31 Temmuz 2016 Pazar

Film Yaparak Düşünmek ya da Sinema Nedir?


Sinema nedir? Başlangıçta basit bir soru gibi geldiğinin farkındayım. Ya da sinemayla ilgili yayınlanmış en iyi kitaplardan birinin adı gibi. Kuşkusuz bunların ikisi de doğru.
Sorunun basitliği, bu soruyu sormanın taşıdığı büyük önemi azaltmıyor. Aksine bu soruyu tekrar ve tekrar sormayı basitliği nedeniyle ihmal etmek ya da unutmak, sinemayla izleyiciliğin ötesinde ilişki kuran insanların bu ilişkisini boşluğa düşürecek ölçüde olumsuz yönde etkiliyor. Hatta bazı durumlarda, bir yanılsamanın dışında, imkansızlaştırıyor. Sinemayı kapitalist ilişkiler ağı içinde önemli bir endüstri, salt teknik bir süreç, biçimsel bir gösteri ya da kuru kuruya bir sanat olarak görmeye itiyor. Bu algıların hepsi temellerinde doğruluk payı taşıyor muhakkak. Ama tam da bu nedenle hepsinin de eksiltili veya yanlış olduğu rahatça iddia edilebiliyor. Ya da bazı durumlarda doğru, bazı durumlarda yanlış oldukları. Ama felsefi anlamda ‘doğru’ bir cevap bulmayı bekleyerek soruyu sormak da aynı ölçüde tehlike içeriyor. Kanımca, cevabı bulmayı beklemeden sürekli soruyu sormak, aramayı bulmanın ötesinde merkeze almak, tek geçerli seçenek olarak görünüyor.
Peki madem soruyu bu kadar önemsiyoruz, nasıl soracağız? Basit olanın zorluğu burada bir kere daha karşımıza çıkıyor. Çünkü soruyu sürekli türetme gereksinimi kendini gösteriyor. Fransız marksist felsefeci Alain Badiou, bu türetme işleminin sadece felsefe kapsamında kalmasının çıkmaz sokak olduğunu öne sürüyor. Sanat için düşünmenin felsefeyi de dışlamayan sanatsal üretimle gerçekleşmesi tek çıkar yol olarak görünüyor. Bu durumda, “sinema nedir’ i film yaparak sormak gerekiyor. Kapsamı biraz daha genişleterek, sinema yazarının da yine kendi üretimiyle soruyu türetmesi gerektiği sonucuna ulaşılabiliyor.

Gerici Saldırıya Karşı Nasıl Bir Sinema?
“Sinema nedir?” sorusunun mevcut durumdan yola çıkarak türetilen türevlerinden biri, arabaşlıktaki soru. Kuşkusuz bu soruda, ‘sinema’ kelimesi yerine ‘sanat’ kelimesi de gelebilir. Ama biz şimdilik, özel durumları da gözden kaçırmamak için sinemayı merkeze alarak konuşmaya devam edelim.
Gerici sinema, sadece filmlerin gerici içeriğiyle değil, filmlerin biçmiyle ve üretim, dağıtım, gösterim ilişkileriyle de bu nitelendirmeyi hak ediyor. Bu durum, gerici- tutucu olan mevcut sistemin, yine birden çok mevzide gerici unsurlar içeren sanat anlayışıyla doğrudan alakalı muhakkak. Dolayısıyla bu sanat anlayışına karşı mücadelede de bütünlüklü bir tavır gerekli oluyor. Aynı şekilde, gerici sinemaya karşı mücadelede de, sadece içeriğe odaklanmamak, filmin biçmini, üretim, dağıtım ve gösterim ilişkileri içindeki-karşısındaki duruşunu da göz önüne almak, hatta aynı ölçüde önem atfetmek şart görünüyor.

İçerik-Biçim İlişkisine Tersten Bakmak
Solda duran sanatçıların-sanat izleyicilerinin –bu ikilik de çok önemli başka bir tartışma konusu-, eserlerin içeriğine büyük önem atfederek, biçimsel olarak yetkin ama içerik açısından tatmin edici bulmadıkları ürünlere karşı mesafeli tavır almaları, kuşkusuz bazı haklı gerekçelerden kaynaklanan, ama çoğunlukla yanlış yargılarla sonuçlanan yaygın bir eğilim.

Walter Benjamin, “Üretici Olarak Yazar” başlığıyla yazılı olarak da yayınlanan konuşmasında, tersten bir yaklaşımı dillendiriyor. Konuşmanın alıntılayacağım kısmı, edebiyat ile ilgili, ama kolayca daha genel olarak ‘sanat’ bağlamına, dolayısıyla sinemaya da götürülebiliyor.

“Bir edebiyat eserinde eğilimin politik anlamda doğru olabilmesi için, edebi anlamda da doğru olması gerektiğini göstermek istiyorum. Yani, politik anlamda doğru bir eğilimin, edebi bir eğilim de içerdiği anlamına gelir bu. (…) Her doğru politik eğilimin açık seçik ya da üstü kapalı bir biçimde içerdiği bu edebi eğilimdir bir eserin niteliğini oluşturan, başka bir şey değil. Bu nedenledir ki bir eserin doğru politik eğilimi, onun edebi niteliğini de içerir; çünkü doğru politik eğilim, edebi eğilimi de kapsar.” (Walter Benjamin-Brecht’i Anlamak-Sf. 99-Metis Yayınları)

Temelde sorun, bir dil sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Sinemanın da bir dil olduğunu kabul edersek, bu dili nasıl konuştuğumuz, ne anlattığımız kadar önem teşkil ediyor. Mücadele ettiğimiz anlayışın diline sadık kalarak yapılan bir film, içeriği ne kadar devrimci, ne kadar ilerici olursa olsun, bir noktada çıkmaza sürükleniyor. Oysa, bu kadar yeni bir sanatın dil olanaklarının ne kadar geniş olduğunu kavramaktan çok uzak olduğumuzu düşünmek gerekiyor.

Çekeceğimiz her film, aynı zamanda bir dil arayışı olduğu ölçüde, yerleşik-gerici dile karşı cümleler kurmanın araçlarını aradığı ölçüde önem kazanacaktır. Brecht’in tiyatro çalışmaları, bu konuda iyi bir örnek olarak karşımızda duruyor. Ama konu sinema olduğunda, filmin biçim-içerik ilişkisini doğru kurmak, tek başına yeterli olmaya çok uzak kalıyor.

“Kolektif”Tanımlamasının İçini Doldurmak
Bazı deneysel ürünler dışında, tüm sinema filmleri, kolektif bir emeğin sonucunda ortaya çıkıyor. Solanas ve Getino’nun sınıflandırmasına sadık kalırsak, Hollywood’un ana temsilcisi olduğu ana akım sinema için de, Yeni Dalga’nın somutladığı ‘auteur (yazar) sineması’ için de, ezilen dünyanın dervrimci sinemacılarının gerçekleştirdiği Üçüncü Sinema için de bu durum geçerli. Ama kelimenin Türkçe karşılığı olan ‘ortaklaşa’ kelimesi, farklı düşünceler de çağrıştırıyor. Evet, her film pek çok insanın çalışmasıyla ortaya çıkıyor ama gerçek bir ortaklaşa üretim denemesi, bazı istisnalar dışında sadece üçüncü sinema örneklerinde görülüyor. Devrimci bir sinemanın hedeflerinden birinin, filmin üretim sürecinin ortaklaşalığını örgütlemek olması kaçınılmaz. Sermayenin ilişkilerinden bağımsızlaşabilmek, ancak bu ortaklaşalığı gerçek anlamda kurmakla mümkün olabiliyor. Bu, yönetmenin rolünü devre dışı bırakmadan, ayrıcalığını ortadan kaldırmayı da, izleyiciyle ilişkiyi kurarken filmi yapanların ayrıcalığını ortadan kaldırmayı da içeriyor. En azından, bunun olanaklarını aramayı kapsıyor. Kübalı sinemacı Julio Garcia Espinosa’nın, ‘Mükemmel Olmayan Bir Sinema İçin’ başlığını taşıyan muazzam manifestosunda hayalini kurduğu imkanlar büyük ölçüde elimizde bulunuyor. Film üretmenin araçları ucuzladı ve hemen her eve girebiliyor artık. O zaman şimdi, ‘kolektif’ kavramının içini doldurarak film yapmanın zamanıdır. Çünkü önceki başlıkta dillendirdiğimiz ‘dil arayışı’, ancak sermayenin bağlarından uzak duran bir film üretim sürecinde mümkün olabiliyor.

Ama filmi ortaklaşa emekle ortaya çıkarmak da yeterli değil. Çünkü bir filmin varlığı, ancak izleyicisine ulaştığı noktada bir anlam ifade ediyor. Bu da bizi diğer başlığa, ‘dağıtım ve gösterim’ başlığına götürüyor.

İnternet İçin Film Yapmak
“Film endüstrisi, üç parçalı bir yapıya sahiptir – yapım, dağıtım ve gösterim – fakat parçalar arasındaki güç dağılımı eşit değildir. Yapımcı risk sermayesini artırabilmek için dağıtım garantisine gerek duyar ve bu yüzden film haklarını dağıtımcıya devretmek zorunda kalır. Fakat dağıtımcı bu hakları gösterimciye vermek zorunda kalmaz, çünkü gösterimci sadece kısa dönemli kiralayacağı değişik filmlerin düzenli olarak gelmesine ihtiyaç duyar. Bu yüzden film endüstrisinde güç finansal bir organizasyon olarak dünyanın herhangi bir yerinde konuşlanabilen dağıtımcı şirketin elindedir.”
Yukarıdaki cümleler, ‘Üçüncü Sinema’ hakkında muazzam çalışmalar yapmış olan sinema araştırmacısı Roy Armes’a ait. Bu kısa ama açık özetlemeden de anlaşılabileceği gibi, bağımsız bir sinemadan bahsedebilmek için, dağıtım ilişkileriyle nasıl bir ilişki kurulacağından da bahsetmek gerekiyor. Çünkü kolektif çabayla, biçim ve süre sınırlamalarına kulak asmayan devrimci bir ‘biçim’le üretilen bir filmin, çok istisnai durumlar dışında, mevcut dağıtım ağına girmesi imkansız görünüyor. Bazı ülkelerde, farklı ölçülerde özgürlük içeren dağıtım ve gösterim ağlarından bahsedilebilse de, Türkiye’de cılız denemeler dışında böyle bir ağdan bashetmek maalesef mümkün değil.

Bu yüzden gerçek anlamda bağımsız bir sinema anlayışını benimsemiş sinemacıların, bir yandan örgütlü bir şekilde bağımsız bir dağıtım ve gösterim ağı inşa etme çabasına girmesi, bir yandan da ürettikleri filmleri mevcut olan tüm olanakları kullanarak, ama filme değerini veren unsurlardan feragat etmeden izleyicilerle buluşturmaları gerekiyor. Karşı olduğumuz sinema anlayışının pompaladığı seçkinci algının dışına çıkmak, sadece festivalleri değil, interneti, küçüklü büyüklü çeşitli örgütlenmeleri kullanarak filmleri olabildiğince çok insana ulaştırmak şart görünüyor. Hatta, kimi durumlarda, internet için film yapmak gerekiyor!

Sonuç yerine
Bu kısa yazıda yer alan başlıkların her biri, çok daha kapsamlı incelemelerin, çalışmaların ve tartışmaların konusu olarak önümüzde duruyor. Yazıda bir yerde daha vurguladığımız gibi, sinema çok genç bir sanat. Ama bu genç sanata geç kalmamak, biz üreticiler için en kritik nokta. Bu yüzden, bir yandan sinema ve dünya üzerine düşünüp, okuyup, izleyip tartışırken, bir yandan da film yapmamız gerekiyor. Düşünmeyi ve tartışmayı, düşündürmeyi ve tartıştırmayı, filmlerimize de taşımamız gerekiyor. Kanımca, Türkiye’nin genç sinemacılarının önündeki en temel görev budur.

Onur Doğan
kaynak : bagimsizsinema.org

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Bağımsız Sinema Nedir?

"Bağımsız Sinema" kavramı ortaya çıkageldiğinden beri değişik tanımlarla anıldı. Hollywood karşıtlığından doğmuştur, politik olmalıdır, az bütçeyle çekilmelidir...vb. pek çok fikir ortaya atıldı. Teknik anlamda "Bağımsız Sinema" yönetmen, senarist veya oyuncuların; yapımcı şirket ve/veya herhangi bir dış etkenin yaptırımlarına maruz kalmadığı, ekonomik açıdan var olan dünya sinema endüstri çarkının dışında kalabilmeyi başarmış, içerik ve bütçe açısından bağımsız olan filmleri genelleyen bir kavramdır.

Bağımsız Sinemanın Tarihi
Sinema endüstrisinde "bağımsız" kelimesi ilk olarak 1908 yılında telaffuz edilmiştir. Sektörde tekeli elinde bulunduran ve Thomas Edison'ın öncülüğünde bir araya gelen büyük film yapım ve dağıtım şirketleri, "Edison Yatırım Ortaklığı" adında bir birlik oluştururlar. Bu birliğe katılmayı reddeden ve birliğe katılması reddedilen yapım şirketleri "bağımsız" olarak tanımlanmıştır. Doğu kıyısındaki büyük film şirketlerinden ve teknolojisini kimseyle paylaşmayan Thomas Edison'dan kaçan bu "bağımsız" film şirketleri mütevazı stüdyolarda filmler yapmak için küçük bir batı kasabası olan Hollywood'a giderler. İronik değil mi?

hollywoodland
Zamanla Hollywood'da yeni bir yapım, dağıtım ve gösterim sistemi kurulur. Bu sistem kısa sürede "Edison Yatırım Ortaklığı"na karşı etkili bir alternatif olur. 1930'ların ortasında bu sistemi kullanan beş büyük şirket 20th Century Fox, Metro-Goldwyn-Mayer, Paramount Pictures, RKO Pictures, ve Warner Bros'dur. Bu şirketleri takip eden Columbia Pictures, United Artists, and Universal Studios da endüstride yerini almıştır.

Hal böyle olunca bazı film yapımcıları bir kez daha "bağımsız" adı altında harekete geçerler. Amerikan sessiz sinemasının önde gelen temsilcileri Mary Pickford, Charles Chaplin, Douglas Fairbanks ve D. W. Griffith, 5 Şubat 1919 yılında bir araya gelerek Amerika'nın ilk bağımsız film şirketi olan United Artists'i kurar. 1941 yılında United Artists şirketi, Charlie Chaplin, Walt Disney Orson Welles, Samuel Goldwyn, David O. Selznick başta olmak üzere bir grup sinemacının da üyesi olduğu Bağımsız Film Yapımcıları Topluluğu'nu kurar. Bu topluluk, stüdyo sistemi tarafından kontrol edilen endüstrideki bağımsız film yapımcılarının haklarının korunmasını amaçlar.

Günümüzde Bağımsız Sinema
Yüksek teknolojiye sahip dijital film ekipmanlarının uygun fiyatlarla elde edilmesi bağımsız sinemacıların büyük stüdyolara olan bağımlılığını ortadan kaldırmıştır. Teknoloji maliyetlerinin düşmesi binlerce küçük film şirketinin tıpkı büyük film stüdyoları gibi filmler yapmasını mümkün hale getirmiştir. Yalnız film çekimi değil, yapım sonrası sürecin de kolaylaştığı günümüzde bağımsız sinemanın popülaritesi son 15 senede artmıştır.

Bağımsız sinemanın bu denli yaygınlaşması sayesinde Reservoir Dogs, Little Miss Sunshine, Juno, Moon... gibi eleştirmenlerin ve izleyicilerin sevgisini kazanmış pek çok film çekilebilir ve izlenebilir hale gelmiştir. Bu filmlerin izlenebilir olmasındaki en büyük etken şüphesiz film festivalleridir. Özellikle Robert Redford'un öncülüğünde başlatılan Sundance Film Festivali bağımsız sinemacıların filmlerini gösterebileceği bir platform olmuştur. Sundance'in yanı sıra Avrupa Bağımsız Film Festivali, NYC Bağımsız Film Festivali BFI Film Festival gibi pek çok festivalde binlerce farklı bağımsız film stüdyolarında çekilen filmler izleyicilerle buluşmaktadır. Ülkemizde de 2002 senesinden bu yana !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali bağımsız filmleri Türk izleyicisiyle buluşturmaktadır.

John Cassavetes: Bağımsız Sinemanın Babası
"Bağımsız" kelimesi her ne kadar 1900'lü yıllarda literatüre girmiş olsa da, "Amerikan Bağımsız Sinema"sına kimlik kazandıran kişi John Cassavetes idir. "Shadows", "Faces, "A Woman Under the Influence" ve "The Killing of a Chinese Bookie" ve "Opening Night" başta olmak üzere tüm filmlerini büyük Hollywood stüdyolarından bağımsız çeken yönetmen, yönetmenlik kariyeri boyunca büyük sinema endüstrisinin dışında kalmayı başarmıştır. Hatta Cassavetes'in ilk filmi "Shadows"un çekimi hikayesi de bu açıdan bir hayli enteresandır. Başrolünde oynadığı "Edge of the City" filminin tanıtımı için Jean Shepherd'ın radyo programına konuk olan Cassavetes, programda sorulan bir soru üzerine filmin yönetmeni Martin Ritt'ten daha iyi bir iş çıkarabileceğini söyler. Cassavetes bu iddiasını bir adım ileri götürerek radyoyu dinleyen herkesten çekeceği ilk film için 1$ ister.

john cassavetes
İlginçtir ki dinleyiciler bu programdan sonra radyoya toplamda 2.000$ gönderirler. Arkadaşları Hedda Hopper, William Wyler, Joshua Logan, Robert Rossen, José Quintero'dan ve menajeri Charlie Feldman'dan da destek alan Cassavetes, toplamda 40.000$ bütçe ile "Shadows"un çekimlerine başlar. Alman görüntü yönetmeni Erich Kullmar dışında tüm ekibin tecrübesiz olduğu film daha sonra Amerikan bağımsız sinemasının doğumunda dönüm noktası olarak tanımlanır. John Cassavetes'in filmin çekilmesi için radyoya para gönderen dinleyicilere olan minnettarlığını göstermesi için seçtiği yol da çok hoştur. Yönetmen, filmin açılış ekranında radyo dinleyicilerini kastederek "Jean Shepherd'ın Gece İnsanları Sunar" yazdırır. Bu filmden sonraki yönetmenlik kariyerinde de "bağımsız" duruşunu koruyan John Cassavetes 1960'lardan günümüze kadar pek çok sinemacıyı da etkilemiştir.

Bağımsız Sinema Örnekleri

Zamani Barayé Masti Asbha (Sarhoş Atlar Zamanı)
Bahman Ghobadi, Sarhoş Atlar Zamanı filminin çekimleri sırasında yapımcısının vaad ettiği parayı yatırmaması sonucu filmi tamamlamakta zorlanır. Yarı yolda bırakılan yönetmen bazı eşyalarını satmak köydeki herkesten borç istemek zorunda kalır ve filmi ancak bu şekilde bitirir.

Clerks (Tezgahtarlar)
Kevin Smith, Clerks filmini çekebilmek için çok sevdiği “Spider Man” koleksiyonunu satar, kendi adına 10 tane kredi kartı çıkartır ve çalıştığı yerde aldığı maaşları biriktirir. 27,500$’lık bütçeyle çekilen filmin mekanı olarak ise Kevin Smith’in çalıştığı yer olan Quick Stop kullanılır. Patronunun ancak geceleri çekim yapmaya izin vermesinden ötürü, gece-gündüz anlaşılmasın diye film siyah-beyaz formatta çekilir.

kevin smith clerks
Bu kadar borç altına girerek çekilen “Clerks” Kevin Smith’i hayal kırıklığına uğratmamış, mütevazi bir hayran kitlesi oluşturmuştur. Hatta filmden elde ettiği gelirle “Spider Man” koleksiyonunu bile geri almış, ama yine de şunu söylemeden edememiştir: “Aslında bu şekilde film çekmek bizim çok da önerdiğimiz bir yöntem değildir. Eğer filminiz başarıya ulaşmazsa, hayatınızın geri kalanı boyunca kendinizi ciddi bir borç altına sokabilirsiniz. Fakat diğer yandan biz “kendi filmimizi” çekebilmek için buna göz yumduk. Siz de senaryonuzun aynı şekilde su geçirmez olduğundan emin olmalısınız ”

Pi
Yönetmen Darren Aronofsky, filmin çekimlerine başladıktan sonra filmi bitirmek için yeterli miktarda bütçelerinin olmadığını farkeder. Daha sonra ortak yapımcısı Scott Franklin ona ilginç bir öneride bulunur: “Tanıdığı herkesten 100$ istemek” Aronofsky’nin aklına yatan bu fikir kısa zamanda meyvesini verir ve filmi tamamalamak için gerekli olan 60,000$ toplanır ve Pi’nin çekimleri tamamlanır.

Diğer yandan bağımsız olmayan filmlere de örnek verelim.

The Fountain
“Pi”nin ve “Requiem For A Dream”in başarısından sonra “Warner Bros Pictures”ın dikkatini çeken yönetmen Darren Aronofsky, 100 milyon $ değerinde bir bütçeyle “Fountain”ın çekimlerine başlar. Kısa zamanda gişe kaygısı kendini gösterir ve “Warner Bros Pictures” filmi iş yapmaz ve senaryosunu çok karşık bulduğunu söylerek bütçeyi azaltmaya karar verir. Oyuncuların ayrılması, senaryoya müdahele edilmeye çalışılması ve Darren Aronofsky ile Warner Bros yöneticilerinin arasındaki anlaşmazlık sonucu film çekimleri 4 yıl kadar ertelenir.
Ne pahasına olursa olsun bu filmi çekmek isteyen Darren Aronofsky, Warner Bros yöneticilerine kafa tutar ve yapılan pazarlıklar sonunda kazanan taraf olur(ne kadar kazanmış olduğu da tartışılır tabi) ve filmin çekimleri 2006 yılında tamamlanır.

the fountain Özetle bağımsız sinema, sinemacının hiçbir dış baskı altında kalmadan özgür bir şekilde eserler ortaya çıkarmasını mümkün kılan bir akım olarak varlığını sürdürmektedir. Bu makaleyle başlayan yazı dizisinde dikkate değer bağımsız filmleri tanıtmayı amaçlıyorum. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
Bol bağımsız sinemalı günler diliyorum.

Gamze ÇAKAN
gamzecakan@gmail.com
kaynak : medyacuvali.com


5 Ocak 2016 Salı

Los Angeles Türk Film Festivali'nin Finalistleri Belli Oldu

Los Angeles Türk Film Festivali'nin kısa film yarışmasının 10 finalisti belirlendi.

Los Angeles Türk Film Festivali'nin Finalistleri Belli Oldu


Los Angeles Türk Film Festivali'nin kısa film yarışmasının adayları belli oldu.

Festivalin Genel Koordinatörü Mehmet Güngören tarafından yapılan açıklamaya göre, yarışmanın 10 finalisti, ünlü film eleştirmeni ve LACMA Film Independent serisi küratörü Elvis Mitchell tarafından belirlendi.

Yarışmaya başvuran 312 film arasından seçilen filmler, Hollywood'un tarihi sineması Egyptian Theater'da sanatseverlerle buluşacak.

Festivalde, Buğra Uğur Sofu "Durak", Cüneyt Karakuş "Suret", Emre Kayış "Çevirmen", Gökalp Gönen "Altın Vuruş", Gülistan Acet "Güneh", Hakan Hücum "Büst", Memed Aksoy "Panfilo", Miraç Atabey "Noga", Onur Yiğit "Yuva", Zeynep Koçak ise "Tik Tak" filmleriyle yarışacak.

Bu yıl dördüncüsü düzenlenecek festival, 9-13 Mart arasında gerçekleştirilecek.

Festival, kısa film yarışması dışında, film gösterimleri ve söyleşilerle Türk sinemasını Amerika'da tanıtmayı amaçlıyor.

Geçtiğimiz yıllarda Derviş Zaim, Semih Kaplanoğlu ve Reha Erdem'in başkanlığını yaptığı jüride bu sene yer alacak olan isimler şubat ayında açıklanacak.

kaynak : haberler.com

Pembe Hayat KuirFest'ten Kısa Film Yarışması!

Pembe Hayat KuirFest, beşinci yaşını programına kattığı yeniliklerle kutluyor.

Bu yıl 5.si düzenlenen Pembe Hayat KuirFest kapsamında bu yıl ilk kez bir kısa film yarışması yer alıyor. Yarışma kapsamında İsveç, Tayland, Kanada gibi uzak ülkelerden kısalar izleyici karşısına çıkacak.

Jürisinde, senarist ve yönetmen Ümit Ünal, Oslo/Fusion Uluslararası Film Festivali’nin yönetmeni Bard Ydén ve Altyazı yayın kurulu üyesi, sinema yazarı Gözde Onaran'ın yer aldığı yarışmanın birincisine para ödülü verilirken, aynı zamanda kazanan filmin yönetmenine, Cannes Film Festivali veya Berlin Film Festivali’ne katılma imkânı da sunuluyor. Festival filmlerinin konu yelpazesinde cinsiyet karmaşasından ergenlik çağına, hayatın tanıdığı ikinci şanslardan engellilerin yaşadığı zorluklara kadar pek çok farklı tema bulunuyor.

Yarışmada yer alan 12 film ise şöyle;


  •  09:55 - 11:05, Ingrid Ekman, Bergsgatan 4b (2015), Yön: Cristine Berglund & Sophie Vukovic
  • Ayın Muayyen Günü / Wannan Kong Duen (2014), Yön: Jirassaya Wongsutin
  • Aziz Christobal / San Cristóbal (2015), Yön: Omar Zúñiga Hidalgo
  • Bir Öğleden Sonra / En Eftermiddag (2014), Yön: Søren Green
  • Delik / Hole (2014), Yön: Martin Edralin
  • Fori / phoria (2015), Yön: Forrest Lotterhos
  • Geçen Zaman / Det bor inga bögar i Bollebygd (2015), Yön: Mikael Bundsen
  • Kim Olursa / A Qui La Faute (2015), Yön: Anne-Claire Jaulin
  • Kod Akademi / Code Academy (2014), Yön: Nisha Ganatra
  • Kusursuz Gelecek / The Future Perfect (2015), Yön: Nick Citton
  • Sahil Havası / La Meteos des Plages (2014), Yön: Aude Léa Rapin
  • Vintage Porn - Bölüm I / Vintage Porn - Part I (2014), Yön: Emre Busse & Burak Erkil


kaynak : beyazperde.com