiye’deydi. Son filmi 'Uzun Boylu Adam Mutlu Mu? Noam Chomsky ile Canlandırma Bir Sohbet’in Türkiye galasına katılan Gondry, NTV’nin sorularını yanıtladı.

Fransız sinemacı Michel Gondry dünyadaki Fransız sinemacıların en Fransız olmayanı olsa gerek. Böyle bir cümle kurulabilir mi, ya da kurmalı mıyız, onu da bilemiyoruz aslında. Belki de bu ancak Noam Chomsky gibi bir dilbilimcinin içinden çıkacağı bir meseledir. Ama zaten Gondry de bize Noam Chomsky ile birlikte geldi. !f İstanbul kapsamında gösterilen son filmi 'Is The Man Who Is Tall Happy?' yönetmenin Noam Chomsky ile yaptığı sohbetin animasyon bir belgesele dönüşmüş hali aslında. Bu da akla neden Chomsky, neden animasyon gibi bir bakıma çok da sıkıcı ve sıradan olabilecek soruları getiriyor elbette. Yanlış anlaşılmasın, sorular sıkıcı ama kaçınılmaz; en az filmin izleyenler üzerinde yarattığı zihin açıcı ( ama yer yer de zihini bulandırıcı, güzelliği de orada zaten ) etki kadar kaçınılmaz.

Michel Gondry yorgun. 2 gün için geldiği İstanbul’da bir hayli sıkışık bir programı var ve onu olabildiğince zorlamamaya, zaten kısıtlı olan vaktini daha da çalmamaya gayret ederek sıralıyoruz sorularımızı. Sonradan, çok değil bir yarım saat sonra, aklımıza yazdığımız başka bir çok soruyu da unuttuğumuzu fark edeceğiz. Üzülmek için çok geç. Elimizdeki anılara sarılmaktan başka çaremiz yok artık.

Noam Chomsky bir dilbilimci. Sizse videoklipler, reklamlar, kısa-uzun filmler, belgeseller çekmiş bir yönetmensiniz. Yani alabildiğine görsel bir yaratıcısınız. Chomksy gibi dille alakalı birini görselliğe aktarmak zor olmadı mı?
Bence Chomsky kelimenin geleneksel anlamıyla tarif edilecek bir dilbilimci değil. Gerçi onun sayesinde son 50 yıldır dilbilimi çok gelişti ama ben antropolojik anlamda bir dilbilimcinin çalışmasıyla ilgilenmiyordum zaten. Chomsky’de benim hoşuma giden onun bilimsel yaklaşımıydı. Dilbilimi neredeyse genetik alanına yaklaştırmasıydı. Benim de ilgimi daha çok genetik çekiyor. Bedenin işleyişi ve temel olarak doğanın karmaşıklığı gibi şeyler. Bu anlamda onun bilimsel çalışmaları çok ilgimi çekiyor.

Filmin bir yerinde sizin de dediğiniz gibi biz de kimi yerlerde kendimizi aptal hissettik. 
Evet, bana da oldu.

Az önce basın toplantısında da “Aslında Chomsky’yi anlamak için yaptım filmi” dediniz. Ama bu bir animasyon. Yani Chomsky ile yaptığınız sohbeti olduğu gibi izlesek buna katılabilirdim belki ama bir animasyon yapabilmek için Chomsky’yi anlamış olmanız gerekmez miydi? 
Bu bir önerme sadece. Bazı şeyleri anlayarak çizdim ama çoğu zaman soyut animasyonu kullanarak kendi işimi onunkiyle paralel olarak konumladım. Bunu illa bazı şeyleri açıklamak kaygısıyla yapmadım. Daha çok onun yanındayken ve onu anlamaya çalışırken kendimi nasıl hissetiğimi göstermek için yaptım. Belki bu sayede izleyenler onu daha iyi anlamışlardır ama benim niyetim böyle bir işe kalkışmak değildi. Ama öte yandan aptallık ve saflık ( naif anlamında ) onun düşüncelerini anlamayı da kolaytırmış olabilir.

Animasyonda zorlandınız mı peki? Diğer filmlerden daha mı uzun sürdü örneğin? 
Animasyon daha uzun sürüyor belki ama daha dolaysız aynı zamanda. Beynim ve kağıt arasında sadece elim ve kalem var. Çok dolaysız. Bir enstrüman çalmak gibi. Virtüözite değil bahsettiğim ama beyninizin bir uzantısı gibi oluyor. Film çekmeye kalktığınızda çok fazla açıklama yapmalısınız. Önce yapımcıya, dağıtımcıya, para bulmak için. Sonra oyunculara, set tasarımcılarına, ışıkçılara, kameramana. Sonra montajı var. Çok daha uzun bir süreç oluyor.

Rüyalar çok önemli sizin için. 
Evet. Hala her gece çok iyi hatırladığım 2 ya da 3 rüya görüyorum. En azından bazı parçaları çok net hatırlıyorum. Yönetmenliğe başladığımda da rüyalarımı çekiyordum aslında. Hatta iki gece evvel bir rüya gördüm. Uykuda döngüsel evreler oluyor. Sanırım yaklaşık 90 dakikalık döngüler. Her döngüde bir kaç dakika rüya görüyorsunuz. İkinci döngüdeki rüyamda da ilk bölümde gördüğüm rüyayı filme çekiyordum. Yani yönetmenliğimle rüya görüşüm arasında yakın bir ilişki var. Chomsky ile bu filmi yapmam da o konuşurken benim gözüm açık bir şekilde o rüyayı görmem gibi oldu aslında.



Dünkü sunumunuzda Freud’a itibar etmediğinizi söylediniz. Rüyalarla sizin kadar ilgili biri için ilginç geldi bana. Ne de olsa Freud rüyalarla ilgili bilimsel çalışmalar yapan ilk isimlerden biri.
Ondan önce de bu konuda bilimsel çalışmalar yapanlar vardı. Bazı bilimadamları rüyalardan etkilenmiş ve çalışmalarında rüyalardan yararlanmışlardır. 20 – 30 yıl boyunca rüyaları kaydedip, onları sınıflandıran bilimadamları var. Freud’un yanlışı şuydu bence: 1900’lerin başında beyinle ilgili bir kitap yazmaya başladı ve sonra bundan vazgeçti. Yapamadı çünkü. Bu da normal, ne de olsa beynin içine bakılamıyordu. Sonra yanılmıyorsam 10 yıl kadar sonra rüyalarla ilgili teorilerini yayınladı. Bu sefer de beynin anlayamayacağımız kadar karmaşık rüyalar ürettiği çünkü içimizin çok karanlık olduğuna dair bir varsayımı vardı. Ama bilimsel olarak yanlışlığı ispatlandı Freud’un. Benim de anlamadığım şey bu, bir varsayım atıyorsunuz, o varsayımın yanlışlığı ispatlanıyor ve herkesin bunu geride bırakması gerekir, değil mi? Ortaçağdaki simya gibi örneğin. Çoktan geride kaldı. Yine de dünyanın birçok yerinde, özellikle de Fransa’da birçok insan yanlış olduğu ispatlandığı halde psikoanalize devam ediyor.

Kendiniz anlattığınız belgesel “Sonsuza dek 12 Yaşındayım” adını vermiştiniz. Hala 12 yaşında mısınız? 
Filme o ismi kız arkadaşım koymuştu. Çünkü ne zaman bir anımı anlatsam söze "12 yaşında falandım herhalde" diye başlıyorum. O da o zaman bana "Sen sonsuza dek 12 yaşında kalacaksın" demişti. Tabii ki nostaljik bir tınısı var.

Bilimadamı olmayı ister miydiniz peki? 
Bilimadamı olmayı çok isterdim ama becerebileceğimi sanmıyorum. Yaptığım işte beynimi fazlasıyla kullanabildiğimi düşünüyorum. Yönetmen olmadan önce bir müzik grubunda davul çalıyordum. Sonra yönetmenliğe geçtim ve beynimin yüzde 10'unu kullanırken yüzde 80'inin kullanmaya başladığımı hissettim. Kapasitem dahilinde iyi bir iş çıkarıyorum yani. Bilimadamı olmayı isterdim evet, gerçi daha mı çok hoşuma giderdi bilemiyorum. Ama François Jacob gibi, ee, işte benim en büyük sorunum da bu. Ne zaman bir isim söylemek istesem unutuyorum. Hah, Jacques Monod gibi genlerin evrimi ve dönüşümü üzerinde çalışmış, Nobel ödülü aldılar hatta, bilimadamları hakkında birşeyler okumak çok ilgimi çekiyor. Onların laboratuarda yaptıkları çalışmalar, bakterilerle yaptıkları deneyler beni heyecanlandırıyor. Aniamsyon yaparken ben de benzer şeyler yaşadım aslında. Çizerken sonucun nasıl olacağını bilemiyorsunuz. Çizdiklerimi laboratuara yollayıp da gelen sonuçları beklerken, acaba istediğim şeyi yaratabildim mi diye düşünürken ben de onlar gibiydim biraz. Orada da farklı bir boyut yaratıyordum sonuçta ve çok heyecanlıydı benim için.

Meraklısı için hatırlatma: Is The Man Who Is Tall Happy ? 21 Şubat Cuma 19.00’da Beyoğlu Fitaş, 23 Şubat Pazar 13.00’de Cinemaximum Budak’da izlenebilir.

Emrah KOLUKISA
kaynak: ntvmsnbc.com

27 Kasım 2013 Çarşamba

Bize her gün festival!

Festival coşkusunun sürekli yaşanabileceği bir platform olan 'Başka Sinema', 'Bize her gün festival' sloganıyla adını duyuruyor.

İSTANBUL - Artık film festivallerinde kaçırdığımız veya yeniden izlemek istediğimiz filmleri izleyebilmek için yeni bir proje var.

'Başka Sinema', hem festival heyecanının ve büyüsünün sürekli yaşanmasını hem de kaçırılan filmlerin yeniden gösterilmesini amaçlayan yeni bir oluşum.

Proje hakkında merak ettiklerimizi Başka Sinema Proje Direktörü İmre Tezel'e sorduk.

İlk sormak istediğim bu projenin yaratıcıları kimler? Ve neden böyle bir oluşum yaratma ihtiyacı duydunuz?

M3 Film ve Kariyo & Ababay Vakfı isbirliğiyle hayata geçmiş bir oluşum 'Başka Sinema'.

Proje aslında bir ihtiyaçtan doğdu. Bağımsız sinemanın daha sanat filmleri diyebileceğimiz tarafında, uluslararası ve ulusal festivallerde ödül almış filmler vizyona giremiyordu. Vizyona girdiklerinde ise çok az yer alabiliyorlardı. Bir hafta sonunda vizyondan çıkıyorlardı. Bu da seyircinin filmlere ulaşamamasına sebep oluyordu. Biz bu tip filmlerin seyirciye ulaşmasına bir olanak sağlama fikriyle yola çıktık. Böylece izleyiciler bir filmi kaçırsalar bile, tekrar nerede, ne zaman gösterileceğini bileceklerdi.

Bu projenin bir başlangıç ve bitiş tarihi var mı?

Bu sürekli bir proje. 'Bize her gün festival' sloganıyla yola çıkmamızdan kaynaklanan yanlış algılamalar olabiliyor. Fakat bu dönemsel bir proje veya festival değil. Şu an için sürekli devam etmesi üzerine çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Belli salonlarla mı çalışıyorsunuz yoksa mobil bir program mı yapılacak ilerleyen zamanlarda?

Şu anda İstanbul'da üç, Ankara'da bir salondayız. İstanbul'da Beyoğlu Sineması, Altunizade Capitol Spectrum ve Kadıköy Rexx'te, Ankara'da da Büyülü Fener Kızılay Sineması'nda gösterimlerimiz devam ediyor. Bu sinemalarla yola çıktık ama amacımız zamanla daha fazla sinemada gösterim yapmak. Bu konuyla ilgili görüşmelerimizi sürdürüyoruz. Programlar da her ayın başında belli oluyor ve duyuruluyor.

Başka Sinema projesinin festivallere olumlu veya olumsuz etkisi olur mu sizce?

Festivallerde gösterilen film sayısı ve çeşitliliğini düşünecek olursanız aslında onların çok daha farklı bir yerde olduğunu görebilirsiniz. Bu bağlamda 'Başka Sinema' bir başka kurum, festivallerin rakibi veya alternatifi değil. Tam aksine festivaller çok büyük destek verdi şu ana kadar bize ve desteklerini sürdürüyorlar. Bunu sosyal medya üzerinden görmek de mümkün hatta. Bu proje hem çok esnek bir yapı hem de herkese alan açan bir konsepte sahip.Yani festival heyecanı bambaşka ama 'Başka Sinema'nın amaçlarından biri de bu heyecanın festival bitince sönmemesi.

Başka Sinema konseptine yakın farklı sanat alanlarında da projeleriniz olacak mı?

Sanırım uzun vadede biz sinemaya bağlı kalacağız. Ama bu konsept içinde ufak değişiklikler, sürpriz filmler gecesi, kısa film gecesi gibi farklılıklar yapabiliriz. Bu tip geceleri çoğaltabiliriz. 'Başka Sinema' etrafında bir topluluk yaratmak istiyoruz, ve yapacaklarımız sinema üzerine çalışmalar olacak.

*Başka Sinema'nın aylık programlarını ve seans bilgilerini http://www.baskasinema.com/ adresinden takip edebilirsiniz.

İmre CEBECİ
kaynak: ntvmsnbc.com

16 Kasım 2013 Cumartesi

İhsan Kabil ile Röportaj

ORYANTALİSTLEŞEN YÖNETMENLER SAHİCİ OLAMIYOR 

İhsan kabil ile Şehrehaber.com olarak sinema, İstanbul, İstanbul`un plato olarak kullanılması ve sinemada bir türlü yansıtmayı başaramadığımız kültürümüz üzerine konuştuk.

Sinema yazarı, Avrupa Görüntü-Ses Gözlemevi'nin Türkiye temsilcisi İhsan kabil ile Şehrehaber.com olarak sinema, İstanbul, İstanbul'un plato olarak kullanılması ve sinemada bir türlü yansıtmayı başaramadığımız kültürümüz üzerine konuştuk.

Son dönemde artış gösteren ticari sinema ve tarih filmleri üzerine konuştuğumuz Kabil; " Artık Kendi kültürel köklerimize yönelip, Osmanlıcayla, eski edebiyat eserleriyle, divan edebiyatının dünyasıyla, hat ile, minyatürler ile biraz hemhal bir hale gelmemiz lazım."


TARİH FİLM DİZİLERİNDEKİ UCU AÇIK SERBEST ÜSLUP TARİHİ TAHRİF EDER

Nuriye Kayar: Geçtiğimiz ay "Gelişen Ülkeler Film Festivali" gerçekleştirdiniz. Bu festivale hangi ülkeler katıldı? Katılım nasıldı?

İhsan Kabil: D-8 ve ECO, ekonomik işbirliği teşkilatı ülke sinemaları vardı. Toplam on sekiz ülke. Nijerya'dan başlayarak Mısır'dan Türkiye üzerinden, İran, Orta Asya Cumhuriyetleri, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya'ya kadar gidiyor. Üçü ortak bu saydığımız ülkelerin; Türkiye, İran, Pakistan. Dolayısıyla on beş ülkeyi kapsadı. Ve her ülkeden o ülkelerin toplumsal özelliklerine dair, kültürlerine, tarihlerine ilişkin filmler seçmeye gayret gösterdik. İstedik ki biraz tanışıklık olsun, aşinlık olsun, ülkemizde biraz farkında olunmayan toplumlar, kültürler, hem de belli sinemasal değerler taşıyan filmler üretildiğini biliyoruz. Ama dağıtma alanına pek giremiyor bu filmler. Film festivallerinde de biraz ihmale uğruyorlar. Dolayısıyla biz belki ilk bakışta fark edilmeyen bir zenginliği ortaya çıkarmak istedik.

N.K : Nasıl tepkiler aldınız?

İ.K : Aslında daha iyi bir bütçe ile çok daha iyisini yapabilecektik. Ona göre hazırlanmıştık, öncelikle onu ifade edeyim. Fakat bütçemiz baya kısıtlı oldu. Her ülkeden ikişer konuk getirecektik. Bir yönetmen, sinema kurumundan bir kişi ki bunlarla ileriye dönük de ciddi protokoller yapılsın, daha kalıcı bazı işbirliklerine gidilebilsin diye. İşte burada bir düşme oldu. Ödüllerimiz vardı, sadece seyirci ödülü şeklinde, onları koyamadık mesela. O bakımdan biraz kısıtlı oldu. Yine de konuklar geldi, Endonezya'dan bir grup geldi, yapımcı, oyuncu, yönetmen ve resmi kurumlardan kişiler. Onun yanı sıra Türkmenistan'dan ve İran'dan konuklarımız vardı. Dolayısıyla yine on civarında bir konuğumuz oldu diyebiliriz. Pakistan ve Tacikistan'dan da olacaktı fakat onları bir şekilde ayarlayamadık.
Filmler seyredenler tarafından belli bir ilgiyle karşılandı. Beş tane gösterim yapan salonumuz vardı ve ücretsizdi gösterimler. Duyurabildikçe katılım oldu diyebiliriz. Daha iyi de olabilirdi ama bu da bir başlangıç olarak fena değil diyoruz.

ANTALYA FİLM FESTİVALİNİ BELEDİYE ETKİSİ POLİTİZE EDİYOR

N.K : Antalya Film Festivali'nin siyasi boyutu hakkında neler söylersiniz, verilen mesajlar nelerdi?

İ.K : Antalya film festivali çok köklü bir festival. Türk sinemasının en önde gelen festivallerinden birisi. Yarışma bölümleriyle, ödülleriyle, katılımcılarıyla. Ama festivali düzenlemekte belediye etkin. Bu da tabi belli bir görüş çevresinde hareket edince bir şeyler ister istemez politize olabiliyor. Belediyenin tavrı çok önemli orada. O bakımdan o görüş mucibince bazı sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Siyasetin bizde bence çok dengeli olması gerekiyor. Ön plana çıkmaması gerekiyor. Evet siyasi görüş, etki olabilir ama bunun altının çizilmesi çok önemli değil. O zaman kutuplaşmalar oluyor ki bu da bizim gibi toplumlarda tatsız sonuçlar doğurabiliyor. O yüzden bence biraz daha dozu yerinde, daha olgunlaşmış bir dil kullanabiliriz, daha belki sembollerle, göndermelerle hareket etmeliyiz, bir siyasi çıkıştan ziyade. O bakımdan dengeli olmakta fayda var diye düşünüyorum.

İNSANLARLA BÜTÜNLEŞMİŞ ŞEHİRLER HAYATİYET KAZANIYOR

N.K : Dünya sinemasında İstanbul nerede?

İ.K : Hakikaten şehirlerin bir ruhu var öncelikle bunu belirtelim. Hem gerçek hayatta hem de sanat ortamında. Hem bir mekan teşkil ediyorlar, hem kendi dünyalarını kuruyorlar, insanla bir anlam tevarüs edip onu ortaya koyuyorlar. Dolayısıyla ancak insanlarla bütünleşmiş bir şekilde şehirler hayatiyet kazanıyor. Tabi insanların da en yüksek verimleri, aslında topluma dair ya da bireylere dair sanat ürünleridir. Bu anlamda şehirler de o sanat ürünleri için önemli bir malzeme teşkil ediyorlar.  Ve İstanbul bu anlamda çok zengin bir materyale sahiptir. Hem tabi değerler olarak, doğayı kast ediyorum, hem de tarihi kültürel değerler anlamında hakikaten çok zengin malzemeler sunan bir mekan veya sunulan bir atmosfer. Dolayısıyla sinema da tabi olabildiğince istifade etti.
Son dönemlerde diyoruz ama aslında sinemanın başlangıcından itibaren İstanbul'da filmler yapıldı. Dışarıdan buraya ekipler gelip zaman zaman İstanbul'u mekan alan filmler gerçekleştirdiler. Belgesellerle başladı önce daha sonra kurmaca filmlerle devam etti. Baya bir yekün var aslında bu manada.

SİNEMA YAPMAK; VAROLUŞU KAYIT ALTINA ALMAKTIR

N.K : Bir yazınızda da değinmiştiniz; "filmlerin, belgesellerin,  şehrin artık göremediğimiz, bozulmuş, yok olmuş dokusu hakkında bilgi sahibi olunmasını sağladığından" bahsediyorsunuz. Bu anlamda filmlerin böyle bir getirisi de var diyebiliriz.

İ.K : Evet kesinlikle. Bir kere sinema yapmak demek, varoluşu kayıt altına almak demektir. Bu emsalsiz bir şey aslında. Ve bir daha tekrarlanmayacak bir şey. O anı tesbit ediyorsunuz, ya donduruyorsunuz fotoğraf yapıyorsanız eğer, ya da hareketli görüntü olarak. Ama bir daha aynısı saptanmayacak şekilde kayıt altına almış oluyorsunuz. Mutlaklaştırıyorsunuz aslında. Ama aynı zamanda da hemen yok olmaya da dönük bir gerçeklik. Çünkü tek bir değişim var o bakımdan çok da bizim elimizde olan bir değişim değil aslında. Ama hayat böyle devam ediyor, o da kaçınılmaz oluyor. O bakımdan buradaki imgeler, hareket eden nesneler, canlı cansız dediğimiz, aslında her şey canlı, varlıklar bir anlam kazanıyor. Yani ona baktığınız an bir duyguya kapılıyorsunuz. Bu duygu nostaljik de olabilir, kaybedilene duyulan his olarak da olabilir, ya da "iyi ki varmış" diyebileceğimiz duygular da olabilir, hayatın anlamı üzerine felsefi bir tavır alacağımız bir genel teorik çerçeveye de bizi iletebilir. Hakikaten bizi çok yönlü bir anlamlar bütünü kuruyor o görüntüler. Şekilden belki bir anlam ifade etmeyecek belki, bir filme malzeme olacak, onun bir parçası olacak gerekli bir şey ama sonrası o gereklilik başka bir şeye dönüşüyor. Sizin için bir zenginliğe dönüşüyor. Dolayısıyla böyle bir değere sahip o eski görüntüler. Bazen de bir şeyler hiç değişmemiş de diyebiliyorsunuz. İnsan aynı insan, o zaman da bugün de. Öte yandan değişimi gördüğünüzde bu bir daha geri gelmeyecek diyorsunuz. O kadar bir kalburdan geçmiş ki adeta, şehrin yerleşimleri.

Ben zaman zaman yapıyorum, zihnimde hep makarayı geriye sarıyorum, dikilen yüksek binalar tekrar olmasın, gitgide o tipografik yapı önceki hallerine dönüşsün, şehri zihninizde baştan kurguluyorsunuz geriye doğru. Gitgide alanlar açılıyor, binaların yüksekliği alçalıyor, apartmanlar bahçeli evlere dönüşüyor falan gibi düşünüyorum. Böyle sanal olarak zihninizi bir yerde teskin edebiliyorsunuz diyorum. İşte bu da sinematografik bir şey.  Sinemanın anlamı üzerine düşünecek olursak. Görüntü sadece görüntü değil. Zaten temaşanın özünde ne var etimolojik olarak, fikretmek de var, düşünmek, tefekkür etmek. Dolayısıyla görüntü bir zihin süreciyle birleşiyor aslında daha anlamı çoğalıyor.

İSTANBUL DOĞAL SİNEMA PLATOSU

N.K : Sizce İstanbul'da sinema yeterince gelişebiliyor mu, İstanbul bir sinema platosu olarak kullanılabiliyor mu?

İ.K : Dediğimiz gibi İstanbul hem sinemaya mekan teşkil etti, hem de filmler de İstanbul'da yapılmış oldu, yabancı filmlerin bir kısmı ama yerli filmlerin kahir ekseriyeti bu şekilde. Dolayısıyla bir İstanbul da filmler de mevcut hakikaten. O siyah beyaz filmlerde bilhassa. Başka bir şey var, gönül hep onu arzuluyor. Zaman zaman bazı çabalar var, yapıldı "Yeşilçam'da İstanbul" gibi projeler. O eski İstanbul görüntülerini aslında peş peşe koymamak lazım. Çok az sayıda belgesel var.

N.K : İdari anlamda İstanbul'un plato özelliği destekleniyor mu?

İ.K : Belediyenin yardımcı olması lazım hem yerli hem yabancı ekiplere bazı izinlerde veya film çekimlerinde. Ya da kültür bakanlığının belli düzenlemeler yapması gerekiyor. Daha rahatlatması, önünü açması lazım yabancı film çekmek isteyen ekiplere.

N.K : Bunun İstanbul'a getirisi ne olur?

İ.K : İki türlü. Bir tanesi tanıtım, diğeri de ticari anlamda. Sonuçta o ekip burada harcamalar yapacak, konaklayacak, yiyecek içecek vs. ayrıca burada bir istihdam sağlanacak halka. Tanıtım da hem o filmi seyredecek dünya seyircisi yani geniş kitleler. O yabancı film ekibi de gezecek İstanbul'da. Tanıtacak siz de gidin görün diye. Böyle bir işbirliği yapılacak dünya kültürüyle. Bu da güzel bir şey. Kendi iyi değerlerinizi sinema aracılığıyla diğer insanlara iletmiş olmanın yolu açılacak.

ESKİ İSTANBUL GÖRÜNTÜLERİ BİRARAYA GETİRİLSE KURUMSAL METİN OLUR

N.K : Eski filmlerde mekanın daha ön planda tutulduğunu görüyoruz. Hiç İstanbul'u bilmeyen biri bile bu filmler sayesinde İstanbul hakkında bilgisi olurdu, tanırdı. Ama yeni filmlerde mekan öğesinin vurgulanmadığını görüyoruz.

İ.K : Hem öyleydi hem de mesela kameralar çok kısa süreli tarıyordu İstanbul görüntülerini. O dahi çok yeterli değildi ama bugün için o bile çok önem arz ediyor. Ve onlar birleştirilse büyük bir kurumsal metinde diyelim, çok hoş olacaktır.

Eski filmlerde insan mekan dengesi kuruluyordu. Günümüzde biraz farklı oldu. Dolayısıyla şehirler aslında birer plato. Dar manada stüdyo ama geniş manada plato. Bu anlamda mesela yabancı bazı filmler yapıldı işte diyelim ki, Fellini'nin sineması ilk akla gelen, Paris'le ilgili böyle çalışmalar var, Woddy Allen'ın Newyork'u var mesela. Tahran ile ilgili biliyorum. Mesut Bahşi genç bir yönetmen. Onun uzun bir belgesel çalışması var. "Tahran'ın artık narları yok" başlığı altında. Dolayısıyla şehirler de birer plato addedilerek böyle filmler yapılabilir. İstanbul anlamında da bu manada bazı girişimler oldu ama biz içinde yaşadığımız için mi bilemiyorum, bir türlü tatmin olamıyoruz yapılan çalışmalardan. Belki daha esaslı işler yapıyoruz ama bu esnada da şehir değişiyor. Eski dokuyu kaybediyoruz. Ben bilemiyorum yani bunun çaresi ne olabilir.
Bir de bilfiil film platosu yapılabilir şehre. Ki şu an hali hazırda bir tane var, gerçi tam işleyişe açılmış değil. Beykoz Kılıçlı'da. 300 dönümlük bir arazide. Bazı diziler orda çekiliyor. Onun ve başka mekanların geliştirilmesi gerekiyor. Yani sinema anlamında İstanbul çok şey sunabilir film dünyasına.

FİLMLER İNSANLARIMIZIN ARTIK HEP KIRILGAN PROBLEMLİ YANLARINI VERİYOR

N.K : Günümüz sinemasında İstanbul'un yeri ne sizce?

İ.K : Tabi zaman zaman eski izi sürenler oluyor. Ama şehrin mimari özellikleri de var muhakkak; yaşayan sokaklar, yapılar, binalar, esnaf, bakkallar, manavlar, pazarlar, ulaşım... Bir de tabi kültürel bir yapı var. İnsanların yaşadıkları halleri tavırları. Mekân ve mimari kısmı ben her zaman daha yansıtılsa diye düşünürüm. Ama şehirde yaşama kültürü anlamında biraz nedense çoğu film hep böyle insanlığımızın daha kırılgan, problemli yanlarına eğiliyorlar. Yani insan figürlerimiz biraz problemli. Biraz daha iyi örnekler de filmlere konulmalı diye düşünüyorum. Tamam sorunlar da işlensin ama, sorunlar asıl değil. Asıl bence daha olgun, kendini inşa etme yolunda adımlar atmaya dönük insan tipleri, örnekleri olmalı diye düşünüyorum. Ama bu tip örnekler filmlerde biraz az. Bence buna ağırlık verilmesi lazım. Yani sinema örneklik teşkil etmeli. Tamam sorunları da işlesin fakat, bu da birebir gerçekçilik ile olmamalı. Ben gerçekçiliğin de problemli olduğunu düşünüyorum. Gerçekçilik asla o sorunları çözmekte yeterli değil. Hatta zararlı bile. Çünkü bir şeyi bire bir göstermekle zihinleri biraz zehirliyorsunuz bence, ruh dünyalarını, duygu dünyalarını. O yüzden sanatın dili olan, daha farklı yollar, göndermeler, çağrışımlar, semboller, mecazlar bunları kullanmak gerek. Yaptığınız neticede, kurmaca bir şey çünkü. O bakımdan birebir, fotografik gerçeklik sanat eserini zedeliyor.
"Ben ancak pür gerçekçilikle sorunların çözüleceğine inanıyorum" diyen bir sanat tavrının da ben sorunlu olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunun örnekleri de yapıldı, sorunlar çözüldü mü? İnsanlığın sorunları hala devam ediyor maalesef. Yolun bu olmadığını düşünüyorum. Çünkü o gerçekliği daha metafizik olanla muhakkak birleştirmek, bütünleştirmek lazım. O zaman daha bütüncül bir gerçek duygusuna varacağızdır ve daha sağlıklı göreceğiz bence bazı şeyleri.

TARİH FİLM DİZİLERİNDEKİ UCU AÇIK SERBEST ÜSLUP TARİHİ TAHRİF EDER

N.K : Yeni dönemde artan bir "Tarih filmi" silsilesi var. Bunun karşılığı ne?

İ.K : Gelişim güzel. Ama neyi nasıl anlattığınız önemli. Danışmanlar kadrosu çok önemli ve aslında her aşamada da o danışmanlarla bir araya gelip yapılan işleri gözden geçirmek lazım. Ne kadar olması gerekene uymuş? İmgeleştirmeler, ortaya konan tasvirler, temsiller... Tamam, bir kurmaca boyutu olacak, hayali bir boyutu olacak ama onun dahi belli değerler çerçevesinde ifa edilmesi lazım. Yoksa o kadar ucu açık serbest üslup bence tarihi de bu noktada tahrif etmeye gidecektir ki bu da doğru bir şey değil. Buna kimsenin hakkı yoktur diye düşünüyorum. Her ne kadar hayali bazı şeyler, görsellikler ya da karakterizasyonlar olsa da, o bütünün içinde olması lazım.

HERKES HER İSTEDİĞİNİ YAPAMAMALI

İ.K : Günümüz maalesef görsel bir dünyaya büründü. Yani insanlar okumuyor, araştırmıyor, gördüğüne inanıyor. O zaman da büyük sorumluluk düşüyor bu işleri yapanlara. Buna da bir yerde bir otorite kullanmak lazım. Yani herkes her istediğini yapamamalı.

ORYANTALİSTLEŞEN YÖNETMENLER SAHİCİ OLAMIYOR

N.K : "Batı özentili filmler" sıkıntımız vardı bizim. Artık kendi "köklerimiz"i anlatan filmler çekilmeye başladı mı, Türkiye'de?

İ.K : Hala çok az. Türk sinemasının kimlik sorunu var. Hem dil anlamında hem muhteva anlamında. Ama bu yönde adımlar atılmaya başlandı. Bazı yönetmenler öne çıkıyor; Semih Kaplanoğlu, Atalay Taşdiken, Mahmut Fazıl Coşkun, Faysal Soysal, Derviş Zaim hakikaten iyi diyebileceğimiz örnekler. Mesut Uçakan'ın ve Rahmetli Ahmet Uluçay'ın, belli çabaları var zaman zaman. Böylesi çabalar var ama çoğunluk hala bundan biraz uzak. Kendi formasyonları gereği çalışmalar yapıyorlar. Nasıl bir eğitim almışlarsa, hangi sosyal çevreden geliyorlarsa ya da kültürel manada neyle beslenmişlerse, geneli tabi daha çok batı kökenli oluyor, o zaman topluma da öyle bakıyorlar. Kendini oryantalistleştirdikleri zaman da sahici bir şey olmuyor. Yabancı gibi oluyor. Ve yansımalar da çok sağlıklı olmuyor herhalde.

SANATÇI KİŞİLİĞİMİZLE KENDİ KÜLTÜRÜMÜZE YÖNELMEMİZ GEREKİR

N.K : Bu durumda Türk sineması kendi köklerini nasıl anlatabilir?

İ.K : İran sineması bu şekilde hareket ediyor. Benim gözümde en iyi örnek orası. Tarihi kültürel unsurlarını hiç reddetmiyor. Hepsini zenginlik olarak kabul ediyor. Mesela İran minyatürü aslında İran resmidir. Taziye geleneği var, şiir, destan, musiki, hepsini yine sanatların bir sentezi olan sinemada meczediyor. Ve İran sineması gücünü oradan alıyor. Mesela kendi edebiyatı, bir Hafız Divanını hep yer yer görürsünüz. Onlar problemli değil kültürüyle, bir ön yargıları yok, kendi kültürleriyle barışık bir durumda. Bizim de bunu öğrenmemiz lazım. Kendi kültürel köklerimize yönelip, Osmanlıcayla, eski edebiyat eserleriyle, divan edebiyatının dünyasıyla, hat ile, minyatürlerle biraz hemhal bir hale gelmemiz lazım sanatçı kişiliğimizle.

FİLMLERİMİZDE KÜLTÜRÜMÜZÜ YANSITMIYORUZ; BİZDENLEŞMELİYİZ!

N.K : Gerçekten de bir İran filmini izlediğimiz zaman İran'ı az çok tanıyabiliyoruz kültürel olarak. Ama Türk filmlerine baktığımızda böyle bir şey göremiyoruz. Bizim filmlerimizde tanıtılan Türk kültürü, aslında gerçek manada bizim kültürümüz değil.

İ.K : Güzel bir değini. Doğru, biz onu bir İtalyan toplumunda da görebiliriz, Meksika'da da görebiliriz ya da Almanya'nın bir köşesinde de bunlar yaşanabilir diyoruz. Çünkü biraz işte o filmlerle, o kültür, o edebiyatla beslenmişiz. Ve ortak değerler şeklinde onu algılıyoruz. Bu coğrafyanın toplumunu da o coğrafyanın insanı gibi addediyoruz. Biraz böyle yanlış bir zemine düşülüyor, zannediyorum. O bakımdan biraz bizdenleşmek gerekiyor. Bu demek değil ki darlık, kapalılık, yetersizlik. Hayır, derine giden zengin kültürel değerlerimiz var. Bir medeniyet anlayışımız, temelimiz var. Bence çok çok geniş bir alanımız var. Bunun ayırdına vardıkça aslında fark edecektir bence sanatçı.

GERÇEKLİĞİN ÖTESİNE GEÇMELİYİZ

N.K : "Türk Sineması" kimliği, tanımı artık yapılabilecek hale gelebilecek mi?

İ.K : Saydığım yönetmenlerin o anlamda çabaları var. Biraz daha gerçekliğin ötesine geçmeyi hedefliyorlar. Derviş Zaim diyelim, filmlerinde geleneksel sanatlarımızla sinema dilini nasıl bir araya getirebiliriz, nasıl işleyebiliriz, nasıl bütünleştirebiliriz onun izinde, peşinde bazı çalışmalar ortaya koyuyor. Bunlar önemli.
Gerçek ötesi olan yaklaşımla bu geleneksel sanatlarımızı biraz daha işleyebileceğimiz, kendi orta oyunumuz, gölge oyunumuz, sahne sanatlarımız, hat, minyatür, ebru, tezhip gibi sanatlarımıza eğildiğimizde herhalde başarabiliriz. Mesela destanlarımız. Tarih çok önemli. Bence, bir coğrafyadaki yaşama kültürünü onlarsız düşünmemeliyiz yani. Bu kopukluk sebebiyle bizde o kültürel kırılmalar yaşanıyor maalesef. Tanzimatla başlayan süreç, her zaman söylüyorum ama gerçek de o, ve cumhuriyetle birlikte oluşa gelen başlardaki kültürel kırılma bu günlere getirdi bizi.

SANAT ; BİR ŞEYİ OLDUĞUNDAN FARKLI ORTAYA KOYABİLMEKTİR

N.K : Sinemanın, hatta genel olarak sanatın, toplumun kültürünü, ahlaki yapısını yansıtması gerektiği gibi, biraz evvel değindiğiniz gibi ideal olanı göstermesi de gerekiyor. Ama son zamanlarda yapılan bazı yerli filmlere baktığımızda tam tersi bir durum görüyoruz. Toplumumuzda yeri olmayan bir takım ahlaksız tavır ve tabirler yer alıyor filmlerin içeriğinde. Bu durumu nasıl yorumlarsınız?

İ.K : Yönetmenler her şeyi yapmakta muktedir görüyorlar kendilerini. Bir kere sanatçı tavrını da sorgulamak lazım. Nasıl bir sanatçı tipolojisi aslında önemsenmeli.  Yani her şeye yapmaya hak görecek şekilde mi, yani bu kadar mı dokunulmaz kişilik bu sanatçılık? Dolayısıyla aslında öncelikle insanın kişiliği, varoluşu önemli. Yaratılış sürecinde nerde duruyorsun, yani yeryüzünde nasıl varsın, nasıl dünyaya geldin, niye varsın? İş buralara kadar gidiyor bence. İşin çok ciddi bir felsefi temeli var.  O bakımdan onu anlamlandırdığı ölçüde sanatçı da galiba eserini inşa ediyor.

SANAT DEFOLU BİR HALE DÖNÜŞÜYOR

İ.K : Her şeyi göstermek; sinemanın en büyük zaafı. Bu sanatçıyı da manüpülatif olmaya götürüyor aslında. Bir manüpülasyon ortaya koyuyor. Bir saptırma, çarpıtma. Gerçeklik adına olsa da böyle. Ben inanmıyorum öyle bir gerçekliğe. O zaman sanat yapma. Ben belgesel çekiyorum böyle olduğuna inanıyorum de, ama o da değil. Çünkü bir şeyi aslında marifet, göstermeden gösterebilmek. Ya da konuşmadan, hal ve tavırla ortaya koyabilmek, birebirden ziyade. Asıl maharet orada. Sanatçı kişilik orada ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu kadar gerçekçiliğin albenisine düşünce, inanın o sanat çok büyük yaralar alıyor. Teknik yanınız ne kadar güçlü olursa olsun defolu bir hale dönüşüyor sanat dediğiniz. Onu ne o sanat hak ediyor, ne de seyirci topluluğu hak ediyor. Yani kimsenin hakkı yok bence ve yönetmenin de saygınlığını sorgulatıyor bu sefer diye düşünüyorum.  Tamam, bunların farkında ol ama bunları ortaya koyma, bunları işleme biçiminin değişik olması lazım, eleştirel olmak lazım. Ve hatta eleştirirken de birebir, aynı, hayattaki gerçekliğiyle değil, onu dönüştürerek, çağrıştırarak, yollamalar yaparak,  sembolik bir dille anlatmalı. Ki sanat bu zaten. Bir şeyi olduğundan farklı ortaya koyabilmek.

TİCARİ FİLMLER DUYGUSAL SÖMÜRÜDÜR

N.K : Tarihi filmler, kültürel filmler gibi bu tarz filmlere de "ticari filmler" kategorisi mi açmak lazım?

İ.K : Aslında kimi de bunları sanat filmi adına yapıyor. Kişisel film bunlar deniyor. Hatta çoğu öyle. Ticari filmler tabi şöyle, belden alta vuruyorlar.  Bunlar ticari sinema; gişe yapsın diye. Bu da tabi bir duygusal sömürü. Yani bir tür sinemaya da ticari aygıt olarak bakma zihniyetinin ürünleridir maalesef. Bunun bir kötüye kullanma olduğunu düşünüyorum. Ama sanat adına yapılınca da farklı bir manüpülasyon. Yani orda da o sanat değerlerini tartışmak lazım. Sanat böyle mi olmalı, yani insan ruhunu yükseltmesi beklenen, olgunlaştırması beklenen ve insanı kamil insan olmaya dönük o hayat macerasında böyle mi sanat eserleri önüne çıkarmalı diye sanatçının kendisine sorması gerekiyor.

İHSAN KABİL KİMDİR?

1959 İstanbul doğumlu. Darüşşafaka Lisesi'nde okuduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nden mezun oldu. B.Ü. Sinema Kulübü'nde faaliyetlere katıldı. Gelişim Sinema, Gösteri, Kinema, Ve Sinema... gibi dergilerde tercüme, derleme ve film eleştirileri yayınlandı. ABD'de Ohio State Üniversitesi'nde sinema dalında yüksek lisans yaptı. Bilim ve Sanat Vakfı'nda sinema seminerleri, Ayşe Şasa ile Kanal 7'de film yorumları yaptı. Zaman, İzlenim, Yeni Şafak, Dergâh gibi yayın organlarında sinemayla ilgili yazıları çıktı. Star gazetesindeki köşesinde düzenli olarak yine sinema değerlendirmeleri yapmaktadır. İz Yayınlarından çıkmış Düş, Gerçeklik ve Sinema (İ. Kabil, Ayşe Şasa, S. Yalsızuçanlar) adlı bir de eseri olan Kabil, Küre Yayınlarının çıkardığı Yönetmen Sineması: Derviş Zaim, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz üçlemesi kitaplarının da editörüdür. 2005'te Eurimages'in Türkiye temsilciliğine getirildi ve iki yıl bu görevi sürdürdü. Bir yıl sonra da Avrupa Görüntü-Ses Gözlemevi'nin Türkiye temsilcisi oldu. Bu yıllardan başlayarak, Kazakistan Almatı ve İran Fecr Film Festivallerinde jüri üyeliği yaptı ve başka bazı yabancı festivallere katıldı. TRT'de danışmanlık ve film programcılığı yaptı. Hâlen İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığına bağlı Kültür A.Ş.'de sinema etkinlikleri yöneticisidir.

Nuriye KAYAR'ın Röportajı
kaynak: sehrehaber.com