Film eleştirileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film eleştirileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2015 Salı

Insurgent ve Sosyal Bilimkurgu Üzerine

Sosyal bilimkurgu türü dikkatle incelenmesi gereken bir alt tür. Çünkü onun önemli örneklerinden biriyle karşı karşıyayız. Elbette sosyolojik, felsefi vb. değerlendirmelerde bulunmak bilimkurgunun doğasında var, neredeyse her bilimkurgu eserinde bunu görebiliriz. Fakat sosyal bilimkurgu başlı başına bir alt tür olarak hiç ortaya çıkmamıştı. Bilimkurgu edebiyatında bu alt türün çok çarpıcı örnekleri var. Fakat şimdi bu alt tür kendi kimliğine kavuşuyor, zenginleşiyor kendi kitlesini yaratıyor.

Sosyal bilimkurgu, katı bilimkurguyla birlikte en eski iki alt türden biridir. Katı bilimkurgu, bilimkurgunun kelime anlamına sadık kalmaya çalışır ve olabildiğince bilimsel kurgular üretmeye çalışır. Bu türde yapılmış birkaç filmi 7. Yıl Şenliklerimiz kapsamında ele almıştım. Buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Katı bilimkurgu, referanslarını pozitif bilimlerden alıyor. Sosyal bilimkurguysa sosyal bilimlerden, tarihten ve gündelik hayattan alıyor. Örneğin, Jules Verne bir katı bilimkurgu yazarı olarak eserlerini kaleme almadan önce dönemin bilimsel bilgisi dahilinde araştırmalar yapardı. H.G. Wells ise bilim yönünden çok, yarattığı dünyaların sosyolojik boyutuyla ilgilenirdi.

Her ne kadar başlıca bir tür olarak tanımlanmasa da(ki hala tanımlanabilmiş değil) 20. yüzyılda sayısız sosyal bilimkurgu eseri kaleme alınmış, bazıları sinemaya da uyarlanmıştır. George Orwell’in 1984’ü, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı, Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i gibi distopik eserler sosyal bilimkurgu olarak tanımlanabilir. Hatta bu türün bazı eserleri yasaklara bile maruz kalmıştır. Hazal Çamur’un bu konudaki dosyasını okumak için buraya tıklayınız. Bilimkurgunun neredeyse bütün büyük üstatları sosyal bilimkurgu yazmıştır. Isaac Asimov, Stanislav Lem, Philip K. Dick gibi yazarların bazı eserleri sosyolojik ve felsefi tartışmalarla doludur. Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler adlı eseri bu türün başyapıtlarından. Aslında pek çok eseri benzer nitelikte.

Bilimkurgu bizim toplumumuzda yaratılan izlenimin aksine gerçeklikten kopuk değildir. O, gerçek dünyayı kendi tarzında anlatır ve dünyada yaşanan her şeyden etkilenir. Orwell ve Bradbury, İkinci Dünya Savaşından ve öncesindeki totaliter rejimlerden esinlenmişlerdi. Huxley ise bambaşka bir yönden bakarak kapitalist kültürün insanlığı nereye götüreceğini hayal etmişti. Lem, Soğuk Savaşın ve nükleer savaş tehlikesinin gergin ortamını yaşamıştı.

Bilimkurgu, zaman içinde kendi alt türlerini yarattı. Siberpunk, steampunk, uzay operası, post-apokaliptik gibi farklı alt türler doğdu. Sinemada Bilimkurgu Alt Türleri adlı dosyamız için buraya tıklayın. Sosyal bilimkurgu bunlarla hep iç içeydi. Sosyal bilimkurgu genellikle distopik steampunk veya post-apokaliptik alt türleriyle iç içe geçti. Sosyal bilimkurgu, Yıldız Savaşları’yla birlikte uzay operasına karıştı. Orijinal seride galaktik imparatorluğa karşı direnişin öyküsünü izlerken daha sonraki üç filmde galaktik cumhuriyetin totaliter bir imparatorluğa nasıl dönüştüğünü izledik. Bu süreç tarihteki bazı süreçlere ciddi şekilde benziyor. Gattaca ise hem katı hem de sosyal bilimkurgunun başarılı bir örneği. Zamana Karşı(In Time) ise ekonomi teorisinde ders niteliğinde.

Fantazyada da benzer eserler olduğunu bilmekle birlikte, biraz yabancısı olmam nedeniyle ayrıntılarına giremiyorum. Aklıma sadece Game of Thrones geliyor.

Günümüzdeyse farklı tipte bir sosyal bilimkurgu var. Gerçek dünyaya atıf yapmayan, tamamen farklı bir dünya tasarlayan, daha çok toplum mühendisliğine yönelen bir tür.

Bu tür, genellikle post-apokaliptik olmakta, fakat geçmiş fazla irdelenmemekte, okuyucuya/izleyiciye anlatılmamakta. Böylece okur, gerçek yaşamdan koparılıp eserin içindeki evrene daha hızlı girmekte. Tarihteki olaylar bu türde atıf konusu değil, daha çok hikayeyi zenginleştirmek için kullanılan araçlardır. Burada asıl amaç, mesaj verme değil, bir toplumsal düzen yaratmak ve yıkmaktır. Yazar, bir sistem inşa eder ve serüveni başlatır ve adım adım o sistemin çöküşünü hazırlar. Asimov da kendi kuramlarını eserleriyle sınamıştı ama iki önemli fark var:

Burada söz konusu olan bir fikir değil, hayali bir toplumsal düzendir.
Asimov, fikirlerini eserleriyle sınama amacındayken bu yeni türde böyle bir amaç yok. Düzenin yıkılışının tohumları eserin en başından içine yerleştirilmiştir. Eser boyunca gördüğümüz şey, tohumun filizlenmesidir.
Suzanne Collins, Açlık Oyunları serisinde tam olarak bunu yapmıştı. Panem adında bir devlet vardır. Onun dışındaki dünyada kimse var mıdır bilinmez. Hikaye için önem arz etmez. Ne olmuş da böyle olmuştur, bu konudaki bilgilerimiz yok denecek kadar sınırlıdır. Fakat sonrasında neler olduğunu biliyoruz. Zaman içinde devleti oluşturan 13 mıntıka, başkente savaş açmış ama kaybetmiştir. Mıntıkalardan birinin yok edildiği düşünülmektedir. Diğer 12 mıntıkaysa boyun eğmiştir ve bu yenilgiyi unutmamaları için her yıl iki çocuğu ölümle sonuçlanacak oyunlara haraç vermeye zorlanmaktadır. Başkentteyse zenginliği, çığırından çıkmış tüketim kültürünü ve ahlaki çöküntüyü görürüz. Öykü devam ettikçe sistemin ayrıntılarını öğrenir ve yeşeren isyana şahit oluruz.

Bu bilimkurgu türünü alışılagelmiş post-apokaliptik türünden ayıran bir başka özelliği de kıyametin teknolojik olmamasıdır. Sadece insan nüfusu azalmış, uygarlık yıkılmış, tarih unutulmuş ve az sayıdaki insan distopik bir düzene mahkum olmuştur ama teknoloji yerli yerindedir. Öyküdeki bilimkurgusal havayı güçlendirmek için mümkün olduğunca bilim ve teknoloji serpiştirilir ama bunlar çevresel unsurlardır. Öykünün merkezinde doğrudan yer etmezler.

Diğer bir örnek de The Maze Runner(Labirent Koşucusu). Bu da temelde post-apokaliptik niteliktedir. Burada dikkat çeken şey, labirentin ölümcül bir psikolojik ve sosyolojik deney olmasıdır.

Bir başka ayrıntı da hikayenin merkezindeki karakterlerin genellikle ergenlik döneminin ortasında veya sonunda olmasıdır. Bunun bence en büyük nedeni bu türün sektörel nedenlerle gençlere yönelik bir bestseller türü olarak doğması. Fakat bu sınır aşıldı ve çok daha ciddi bir türü ortaya çıkararak, gelişmekte olan modern bilimkurgunun alt türlerinden birine dönüştü. Sinema yapımcıları da buradaki potansiyeli görüp, eserleri birer birer sinemaya uyarlamaya başladılar. Üstelik sosyal bilimkurgular yapısı itibariyle uyarlamada daha az maliyetli oluyorlar.

Şimdi gelelim bu türün en yetkin örneklerinden birine: Veronica Roth’un kaleme aldığı ve Türkiye’de Artemis Yayınları’nın yayımladığı Divergent (Uyumsuz) serisinin ikinci bölümü Insurgent (Kuralsız) sinema uyarlamasıyla karşımızda (nihayet konuya gelebildim). Bu eser, yukarıda sözünü ettiğim yeni sosyal bilimkurgunun bütün karakteristik özelliklerini taşıyor.

Serinin ilk bölümü Divergent’dan başlayarak konuya göz atalım. İlk filmde öğrendiklerimiz: Mekanımız, uzak bir gelecekteki Chicago şehridir. Dünyanın çok büyük, uzun ve yıkıcı bir savaştan çıkmasından sonra insanlığın kalanı bu şehirde toplanmış, şehri bir duvarla çevirerek dışarıdaki zehirli çevreden korumaya başlamıştır. Barışın kalıcı olması için kusursuz olduğu varsayılan yeni bir düzen kurulmuştur. Toplum beş gruba bölünmüştür:

Fedakarlık: Bu gruptakiler özverili insanlardır ve herkese yardımcı olmaya çalışırlar. Yönetimi de onlar üstlenmiştir.
Zeka: Bütün bilimsel araştırmalar ve teknolojik gelişmeler bu gruptan sorulur.
Dostluk: En barışçıl gruptur. Güleryüzlü insanlardır ve her türlü şiddetin karşısındadırlar. Tarımla ilgilenirler ve böylece tüm toplumu beslerler.
Cesaret: Adı üstünde korkusuz ve atak insanlardır. Güvenlik gücünü oluştururlar.
Dürüstlük: Asla yalan söylemezler, bazı kamu görevlerini de üstlenirler.
Bunların dışında bir de fraksiyonsuz kalanlar vardır. Herhangi bir nedenden ötürü fraksiyonunu terk eden veya fraksiyonundan kovulan insanlar sokaklarda başıboş ve yoksul bir yaşam sürmek zorundadır.

16 yaşına gelen her birey, bir takım deneylerden geçtikten sonra kendisinin ruhen hangi fraksiyona ait olduğunu öğrenir ama seçim günü tercih kendisine aittir. Bir de uyumsuzlar vardır. Bu kişiler hiçbir fraksiyona uymazlar ve sistem tarafından tehdit olarak algılanırlar.

Hikayemiz bu düzenin kuruluşundan 200 yıl sonrasında başlıyor. Fedakarlık üyesi bir ailenin çocuğu olan Tris (Shailene Woodley) fraksiyonunu seçeceği yaşa gelmiştir. Testlerde kendisinin bir uyumsuz olduğu ortaya çıkar ama haklı olarak bunu saklar. Seçim günüyse ailesinden ayrılıp Cesaret’e katılır. Zor simülasyonları bir uyumsuz olması sayesinde atlatması uyumsuzluğunun ortaya çıkma riskini doğurur. Bu konuda ona yardım eden kişi Dört(Theo James)’tür. Ondan simülasyonları bir uyumsuz gibi değil de bir cesur gibi geçmeyi öğrenirken gitgide yakınlaşacaklar, bu arada Zeka’nın lideri Jeanine(Kate Winslet)’nin Cesaret’in bir kısmı ile birlikte Fedakarlık’a karşı şeytani planını öğrenecekler ve durdurmaya çalışacaklar. İlk bölümü böyle özetleyebiliriz.

İkinci bölüm olan Kuralsız’da, Fedakarlık’a yapılan saldırının suçunun uyumsuzların üstüne atıldığını ve böylece toplumu baskı altına alacak yeni adımlara haklılık kazandırıldığını görüyoruz. Gerek sinema, edebiyat ve tiyatroda, gerekse gerçek yaşamda ve tarihte çok sık rastlanılan bir yöntem. İşe de yarıyor. Bu arada Tris ve Dört, Dostluk’a sığınmışlardır. Jeanine’den kurtulmak için planlar yapmaktadırlar. Onların hikayesi üstünden fraksiyon sisteminin gitgide güçten düştüğünü ve çöküşün eşiğine geldiğini görüyoruz. Mevcut fraksiyonlar arasındaki gerilimler arttığı gibi, fraksiyonsuzların ve uyumsuzların sayısı iyice artmıştır ve bir devrim hazırlığı başlamıştır.

Buna karşılık Jeanine de boş durmamaktadır. Fedakarlık’a saldırmasının bir başka nedeni de 200 yıl önce Fedakarlık’a emanet edilen ve düzenin kurucularından bir mesaj içerdiği düşünülen kutuyu ele geçirmektir ki bunu zaten başarmıştır. Fakat kutuyu açabilmek için tamamen uyumsuz birine ihtiyacı vardır. Bu da bilin bakalım kim oluyor?

Uyumsuz ve devamı Kuralsız, pek çok yönüyle iyi düzenlenmiş bir dünyaya ve öyküye sahip. Bu yüzden bu seriyi çok sevdim. Fakat elbette aksaklıkları var. Birincisi, daha ciddi olacak bir eser, bir gençlik filmi havasında kurgulanmış. Bu da eseri ciddiyetten biraz uzaklaştırmış. İkincisi, oyuncuların performansı vasat. Kate Winslet dışında hiç kimse rolünün hakkını vermiyor. Özellikle Tris bana hiç de 16(hadi sizin hatırınıza 17 olsun) yaşındaki biri görünmedi. Filmi izlerken kendimi onun bir ergen olduğuna inandırmak için çok çabaladım.

İlk filmin yönetmeni Neil Burger’ın da, bu filmin yönetmeni Robert Schwentke’nin de yetersiz kaldığını düşünüyorum. Umarım üçüncü filmde biraz daha işinin ehli bir yönetmen tercih edilir.

Filmin sonu benim merakımı uyandırmayı kısmen başardı. Biraz da üçüncü filmin daha iyi olacağını düşünerek beklemeye başladım. Umarım şu güzel toplum kurgusu hak ettiği şekilde işlenir.


Yönetmen : Robert Schwentke
Yapım Yılı : 2015 - ABD
Senaryo : Brian Duffield, Akiva Goldsman, Mark Bomback
Görüntü Yönetmeni : Florian Ballhaus
Yapımcı : Tina Anderson, Neil Burger
Müzik : Joseph Trapanese
Süre : 1 saat 59 dakika
IMDB Puanı : 7/10
Çıkış Tarihi : 20 Mart 2015 (Türkiye)


kaynak : kayiprihtim.org

4 Nisan 2014 Cuma

Büyük Tufan sinemada!

Russell Crowe'un heyecanla beklenen filmi Türkiye'de...

4 Nisan'da vizyona dokuz yeni film giriyor. Bu filmler arasından en çok öne çıkan ise bazı ülkelerde sansürlenen Russell Crowe'un filmi "Nuh: Büyük Tufan/Noah..."

Haftanın merakla beklenen filmi "Nuh: Büyük Tufan/Noah", bugün (4 Nisan Cuma) seyirciyle buluştu. Cesaret, fedakarlık, umut ve kurtuluşun ilham veren hikayesini anlatan filmi, 1998 yılında çektiği "Pi" filmiyle Sundance Film Festivali`nde "En İyi Yönetmen Ödülü"nü kazanan Darren Aronofsky yönetti.

Hz. Nuh`u, "Gladyatör" filmindeki performansıyla "En İyi Erkek Oyuncu" Oscar`ı kazanan Russell Crowe`un canlandırdığı filmde, Emma Watson, Logan Lerman ile Jennifer Connely kamera karşısına geçti. Kutsal kitaplarda da geçen Nuh tufanını konu alan film, 130 milyon dolarlık bütçeyle çekildi.

Filmin yönetmeni ve yapımcısı ile yapılan kısa röportajda, Peygamber Nuh'a gereken saygının gösterildiği belirtilirken, film için çok heyecanlı olduklarını belirttiler. Nuh: Büyük Tufan filmi 4 Nisan Cuma gününden itibaren vizyonda olacak.

Kabil'in soyundan gelen insanoğlu, kuşaklardır Yaradan'ın çizdiği iyilik yolundan sapmış, dünyanın tüm güzelliklerini ve nimetlerini sonuna kadar emip tüketerek yeryüzünü yaşanmaz hale getirmiştir. Dahası bir parça et için her türlü ahlaksızlık, hırsızlık, cinayet ve kaos normal hale gelmiştir. İnsanlığın bu sefil hali karşısında Nuh rüyasında, Yaradan'ın kendisini yaşanacak büyük bir tufana karşı uyardığını görür. Yaradan ondan büyük bir gemi inşa etmesini ve yeryüzünde yaşayan tüm hayvan cinslerinden bir çift almasını emreder. Bu gemi aynı zamanda ailesinin de tek kurtuluşu olacaktır. Tufanın yaklaşmakta olduğunu öğrenen sapkın insanoğlu ise geminin içine girmek için Nuh'a karşı saldırıya geçecektir....

Nuh: Büyük Tufan'a sansür

BBC’de yayımlanan habere göre, Nuh filmi Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Bahreyn’de İslami değerlere uygun olmayışı sebebiyle yasaklandı. Bir peygamberin yüzünü gösterecek biçimde çekimlerin yapılmasını kınayan ülkeler, filmin yönetmeni ve başrol oyuncularına da tepkili.

Associated Press’ten Al-Leem ile görüşen BBC yetkilisi, Al-Leem’in kendisine “dini değerlere saygı gösterilmeli ve filmlerde bu tür unsurlar kullanılmamalı, inançlı insanların hislerini bir nevi provoke etmiş oldular “ dediğini paylaştı.

Rekor bir bütçe ile çekilen filmin Amerika gösteriminde de olumsuz tepkiler aldığı bildirildi. Muhafazakar Hristiyanlar tarafından da eleştirilen filmde, bir peygamberin hayatı ile ilgili sanatsal bir anlatım olamayacağı, gerçeği yansıtamayacağı için filmin gösteriminin yasaklanması talep edildi.

Filmin yönetmeni Darren Aronofsky ise, katıldığı bir panelde “Filmin görüntüleri harika ve güzel bir iş çıkardık. Filmi izleyenler, izlediklerinde olağanüstü bu hikayeye tanıklık etmiş olacaklar” diye eleştirilere yanıt verdi.

Endonezya’da da sansür kurulu tarafından yapılan toplantı sonucunda, bir peygamberin tasvir edilişinin İslam’a aykırı olduğu gerekçesiyle filmin gösterime girmeyeceği açıklandı.

Russell Crowe: Film de Twitter gibi yasaklanırsa deli olurum

Filmin başrol oyuncusu Russell Crowe, geçtiğimiz günlerde Twitter hesabından yayınladığı mesajda “Umarım Türkiyeli dostlar ’Noah’ı seyredebilir. Film de Twitter gibi yasaklanırsa deli olurum. İfade özgürlüğünü sınırlamak… nereye kadar?” demişti.

Öte yandan Türkiye'de Lars von Trier’in ‘Nymphomaniac’ adlı filmin gösterime girmesi seks sahneleri nedeniyle sakıncalı bulunarak yasaklanmıştı.

FİLM, DOĞU ANADOLU BÖLGESİ'NE TURİST YAĞDIRACAK

Başrolünü aktör Russell Crowe’un oynadığı ’Noah, Nuh Büyük Tufan' filminin Doğu Anadolu Bölgesi’ni turist akınına uğratacağı iddia edildi.

Avrupa ve Güney Amerika ülkelerinde bu hafta sinemalarda vizyona giren filme ilgi büyük oldu. Avrupalıların, ’Büyük Tufan’ın’ olduğu toprakları görmek için daha şimdiden rezervasyonlarını yaptırmaya başladığı belirtildi. Başta İspanya olmak üzere özellikle Latin Amerika ülkeleri de bölgeye televizyon ekiplerini göndererek halkla röportajlar yapmaya başladı. Özellikle Van ve Doğubeyazıt kentlerinin tanıtıldığı Nuh’un gemisinin toprakları adlı programların halkın bu bölgeyi tanımasında önemli rol oynayacağı ifade edildi.İspanya’nın en önemli gazetelerinden El Mundo ise Arafat Dağı’nı ziyaret edin başlıkla tam sayfa röportaj ve haber yayınladı. Gazete, Doğubeyazıt kentinin tarihi yerlerini tanıtırken bölgeyi ziyaret edecek İspanyolların da unutulmayacak bir yolculuğa çıkacağını duyurdu.ABD’de geçtiğimiz hafta vizyona giren, "Nuh: Büyük Tufan" filmi, ilk haftayı sadece Amerika ve Kanada’da 44 milyon dolarlık gişe ile kapatmış ve sinamaseverler tarafından büyük ilgiyle karşılanmıştı.

kaynak: haberturk.com

22 Mart 2014 Cumartesi

İşkence üzerine bir siyasal film

Mavi Ring


Yönetmen: Ömer Levendoğlu

Senaryo: Bayram Balcı, Ö. Levendoğlu

 Görüntü: Lefteris Agapoulakis

 Müzik: Serhat Bostancı, Orçun Yıldırım

Oyuncular: Ezgi Çelik, Kemal Ulusoy, Sezgin Cengiz, Nazmi Kırık, Mirza Metin, Şerif Şahiner, Volkan Yıldız, Mehmet Aşkın, Bilal Bulut/ Fer Film yapımı.



Bir kapalı mekan filmi. Ama gerçekten kapalı!.. O günlerde kapanan Eskişehir cezaevinde açlık grevi yapan bir grup Kürt militanın, hücrelere ayrılmış bir ağır vasıta ile Aydın’a nakledilmesinin öyküsü.

Bu gerçekten olmuş olay, herhalde içerden, belki olayı yaşamış birisinin (Bayram Balcı?) bilgisi ve deneyimiyle önce kağıda, sonra perdeye aktarılıyor.

Karşımıza gelen, dünyada, diyelim ki ABD’den (Guantanamo kampını hatırlayın!) Arjantin’e, Nazi toplama kamplarından Sovyet dönemi hapishanelerine, general Franco’dan general Pinochet’ye ve general Evren’e tüm baskı rejimlerinin ve dönemlerinin en ünlü filmlerine yaklaşan bir film. Tüm o filmlerde olduğu gibi, dönemin kendine özgü koşulları aşılıyor. Ve film sonuç olarak insanlık durumu üzerine bir büyük drama dönüşüyor.

Nasıl dönüşmesin ki...Tutuklulardan temel ihtiyaç olan su bile esirgeniyor. Su diye haykıranlara bir şişe, bir bardak bile uzatılmıyor. Hücrelerin içindeki hava delikleri kapatılmış, havalandırma da çalıştırılmıyor. Özgürlükleri kadar yaşama hakları da ellerinden alınmış bu yaşlı- genç insanlar, üçer- beşer kişilik gruplar halinde birbirlerinin yanında işemeye, birlikte haykırmaya, yan hücrelerden gelen çığlıkları dinlemeye ve topluca can çekişmeye mahkum ediliyorlar. Geceyarısı evinden alınıp getirilmiş genç bir kadın doktorun yardımına da fırsat  verilmiyor. Onun ricaları da dinlenmiyor.

Niçin, niye? Bu kadar zalimlik nereden kaynaklanıyor? Onu da görüyor, seziyoruz. Askerler sadece aldıkları emirleri uyguluyorlar. O emirler tepeden gelmiş, o komutlar gerçek durumu bilmeyen bürokrat ve sahte milliyetçi bir zihniyetin ürünleri. Yoksa gerçek milliyetçiliğin, gerçek vatanseverliğin böylesine insanlık dışılığa kaymakla bir ilişkisi olabilir mi? Tüm sevgilerin başı insan sevgisi, tüm bağlılıkların anası insana ve onun yaşama hakkına bağlılık değil midir?

Böylece film, askerliğin temel kuralı olduğu söylenen tüm emirlere tartışmasız itaatle, daha bilinçli olan birkaçının emirleri önce zihinlerinde  ve vicdanlarında, sonra açıkça tartışmaya başlamaları ve bunların çatışmasıyla gelişiyor.

Ortaya çıkan konuşkan, geveze, yürek kaldıran bir kapalı mekan dramıdır. İyi yazılmış, iyi oynanmış ve çekilmiş.

Ama seyri zor bir film bu.  Zor, ama bence gerekli. Çünkü kendi ülkemizde ve nisbeten yakın bir zamanda yaşanmış ve belki hala yaşanmakta olan bu büyük insanlık dramlarını bilmek, hangi gerekçelerle olursa olsun işlenmiş bu insanlık suçlarından sinema aracılığıyla haberdar olmak,  çağdaş olmanın en gerekli koşullarından biri değil mi? Filmin Türk siyasal sinemasının dönüm noktalarından biri olacağı da sanırım söylenebilir.

 kaynak : t24.com.tr

14 Kasım 2013 Perşembe

Film karanlıkta seyredilir ama anlamak için aydınlık bir zihin gerekir

Büyü ve girdap. Sinema denilince aklıma gelen ilk iki kelime. Neden diye soracak olursanız, tatmin edici bir cevap veremem. Sinema karanlıkta düş görmenin öbür adı. Sinema söz olmayan yerde yeni sözler bulabilmenin, fotoğrafın sınırlılığının, imgelerin göreceliliğinin ötesine geçebilmenin, yeniden çocuk olabilmenin; sözümona utanmadan, sıkılmadan oyun oynayabilme hürriyetinin, hayâllerin sunî olmadığının, gözün görebildiğinden daha geniş bir mercekten hayata bakabilmenin imkânı. Sinema dilin verili evrenini aşabilmenin, rüyaların alfabesiyle konuşabilmenin, anlamı iğdiş etmeden içselleştirebilmenin, hakikati tasarruf etmeden ortaya koyabilmenin, dünyayı hükmetmeden temellük edebilmenin riyasız vasıtası, albenili elçisi.

Bazı filmler vardır mesela, sadece bir sekansıyla baş tacı edersiniz. Zeki Demirkubuz'un Kader'i gibi. Ya da Nikita Mikhalkov'un Güneş Yanığı, olur olmaz yerde aklınıza geliverir, belki herhangi bir sahneye çok benzer bir hatıranız sayesinde. Atmosferini yeniden ve yeniden yaşamak için oturur bir daha, usanmadan, pürdikkat izlersiniz. Sonsuzluk ve Bir Gün de öyledir, Ulysses'in Bakışı da, Puslu Manzaralar da... Alphaville’in, Salo’nun gizil dili bir sarmaşık gibi sarar zihninizin kıvrımlarını. Telaşsız ama sarsıcı ve günahkâr filmleri de her defasında merak denilen kuyuya düşme pahasına, ilk bakışta göze çarpmayan ya da dalgınlık anında gözden kaçmış bir ayrıntıyı filmin yüzeyinden kazıma, kenarından köşesinden bulup çıkarma uğruna defalarca izlersiniz. Mavi Kadife, Mullholand Drive gibi. Enikonu anladığınızı, hatta belki de tamamen vakıf olduğunuzu düşündüğünüz filmler bile yeniden izlendiğinde yepyeni kapılar açar belleğinizde, görsel hafızanızın aynasına yansımayan nice ayrıntı keşfetmenn şaşkınlığı, sevinciyle bakakalırsınız öyle.

Film karanlıkta seyredilir ama anlamak için aydınlık bir zihin gerekir.

Lale Kabadayı'nın Film Eleştirisi adlı kitabı daha önce seyrettiğimiz filmleri nasıl okumamız ya da bundan sonrakilere hangi gözle bakmamız gerektiğine dair bilgiler, ipuçları ve örneklerle dolu.

İlk bölüm eleştiri ve eleştiri kuramlarına dair bilgilerinizi sınayabileceğiniz, sinema terimlerini, akımlarını, anlamlandırma öğelerini öğrenebileceğiniz kapsamlı bir içeriğe sahip. Öyle ki" İnsanları onları eğittiğinizi hissettirmeden eğitmelisiniz ve bilmedikleri şeyleri unuttuklarını sanmalılar" diyen Terry Eagleton'u haklı çıkarırcasına Ege Üniversitesi'nde doçent doktor olarak görev yapan Lale Kabadayı kuramsal çerçeveyi örneklerle bezediği akıcı bir dil oluşturmuş. Hem sıradan veya fanatik bir sinema seyircisinin alımlama evrenini genişletmek, farklı ve yeni okumalar yapabileceği yeni bir göz kazandırmak hem de film eleştirileri yazmak isteyenlerin ufuklarını genişletmek ve her iki tarafa da yeni bilgi kanalları açmak için başucu niteliğinde bir eser ortaya çıkmış.

Sinema psikanaliz ilişkisine de değinen yazar, Babanın Yasası'nın, erkeklerin kadınlara, yaşlı erkeklerin genç erkeklere baskın olmasının,  sinema endüstrisini yönlendiren faktörlerden biri olduğunu yazıyor. Hollywood erkek egemen kodlamalarla film çekmeye devam ederken, kadın,  bakışın nesnesi olmaktan öteye geçemiyor. Sinemada cinsiyet farklılığı bu bağlamda hâlâ büyük önem arz ediyor. Zaten kitabın ikinci kısmında yer alan film incelemelerindeki temel izleklerden biri de bu: Eril bakışın sinemadaki hakimiyeti. Öte yandan, kültür endüstrisi sinemayı standardize ederken yozlaştırıyor, yozlaştırdıklarını yaygınlaştırarak algılarımızı daraltıyor. Sürekli aynı sahneleri alkışlayan, görsel hafızasını kaybetmiş, filmi sadece replikler üzerinden takip eden seyircilerin sayısı oldukça fazla. Oysa sinema sözün olmadığı değil gizlendiği sahnelerde yani sessizlikte ki kadrajdaki eşyaların o esnada bile duyduğumuz gürültüsünde veya fondaki müziğin dile getirdiği anlamlardadır. Bu yüzden sinema hiçbir zaman hiçbir şey gibi sessiz olamaz. Heidegger'in dediği gibi sessizlik anlamı açığa çıkarandır. İşte filmin bu kısımlarını nasıl okumamız gerektiğinden pek bahsedilmez. Bu da sinemayı sanatsal kimliğinden uzaklaştırıp tüketim nesnesine dönüştürüyor. Bizler de görüntü istilası altında sadece bilinçaltımızın imkan ve izin verdiği için öznel algılarla seyrediyoruz bir filmi o kadar. Kaçımız tekrar ve tekrar düşünme ve değerlendirme gereği duyuyor ki? Yorumlamak dar vakitlerin uğraşı değil ne de olsa.

"Film Eleştiri"si hem imgesel hem analitik açıdan kılavuz niteliğinde bir birikime sahip. Hem filmlere hem sinema endüstrisine hem sinema seyircisine hem de film eleştirmenlerine eşit mesafede durarak herbirini ayrı ayrı eleştiren, aynı zamanda okurda daha önce izlediği tüm filmleri yeniden izleme hevesi uyandıran bir kaynak.

Herkesin "Beni gör, beni gör!" diye birbirine haykırdığı bir dünyada, gücünü gösteren ve gösterilen arasında fark bulunmamasından alan sinema, anlamı açığa çıkaran ve aktaran bir göstergeden ziyade anlamlandırma evrenini basmakalıp aynalarla donatan bir simülakraya mı dönüştü yoksa? Yani sinema kendini mi kopyalıyor sürekli? Şüphesiz ideolojisini yitiren sinema salt vakit doldurma ve gönül eğlendirme amaçlarıyla sınırlı kaldığı sürece sinema seyircisinin de eleştirmeninin de bakış açısı aynı kısır döngüye hapsolacaktır. Bu nedenle sinema artık pour-soi( olmadığı şey olan ve olduğu şey olmayan) 'dir diyebilir miyiz? " Film Eleştirisi" sınırları belirlenmiş bu hududu aşmaya çalışanlar için eşsiz bir kitap.

Jean Baudrillard Sanat Komplo'sunda "Sanatla alakası olmayan herşey sanata dönüşüyor" diye yazmıştı. Lale Kabadayı'nın "Film Eleştirisi" sanatın kendine yabancılaşmaması ve filmlere hangi büyüteçlerle bakacağımızı öğrenmek adına doğru bir başlangıç noktası gösteriyor okura.




FİLM ELEŞTİRİSİ

( Kurumsal Çerçeve ve Sinemamızda Örnek Çözümlemeler)

LALE KABADAYI

AYRINTI YAYINLARI

256 s.

Blog Yazarı, Pınar Doğu
kaynak: t24.com.tr

25 Ekim 2013 Cuma

Çocuk Tacizini Tartışan Film

Türkiye sinemalarında "Onur Savaşı" olarak gösterime giren orijinal adı Av (Jagten) olan filmde, çocuk taciziyle suçlanan ama suçsuzluğu kanıtlanan bir anaokulu öğretmeninin hikayesi anlatılıyor.

Lucas hem yetişkinler hem de çocuklar tarafında çok sevilen hani o “insana iyi gelen” dediğimiz insanlardan biridir. Eşinden yeni ayrılmış, 15 yaşındaki oğlunun velayetini almaya çalışan, 42 yaşındaki anaokulu öğretmeninin, çocukluğundan beri yaşadığı küçük kasabada mutlu bir sosyal hayatı vardır.


Bir Noel öncesi en yakın arkadaşının kızı olan öğrencisi Klara'nın anaokulu öğretmenine Lucas'ın cinsel organını gördüğünü söylemesiyle başlayan olaylar Lucas'ın tüm kasabada lanetlenmesine sebep olacak, sadece oğlu ve tek bir arkadaşı ona inanacaktır. Daha önce hiçbir kötü yanı bilinmeyen Lucas'ın kasaba halkı tarafından çocuk tacizcisi olduğuna inanılmasına, küçük çocukların kesinlikle yalan söyleyemeyeceklerine inanan hassas anaokulu müdürü Grethe'nin biraz gerekli prosedürü biraz da hislerini takip etmesi sebep olur.
Çocukların, özellikle kendi çocuklarının yalan söylemeyeceğine inanan kasaba halkını,  Klara'nın ebeveynlerine gerçek olmayan şeyleri söylediğini itiraf etmesine, hatta mahkemenin Lucas'ın suçsuzluğuna kanaat getirmesinden sonra bile bu senaryoyu bozması kolay olmayacaktır.
Aile olgusuna da gönderme yapan filmde, kalabalık ve huzurlu bir ailesi olan yakın dost Bruun, Lucas'nın masum olduğundan şüphe etmezken, diğer yakınları Lucas'ın pedofil olduğuna hemen inanır. Brumm belki de bu yüzden kasabanın dışında oturmaktadır.
Az bütçeyle de iyi film yapılır

Tempolu aksiyon sahneleri olmasa da arada başa gelen bir oyun topu ya da ateş alan av tüfeği gibi efektlerle seyirciye bir an bile göz kırptırmayan film, vermek istediği duyguyu seyirciye geçirebiliyor. Seyredenin kendine "Lucas'ın yerinde olsam ne yapardım? Ya, Klara'nın babası?" sorusunu sormadan çıkamayacağı film, az bütçeyle de iyi film yapılacağının en güzel örneği.


Film 1992 yılında Norveç'in Bjugn şehrinde yaşanan ve İskandinav ülkelerinde "Bjugn Davası" olarak bilinen hikayeyle büyük benzerlikler taşıyor.
Yönetmen aslında, hangi kültürden olursa olsun, içinde biriktirdiği nefreti kusacak bir "günah keçisi" bulmanın sevinciyle mantıktan çok duygularına göre hareket eden ve kendi fantezileriyle durumu daha da dramatikleştiren tüm insanlara ithaf ediyor filmi.
İsmi "Av" olsaydı

Filmin orijinal adı Av (Jagten) ama Türkiye sinemalarında "Onur Savaşı" olarak gösterimde. Filmi gereksiz yere romantize eden ve ana temasını basitleştiren bu isim, bu kadar derin bir filme pek yakışmamış. Filmin adı "Av" olarak kalsa daha anlamlı olurdu, çünkü filmdeki avlanma sahnelerinin de görüyoruz ki doğasında vahşi ve ikiyüzlü olan insanoğlunun, ormanın en güzel yaratıklarından biri olan ceylanlara ateş ederken yaşadığı duygular, aslında egosu yüksek, güzel olanı kolayca mahvetmeye meraklı kasaba insanlarının Lucas'a gösterdiği yaklaşımın aynısıdır.
Bana sorarsanız Onur Savaşı (Av) bu yılın en iyi fillerinden biri ve başrol oyucusu da Mads Mikkelsen son zamanların en yetenekli aktörü. (DAH/HK)

Mads Mikkelsen

2012 yapımı bu filmle Cannes Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü alan 1965 doğumlu aktör Mads Mikkelsen’in, eleştirmenlerce canlandırdığı Lucas karakteriyle en iyi performansını sergilediğini söyleseler de,  bence oynadığı bir birinden farklı karakterleri kendine has üslubuyla zaten Danimarka’nın en başarılı aktörlerinden biri; özellikle psikolojik sorunları olan karakterlerde harikalar yaratıyor.
Mikkelsen’i aslında Kral Arthur (2004) Casino Royale (2006) filmlerinden ve son zamanlarda popüler olan Hannibal dizisinden tanıyoruz. Aktör, daha önce de Ekolojik Kasaplar (De grønne slagtere, 2003) filminde yanlışlıkla buzhaneye kapattığı tamirciyi ertesi sabah ölü bulunca etlerini dükkânında satan ve bunu alışkanlık haline getiren kasaplardan birini oynamıştı.

Thomas Vinterberg

Lars von Trier ile birlikte 90’ların geleneksel film anlayışına muhalefet olarak geliştirdikleri “Dogma 95” film akımının kurucusu olan 44 yaşındaki yönetmen, aynı zamanda senaryo yazarı ve oyuncu.
Yönetmenin ilk Dogma filmlerinden olan, bir aile toplantısında ortaya çıkan ensest ilişkileri ve bu haberin yarattığı dinamikleri anlattığı Şölen (Festen) 1998 yılında Cannes Film Festivali Juri Ödülü’nü almıştı.

Deniz Alan HELD
İstanbul - BİA Haber Merkezi
kaynak: bianet.org

17 Eylül 2013 Salı

Siyah - Beyaz İlişkilerini İrdeleyen Yeni Film: The Butler

Precious adlı filmle birkaç yıl önce adından sıkça söz ettiren yönetmen Lee Daniels, yeni filmi The Butler’la yine gündemde. Daniels, bu filmde medeni haklar hareketini, Beyaz Saray’da sekiz başkana hizmet eden bir hizmetkarın gözüyle anlatıyor.

The Butler’da aktör Forrest Whitaker’ın canlandırdığı uşak Cecil Gaines, 1950‘lerin Amerika’sında ırk ilişkilerinin simgesi olarak sunuluyor: ”O zamanlar Beyaz Saray’da çalışmak ekonomik ve sosyal statü açısından son derece önemliydi. Ancak hizmet sektöründe çalışanlara Tom Amca gibi, yani hizmetçi gözüyle bakanlar vardı. Köle olmadan da hizmet edebilirsiniz. Köle olmakla hizmet etmek arasında büyük fark var.”

Cecil, sosyal değişim için mücadele etmese de farkında olmadan hizmet ettiği sekiz başkanı etkiler.

İşinden çok memnun olan Cecil, evde aile içi sorunlarla karşı karşıyadır. Cecil’in çok uzun saatler çalışmasından hiç de memnun olmayan eşi Gloria, kendini alkole verir. Medeni haklar savunucusu büyük oğlu Louis ise babasını sürekli aşağılar.


Amerika’nın en zengin kadınlarından televizyoncu Oprah Winfrey, Gloria rolünde Oscar’a layık bir performans sergiliyor: ”O dönemde uşak, aşçı, hizmetçi, hademe olarak çalışan siyahlara büyük saygı duyuyorum. Her gün başlarını dik tutup işlerini büyük bir asalet ve zarafetle yapan bu kişiler aileler kurdular, yaşamlarını hizmet ederek kazandılar, topluma katkıda bulundular. Onlarla gurur duyuyorum.”

Nelson Ellis’in canlandırdığı Martin Luther King, Louis’e, bir uşağın hizmetçi olarak algılansa da aslında farkında olmadan içinde bulunduğu duruma başkaldırdığını söyler. Bu durum, Cecil Gaines için de geçerlidir. Gaines karakteri, Beyaz Saray’da 34 yıl boyunca uşaklık yapan Eugene Allen’dan ilham alınarak yaratılmış.

Yönetmen Lee Daniels, filmin gerçek Amerika’yı anlattığını söylüyor: ”Hikaye medeni haklarla olduğu kadar baba-oğul ilişkisiyle de ilgili. Ve bu ilişki, ırk sorunu üzerinde yoğunlaşıyor.”

Film, ırk sorununa iyileştirici bir şekilde yaklaşıyor. Irksal mücadele ve adalatsizliklere dikkat çekerken Amerika’nın sorunların üstesinden gelme becerisini de öne çıkarıyor.

kaynak: amerikaninsesi.com

5 Mayıs 2013 Pazar

Sinema gündemi


Son dönemde iş yoğunluğu ve seyahatler nedeniyle vizyonun biraz gerisinde kalmıştım, ama sinemasal sorumluluklarımı yerine getirmek adına geçen hafta oturup sekiz filmi birden izledim… Sizler için!

"Oblivion" çok sıradan bir fantastik film. Ancak ölümüne Tom Cruise hayranıysanız çekilebilir… "The Last Stand/ Geçit Yok" baştan sona Arnold Schwarzenegger "klişleri" ile dolu olmasına rağmen yine de çok eğlenceli bir aksiyon!

Geçmişte korku sinemasının mihenk taşı olmuş meşhur filmlere referanslar taşıyan, hatta isimlerini devam ettiren bol kanlı iki film "Evil Dead/ Kötü Ruh" ve "Texas Chainsaw 3D/ Teksas Katliamı". Gerçekten yerinizden hoplatacak kadar korkunç… Ama türe bir yenilik ve yaratıcı dokunuş getiriyor mu? Ben göremedim. Meraklısıysanız, buyrun!

"Dead Man Down/ İntikam Benim" ortalama bir macera filmi. Başrolde Colin Farrell'ın bu rolde pazularıyla salınmaktan öte yapacağı bir şey yok zaten… Kadın oyuncular Isabelle Huppert ile "Ejderha Dövmeli Kız"ın Kuzey Avrupa versiyonu Noomi Rapace ise tamamen doğal, güçlü birer performans sergiliyorlar.

"Stoker/ Lanetli Kan: Masumiyetin Sonu"… Özellikle "İhtiyar Delikanlı" filmiyle hayranı olduğum Güney Koreli yönetmen Chan – Wook Park'ın batıdaki ilk sinema denemesi. Hem de Nicole Kidman'lı… Fakat her şeye rağmen yönetmenin orijinal sahasındaki işlerinden aldığım keyfi bu yeni alanda bulduğumu söylemem güç. Her iyi yönetmenin çekebileceği bir gerilim. Park'a özel bir "iz" yok!

"Great Expectations/ Büyük Umutlar"… Ne yazık ki "Dört Nikah Bir Cenaze, Mona Lisa Gülüşü, Donnie Brasco/ Köstebek, Kolera Günlerinde Aşk" yönetmeni Mike Newell'ın sinemadaki gücü bence git gide azalıyor. Teknik açıdan iyice ustalaşmış olabilir, ama izleyiciye duygu ve heyecanı taşıma becerisinde aynı yükseliş grafiğini bulmak güç. Charles Dickens'ın ölümsüz eserinin sinema uyarlaması "Büyük Umutlar"ı da benzer bir lezzetsizlik ele geçirmiş vaziyette…

"Side Effects/ Acı Reçete"… "Seks Yalanları, Kafka, Aşk ve Para, Anlayacağınız, Erin Brockovich/ Tatlı Bela, Ocean's 11 - 12, Trafik, Solaris, İyi Alman, İspiyoncu, Salgın, Striptiz Kulübü" gibi sayısız filmin üretken ve usta yönetmeni Steven Soderbergh'den Jude Law, Catherine Zeta-Jones, Rooney Mara, Channing Tatum ile derli toplu bir psikolojik gerilim. Yönetmenin en iddialı filmi olduğunu söyleyemesek de, izleyicinin merakını ve tempoyu hiç düşürmeyen, keyifle izlenecek bir film. Net tavsiye edebilirim!

Fecir Alptekin
kaynak: sabah.com.tr

21 Nisan 2013 Pazar

En İyi 10 "İlk Aşk" Filmi!


Kız Arkadaşım (My Girl) / 1991
Kız Arkadaşım, 90 larda büyümüş her çocuğun gönlünde yer etmiş bir ilk aşk hikayesidir. Küçük bir kasabada yaşayan Vada, en yakın arkadaşı Thomas'la birlikte yazın tadını çıkarmaktadır.Cenaze evi işleten babası ve hasta büyükannesiyle yaşayan Vada, çevresini kuşatan ölümü anlamaya çalışmakta, bir yandan da babasının gönlünü çalan Shelly ile uğraşmaktadır. Thomas ise Vada'nın etrafında bir pervane gibi dönmektedir.

Küçük Manhattan( Little Manhattan) / 2005
10 yaşındaki Gabe için kızlar, o zamana kadar yabancı yaratıklardır. Ana sınıfından beri tanıdığı Rosemary de, karate kursunda partneri olana kadar öyledir. Gabe, bu süreçte, bütün dünyasını değiştirecek, sarsıcı, anlaşılmaz bir o kadar da muhteşem bir duyguyla tanışır. Aşık olmuştur. Bir çocuğun zihninin kıvrımlarında aşk olgusunun nasıl gezindiğine, bütün kafa karıştırıcılığı, sevinci ve acısıyla hayatına işleyişine tanıklık ediyor film.

İlk aşk ( Flipped) 2010
Aşkın gözünün kör olduğu söylenir ancak bazen yanı başımızda duran aşkı görmek için gözlerimizi kocaman açmamız gerekir. İlk Aşk'ta 7 yaşında tanıştığı Jane'den yıllarca nefret etmiş ve kaçmış olan Bryce ile tanışıyoruz. Film, Bryce ve Jane'in kendi yaşadıkları ve hisettiklerini sırayla anlattığı bir karşılaştırma. Film ilerledikçe, yıllara yayılmış bu aşk hikayesinin ardında, toplumsal değerlere, aile yapısı ve ilişkilerine, iletişimsizlik ve önyargılara dair incelikle işlenmiş bir fon olduğunu görüyoruz.

Cesaretin Var mı Aşka (Jeux D'Enfants) / 2003
"Cesaretin Var mı Aşka", romantik filmler içinde bir klasik olarak yerini aldı.. Annesinin ölümünün ardından iletişim kuramadığı babasıyla yalnız kalan Julien ve göçmen olduğu için itilip kakılan Sofie karşılaştıklarında arkadaş olmaları kaçınılmazdır. Bu iki sıradışı çocuk, bir kutunun ve onları hayatları boyunca tutsak edecek bir oyunun etrafında birleşirler. Saplantılı bir tutkunun birleştirdiği, nefret ve gururun ayırdığı iki insanın hikayesi vardır filmde.

Yüreğinin Sesi (Mimi wo Sumaseba) / 1995
Yoshifumi Kondo'nun yönettiği ve senaryosunu Hayao Miyazaki'nin yazdığı bir Stüdyo gibli animesi. Ortaokul çağındaki Mimi, bütün vaktini kütüphanede geçiren bir kitap kurdudur. Aldığı her kitabı ondan önce okumuş olan "Sejie Amasawa" ile tanıştığında, aşk da kapısını çalar. Awasawa'yı kendinden üstün gören Mimi, kendini tanımak ve yeteneklerini ortaya çıkarmak için kendisine bir sınav yapmaya karar verir.Yüreğinin Sesi, sade, sıradan insanların günlük yaşamlarında gezinirken, olağanüstü olanın bu sadelik olduğunu hissettiriyor izleyiciye. Mekan tasarımları, müziği ve karakterlerinin zerafetiyle yüreğe hitap eden bir anime.

Swing (2002)
Tony Gatlif'in müzikle ve müzik tutkusuyla dolu filmlerinden biri Swing. Büyükannesini ziyaret etmek için Elzas'a gelen Max, gitar dersi almak için çingene müzisyen Miraldo'ya gider. Max, burada deli dolu, erkeksi Swing'le tanışır. İki çocuğun arkadaşlığı, Swing'in öncülük ettiği; Max'ın müziği ve çingenelerin yaşamlarını keşfettiği bir serüvenin parçası olur.

Aşk Tesadüfleri Sever (2011)
Doğdukları andan başlayarak sık sık rastlaştıkları Ankara'da birbirine teğet geçmiş iki kişi Deniz ( Belçim Bilgin) ve Özgür(Mehmet Günsür). Çocukken karşılaşmış ve ilk aşkı birbirlerinde tatmış olsalar da, yolları ancak İstanbul'da yine bir tesadüfle kesişir. Aşk hikayesi, geçmiş tesadüflere yapılan geri dönüşlerle ilerler. Ömer Faruk Sorak'ın yönettiği filmin en iyi damarı, hikayenin içine işlemiş olan müzikleri.

Gir Kanıma ( Låt den Rätte Komma in) / 2008
İsveçli yönetmen Thomas Alfredsen soğuk topraklara yakışır bir gerilim filmi ortaya çıkarmış. Oscar, okulda itilip kakılan, yalnız bir çocuktur. Yeni taşınan komşu kızı Eli ile geceleri yaptıkları sohbetlerle aralarında bir bağ oluşur. Eli'nin gizemli dünyası, en az Oscar'ın maruz kaldığı şiddet kadar acımasızdır. Gir kanıma, bir çocuğun ilk aşk ve bağlılık hikayesini, hem insani hem de akıl almaz noktalara sürüklüyor, insan ruhunun zayıf yanını yakalayıp yüzümüze vuruyor.

Kelebek Etkisi (Butterfly Effect) / 2004
20 li yaşlarındaki Evan, hayatındaki boşlukları anlamlandırmak için günlüklerine başvurur. Günlükler sayesinde zamanda yolculuk yapabilen Evan, çocukluk aşkı Kayleigh ve kardeşi Tommy ile yaşadıkları trajik olayları değiştirmenin yollarını arar. Kelebek etkisi teorisinden hareket eden film, küçük şeylerin neden olduğu büyük değişiklikler ve zamanda yolculuk olgusunu karmaşık ama ustalıklı bir kurguyla harmanlıyor.

Aşkın Sırları (Snow Falling On Cedars) / 1999
David Guterson'un romanından uyarlanan film, 40'larin Amerika'sında, Pearl Harbor'dan hemen önce başlıyor. İshmael ve Japon kızı Hatsue'nin çocukluktan başlayan aşk hikayesi, Amerika'nın Japonları tasfiye hareketiyle son bulur. Yıllar sonra yolları Hatsue'nin kocasının cinayetle suçlandığı bir mahkemede kesişir. İshmael'in aslında hiç unutamadığı çocukluk aşkı ve anıları yeniden dirilirken, döneme damgasını vurmuş olan acılar da hatırlanacaktır.


Dosya: Zeynep Uslu
kaynak: populersinema.com

14 Nisan 2013 Pazar

Taşranın hüznü ve sorunlu aileler


 Ulusal Yarışma’da ağırlıklı olarak taşra ve aile hikayelerini izledik. Sen Aydınlatırsın Geceyi, Yozgat Blues, Köksüz, Soğuk, Saroyan Ülkesi... İşte yarışma filmlerinin kısa bir değerlendirmesi...

 İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Yarışma’da ağırlıklı olarak taşra ve aile hikayelerini izledik. Onur Ünlü ve Mahmut Fazıl Coşkun hikayesini taşradan anlatırken Köksüz, Özür Dilerim ve Karnaval 'sorunlu aile' temasını işliyor.

Hem yönetmen hem de erkek oyuncu kategorisinde güçlü adaylar var. Sen Aydınlatırsın Geceyi, Yozgat Blues favori, Köksüz ise festivalin güzel sürprizlerinden. Soğuk ve Saroyan Ülkesi de yarışmanın diğer önemli filmleri.

Soğuk 
Uğur Yücel, 2004 yılında Yazı Tura’yı çektiği zaman çarpıldığımı hatırlıyorum. Güneydoğu’da askerlik yapan Rıdvan ve Cevher’in hikayesi üzerinden ülkenin iliklerine kadar işleyen ‘erkeklik’ meselesine daha önce hiç görmediğimiz kadar net bir şekilde bakmış, Türkiye sinemasının en etkileyici filmlerinden birini ortaya çıkarmıştı. İkinci film o yüzden önemliydi. Ve yine o yüzden her ne kadar Yazı Tura’nın ardından Hayatımın Kadınısın ve Ejder Kapanı’nı çekse de asıl ikinci filmini şimdi izledik Yücel’in.

Soğuk, hem geçtiği coğrafya, hem de meselesi bakımından Yazı Tura’ya yakın bir film. (Ki, bunu Yücel’in kendisi de söylüyor) Hikayesini Yazı Tura’daki kadar sert ve agresif anlatmıyor ama evleriyle pavyon arasında gidip gelen erkekler, sınırın iki tarafına yolculuk eden bir ruh Yücel’in 2004’teki hikayesini devam ettirmek istediğini gösteriyor.

Filmin eksi hanesine yazılacak kısımları hikayede fazla duran bölümler ve bu bölümler kurguda halledilmiş olsaydı bir kat daha iyi bir film izleyebilirdik belki. Rus kızkardeşlerin uzayan kendi hikayeleri ve muhabbetleri, finaldeki ağabey-kardeş karşılaşması gibi sahneler daha kısa tutulabilirmiş mesela… Ve film ağırlıklı bir şekilde ağabey-kardeş karakterlerinin üzerine kurulsaymış keşke dedik içimizden. Sonuç olarak; atmosferi, ruhu ve Cenk Alibeyoğlu ile Ahmet Rıfat Şungar’ın performanslarıyla iyi bir film Soğuk, fazlalıklarına/sorunlarına rağmen.

Yozgat Blues
Senenin ve festivalin en çok beklenen filmlerinden biriydi Yozgat Blues. Sadece adı bile bu merakı anlamak için yeterli. Mahmut Fazıl Coşkun, ilk filmi Uzak İhtimal’deki gibi hüzünlü bir hikaye anlatıyor. AVM’lerde şarkı söyleyen Yavuz’un bir iş için Yozgat’a gitmesiyle hayatı kesişen karakterleri konu alan Yozgat Blues, taşrayı çok iyi kullanıyor ve taşra üzerinden karakterlerin yalnızlığını, duygularını ve seçimlerini anlatmayı beceriyor.

Hem anlatım hem de Yavuz’un beklentileri ve yalnızlığı açısından Uzak İhtimal’e yakın olan filmin en büyük eksiği ise müzik. Film boyunca aynı şarkıyı duymak her hikaye için değil ama bu film için büyük bir eksiklik. Yine de sade, gösterişsiz anlatımı, melankolisi ve enfes oyunculuklarıyla Mahmut Fazıl Coşkun beklentileri karşılıyor.

Köksüz 
Ulusal Yarışma’nın belki de en güzel sürprizi. Bugüne kadar televizyon için çalışmış Deniz Akçay’ın ilk filmi Köksüz, yarışmada ne yapar bilinmez ama iyi bir sinemacının müjdesini verdiği kesin. Akçay, hikaye anlatmakta ve karakter yaratmakta hiç sorun yaşamadığı gibi ilk film sorunlarının hiçbirine de bulaşmıyor. Babanın yokluğu sonrası aile olmayı beceremeyen dört kişilik bir hikaye; özellikle sorumluluktan kaçınan ‘sorunlu anne’ yüzünden en büyük çocuk Feride normal bir hayat süremez. Evin tek erkeği İlker ise babanın eksikliğini fazlasıyla yaşar. Akçay, aile içindeki dengeleri çok iyi aktardığı gibi ‘erkeksiz ev’ motifini de iyi kullanıyor. (Bazı yerlerde açık kapı bırakması belki de farklı algılanmaya yol açabilir) Konu aile olunca muhafazakar tuzaklar kapıda beliriyor ama Deniz Akçay bunları da bertaraf etmeyi biliyor.

Küçük aksaklıklar yok değil; özellikle İlker’in arkadaşının annesiyle yaşadığı ilişki hiç inandırıcı değil, doğum günü sahnesi de keza öyle. Ama bu ‘küçük’ sorunlar filmden büyük şeyler koparmıyor. Akçay, oyuncularından da çok iyi performanslar alarak (Özellikle Savaş Alp Başar) ilk filminde fazlasıyla umut vaat ediyor. Ulusal Yarışma’da Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü başta olmak üzere birçok ödül Köksüz’e yakışır diye düşünüyorum.

Sen Aydınlatırsın Geceyi 
Bir Onur Ünlü projesine henüz konusunu okuduğunuzda hayran kalabilirsiniz. Sen Aydınlatırsın Geceyi de öyle. Süper kahraman güçleri olan kasabalıların sıradan sorunlarını, taşra sıkıntılarını anlatan bir hikayeye kayıtsız kalmak mümkün değil ne de olsa. Üç güneşli, iki dolunaylı bir kasaba üstelik…

Filme gelince; siyah beyaz estetiğiyle güçlü bir hikaye anlatıyor Ünlü. Absürt denilip geçilecek bir hikaye değil! Hayattan beklentisi kalmayan karakterleri bir araya getiren Ünlü, Cemal’in iç sıkıntısı enfes bir görselliğe dönüştürüyor. Filmin açılışındaki ‘’İnsan endişeden yaratılmıştır’’ sözünü her karede hüzünlü bir şekilde hissettiriyor. Cemal’in varoluşçu hikayesi son ana kadar melankolik bir ruhunu koruyor. Kanımca Onur Ünlü’nün filmografisinin -şimdilik- en iyi parçası Sen Aydınlatırsın Geceyi.

Hayatboyu 
Köprüdekiler ile birçok ödül kazanan Aslı Özge yeni filmi Hayatboyu’nda üst sınıftan bir çiftin evliliklerinin sonuna gelmiş olması ancak bunu kabullenmemeleri ya da fark etmek istememeleri üzerine kuruyor hikayesini. Özge, biri sanatçı diğeri mimar çiftin hikayesini anlatırken sinemanın başlangıcından beri beyazperdeye konu olan bir mesele üzerine yeni bir şey söyleyemediği gibi maalesef kötü diyaloglarla hikayesine inandırmakta zorluk çekiyor. Özellikle çiftin arkadaşlarıyla birlikte oldukları bölümler ‘kötü sahne nasıl yazılır?’ konusunda ders niteliği taşıyor! Filmin teknik anlamda iyi iş çıkardığı bir gerçek ama bunun yeterli olmadığını da söylemeye gerek yok sanırım.

Özür Dilerim 
Zihinsel engelli bir karakterin hikayesini anlatan Özür Dilerim, başkarakteriyle annesi arasındaki ilişkiye odaklansa belki biraz daha iyi bir iş ortaya çıkarabilirmiş fakat Cemil Ağacıklıoğlu bunu tercih etmeyip Selim’in ailesinin hayatındaki yerini anlatamaya soyunuyor. Ve böyle yapınca Selim ve annesi dışındaki her karakter fazlasıyla yapay duruyor. Ağabey Zafer ve evleneceği Hale arasındaki ilişki, evlilik hazırlıkları, babanın işlevi her şey inandırıcılıktan uzak bir şekilde sadece dakikaları dolduruyor. Özellikle son bölümdeki hesaplaşma sahnesi didaktik ve televizyon tadındaki anlatımıyla filmin en dip noktası oluyor.

Filmin tek iyi yazılan ve işlenen anne karakteri de son bölümde heba ediliyor. Seyirci bir tek anneye ikna olmuşken, onun endişelerini anlamışken son bölümdeki ‘büyük konuşmayı’ yaptırarak anneyi de kaybediyor film.

Saroyan Ülkesi 
Lusin Dink, zor bir işe kalkışıyor ve Ermeni asıllı yazar William Saroyan’ın daha önce görmediği memleketi Bitlis’e yolculuğunun izlerini takip ediyor ve kamerasını yolculuğun kendisi haline getiriyor. Dink, 1964 yılında Amerika’dan kalkıp Bitlis’e yola çıkan dünyaca ünlü yazarın peşinden giderken hem onun arayışını anlamaya çalışıyor hem de geçmiş, tarih, bellek, aidiyet üzerine yeniden düşünmeye alan açıyor. Saroyan’ın karakterinin özelliklerini filmin anlatımına da işlemeyi başarıyor Dink.

Baştan sona kadar sabit bir anlatımı tercih etmesi filmin temposunu düşürüyor. Ve kurmaca-belgesel birlikteliğinden daha güçlü bir sinematografi yaratılabilirmiş diye düşünmeden de edemiyoruz. Yine de çok iyi hazırlanmış, gösterişsiz, sözü olan önemli bir belgesel Saroyan Ülkesi.

Karnaval
Ailesinin yanından ayrılıp arabasında yaşayan Ali Sinan’ın hikayesi yarışmadaki bir diğer aile filmi. (Köksüz, Özür Dilerim ve Hayatboyu gibi) Karnaval ilk film olmanın sorunlarını değil olamamanın sıkıntısını yaşıyor. Karşımızda hikayeye sadece kendisi inanan bir film var. (Bir film seyirciyi umursamak ya da hikayesine inandırmak zorunda değil elbet ama Karnaval'ın hikayesi bunu zorunlu kılıyor) Ama bu inandırıcılık kısmını atlattınız (!) diyelim, Can Kılcıoğlu filmini komediye kaydırdığında ise -doğru tercih olmasına rağmen - bu kez başkarakteri gibi elini yüzüne bulaştırıyor. Ali Sinan’ın pazarladığı halı yıkama makinesi ile girdiği ev sahneleri bir diziden farksız. Filmden geriye Serdar Orçin’in hüzünlü-komedideki iyi performansı kalıyor.

Kelebeğin Rüyası 
Vizyon eleştirisi: Rüya çok uzun sürdü

‘’Çok iyi bir öykü buluyor Yılmaz Erdoğan. Fakat fazlasını gösterme tutkusuyla hikayesini melodrama ve romantizme kaydırıyor. Böyle olunca kimi bölümler televizyondaki dönem dizlerini hatırlatır hale geliyor. Kelebeğin Rüyası’nın ne demek olduğunu kulağımıza fısıldamak yerine gözümüze sokuyor Erdoğan. Filmin özünü, ‘şair inceliği’ni kaybediyor. Gösteriş de herkesi büyülemiyor sonuçta...’’

*Yarışmadaki son film Devir seyredemediğim için değerlendirme dışı kaldı.

Hasan CÖMERT
kaynak: ntvmsnbc.com

5 Ocak 2013 Cumartesi

'Bu film iğrenç!'


Bakan Günay dünyaca ünlü oyuncu Brad Pitt'in filmini eleştirdi. Yaş sınırı gecikmedi!

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın "eşimle izlerken rahatsız oldum" dediği Brad Pitt'li Kibarca Öldürmek filminin yaş sınırı artırıldı.

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın röportaj verdiği gazetecilere Brad Pitt´in başrolde olduğu Kibarca Öldürmek (Killing Them Softly) filmine gitmemelerini önermesi hayli tepki almıştı.

Günay'ın "Ben salondan çıkmayı düşündüm. İğrenç. Ben bu kadar yüz kızartıcı diyalog hayatımda duymadım ve duymak istemem. 13 imiş, '18 yapın veya elinizden geliyorsa kaldırın bu filmi' dedim. Dedim bunu, Türkiye´nin önünde söylüyorum. İtiraz eden çıksın konuşalım. Ben böyle bir şeye destek olamam. Olmaz böyle bir şey. İnsan eşiyle seyrederken rahatsız olur mu, bırakın çocuğuyla, arkadaşıyla, yakınıyla, sevdiğiyle. Sanat fiilen bu değil. Yapan yapsın, ben almam" sözleriyle eleştirdiği filmin "13 ve üzerine uygundur" olarak belirlenen yaş sınırı, apar topar +18'e yükseltildi.

Andrew Dominik'in yönettiği, Brad Pitt, Richard Jenkins, James Gandolfini ve Ray Liotta'nın başrolünü oynadığı film, ülkemizde 21 Aralık'ta gösterime girmişti.

kaynak: gazetevatan.com

26 Aralık 2012 Çarşamba

Aşkta ve Ölümde Sinema: Amour


Aşkta ve Ölümde Sinema: Amour
Hangi kökler kavrar, hangi dallar bezer
Buradaki taş yığınını? Ey insanoğlu
Bunu bilemez, sezemezsin, çünkü bildiğin yalnız
Bir kırık putlar yığınıdır ki güneşte kavrulur
(Çorak Ülke’den… T.S. Eliot)

Ölüm, hayatın öteki yüzü… Hayatla ölüm, bir madalyonun iki yüzü gibi birbirine bağlı… Ölümle yüzleşme, bir “sınır deneyimi” olarak hayatın anlaşılamayan katmanlarının açılmasına hizmet ediyor. Hayatın anlamlandırılması, yitirdiklerimizle ölümün yitirilmesi arasındaki ilişkinin kavranılmasından geçiyor.

Modern insanın ölüme karşı ilgisizliği, Vasili Sigarev’in ölüm üzerine çarpıcı bir deneme olan Zhit / Living filminde, yeni evlendiği kocasını bir hiç uğruna kaybeden genç kadının sözlerinde tüm açıklığıyla belirir: “Cenazeler görürdüm önümden geçip giden. Ama hiç düşünmezdim ölüm üzerine. Tek merak ettiğim kimin ölmüş olduğuydu. Ölümün hayatları nasıl darmadağın ettiğini şimdi gördüm!”

Ölüm, modern düşüncenin, bir ufuk çizgisi haline getirerek hayattan dışarı attığı bir şey olunca, ölümle ilişkili olan her şey de hayatın dışına atılıyor. Ölümle yüzleşmeyi reddeden modern düşünce, hayat hakkında söz söyleme imkânını da kaybediyordu böylece. Ölüm, bizim dışımızda, bizle hiç ilgisi olmayan bir şeydi sonuçta! Önümüzden geçen cenazeler olduğunda, bir turist gibi bakar, sadece merak ederdik. Ölümün, bize şahdamarımızdan yakın olan Hakk kadar yakın olduğunu keşfetmek, sınır deneyimlerinin en acı vericisi ama en öğreticisidir aynı zamanda. Zhit filminde, “hayattan atılmış ölümle”, birden yüz yüze kalındığında yaşanan acı verici, parçalayıcı deneyimin gözlerine bakmayı deneyen Sigarev, bizi kendi arafımızla karşı karşıya getirir. Sevdiklerimizin ölümü, eğer ölümün maneviyatına hazırlıklı değilsek, bir parçalanma yaratır benliğimizde. O parçalanma, aynen filmdeki gibi, yaşanan “gerçek” zaman ile yaşanmış ve ölüm sonucu yaşanma imkânı kalmamış tüm “zaman imkânlarını” bir araya getirir bir rüya / kâbus atmosferinde… Bu atmosferin, sadık bir rüya ya da kâbus olması, bizim ölümün maneviyatına ne kadar hazırlıklı olduğumuzla direk ilgilidir. Yüzleşme, bir içe dönüş yaratır. O ana kadar göremediklerimiz belirir kalbimizde. Ancak, yaşanan bu hâlin taşınması kolay değildir. Yüzleşme sonucunda, ya tamamen parçalanma, yok olma, ya da sağaltılmış, yenilenmiş bir kalp beklemektedir bizi…

Thierry Hentsch, Hakikat ya da Ölüm başlıklı eserinde, Batı düşüncesinin, ölümü ufuk çizgisine kadar götürüp gözden kaybetme isteğinin tam da tersiyle sonuçlandığını ifade eder. Bir tür getto haline getirilmiş mezarlıkların şehirlerin en dışlarına çekilmesi ve ölümü hatırlatacak her şeyin hayattan uzaklaştırılıp ufuk çizgisine gönderilmesi, ölümün bambaşka ve çok daha korkunç yüzlerle karşımıza çıkmasını engellemiyor. Ölümün öldürülmesi, Hentsch’in dediği gibi, hayat ve hakikat üzerine düşünme yetilerimizi köreltmekle kalmıyor, ölümün önümüze çıkan korkunç yüzlerinin hayatımızı felç etmesine ve medeniyetimizin bir korku medeniyeti haline dönüşmesine de sebep oluyor. Ölümden korktuğumuz için öldürüyor; ölümden korktuğumuz için hayata değil ama hayatın simülasyonu hâline gelmiş korkunç takıntılarımıza daha geniş alanlar açıyoruz. Ölümü öldürerek yerine geçirdiğimiz para, mal, mülk, iktidar takıntıları ve hayata sımsıkı tutunmak sandığımız hırslarımız, sadece hayatı değil ölümümüzü de felç ediyor. Yaşlanmayı ve ölmeyi “reddeden” zombiler haline dönüşmenin yolları böylece açılıyor. Güzellik ve hakikatin, ancak hayatla ölümün birbirinin içine geçmiş ilişkisini keşfetmekle bilinebildiği bir anlayıştan, ölümle birlikte güzelliği ve hakikati de kaybettiğimiz bir simülasyona dönüşüyor hayatımız.

Ölümün, ya da ölümlee yüzyüze bırakacak şiddetli bir hastalıkla karşı karşıya kalmanın, korku medeniyetinin ektiği tohumları büyütmesidir, hem Zhit’de üç ayrı karakterin hem de Haneke’nin Amour filminde Georges’in yaşadıkları travmanın sebebi…
“Ölüm diye bir şey yok evladım.. Sadece ölüm korkusu var. Bu dehşetli bir korkudur. Bazen insanlara yapmaması gereken şeyleri yaptırır. Ölümden korkmamayı başarsaydık her şey ne kadar farklı olurdu…” Tarkovsky’nin Offret / Kurban filminde oğluna ölümün “hakikatini” böyle anlatıyordu Alexander. Modern düşüncenin “ölümü öldürmesinin”, hayatı bir korku tuzağına dönüştürdüğünü… Korku, yüzleşmenin hiç olmayacağına ikna eden bir ufuk çizgisi çizer bize. Ama o ufuktan bile korkmaya başlarız. Zhit’teki kadının, ölümü hiç kendi yakasına gelmeyecek bir uzaklık olarak görmesi gibi… Bu “hazırlıksızlık” ile hazırlıksızlık ve bilgisizliğin yarattığı ontolojik korku, yüzleşmeleri travmatik hâle dönüştürür.

Modern Batı toplumunun türlü şizofrenilerine cesaretli bakışlar atması ve Batı toplumundaki ikiyüzlülükleri ifşa etmesiyle bilinen Haneke de, Sigarev gibi, son filmi Amour’da bir sınır deneyimi ile karşı karşıya bırakır bizleri. Amour’dan önceki filmlerinde, modern toplumu bir mekanizma olarak ele alan ve o mekanizmanın yarattığı yarılma ve parçalanmaları anlamaya ve ifşa etmeye çalışan Haneke, bu defa kamerasını “dışarıdan” “içeriye” getiriyor. Bir mekanizma tarafından dönüştürülmüş bir “birey” vardır yine karşımızda. Sınır deneyimlere nasıl bakacağını bilmeyen bir birey… Ancak, bu defa bu bireye, sınır deneyimlerin hepsini anlamlandırmaya yarayan saf, katıksız bir “aşk” eşlik eder.

Modern düşüncenin, tüm ipleri koparırken, koparmayı beceremediği son bağlardan birisiydi aşk. Her şeyi kendi başına belirleyebilecek ve kendinden başka kimseye muhtaç olmayan “birey”, aşk ile yüzleştiğinde, bir mucize ile karşı karşıya kalıyordu. Zira o ana kadar şiddetli bir epistemolojik / ontolojik yanılsamayla kabullendiği birçok şeyin geçersizliğini ilan ediyordu aşk. Koparılan tüm “bağları” yeniden inşa ediyor, özgürlük adına belletilen her yanılsamanın, aşkın kendi özgürlüğü içinde yok edildiği bir sürece eşlik ediyordu. Üstelik, aşk, modern kuruluğun hayatımızdan uzaklaştırdığı “mucizeleri” tekrar hayatımızın tam ortasına getiriyordu.

Georges, hayat arkadaşı Anne’nin felç olması ile ölüme benzer bir sınır deneyimi ile karşı karşıya kalır. “Hiç başımıza gelmeyeceğini düşündüğümüz” ölüm gibi bir şeydir yaşanan şey. Amour’u diğer Haneke filmlerinden ayıran çok önemli bazı yönler vardır. Önceki Haneke filmlerinde, sınır deneyimleriyle karşı karşıya kalan modern insan yapayalnızdı o uçurumda. Kendisine eşlik edebilecek bir değer, erdem veya bir çıkış yolu yoktu. Bu yüzden, soğuk ve acımasız bir parçalanmaydı hemen her Haneke filminde karşı karşıya kaldığımız. Ancak Amour’da öyle olmaz. Bir sınır deneyimine, onu anlamlandırıp sağaltabilme potansiyeli olan bir başka sınır deneyimi eşlik eder: Aşk… Georges, Anne’ye, kızının, damadının ve komşularının anlaması zor bir fedakârlıkla bakar. Bencil modern bireyin karşısına ilk defa bu kadar güçlü bir antitez olarak “âşık insanı” getirir Haneke.
Peki, modern toplumun içinde bir “ayrık otu” gibi olan “âşık insan”, parçalayıcı bu sınır deneyimine nasıl karşılık verecektir? Haneke, buna, dâhil olduğu çölün “çözümünden” farklı bir cevap veremez yine de. Yine bir travma sözkonusudur. Yüzleşmenin acıtıcılığına karşı, elde tutunacak bir dal olmaması, aşkın travmatik bir yansımasına zemin hazırlar. Benzer bir yansıma, Zhit filminde ikiz kızlarını kaybetmiş olan kadının travmasında da yaşanır. Her iki yansıma da sevginin ve aşkın, Rahman ile olan bağının zayıfladığı bir duruma tekabül eder. Aşk’ın ve sevginin Rahman ile olan bağı ontolojik olsa da, varoluşumuzla yaşanan dünyanın epistemolojisinin uyumsuzluğunun yarattığı travma, âşık insan için bile şiddetli yansımalara zemin hazırlayabilir.
Haneke’nin, hiç beklenmedik zamanda, ama kendisinden çok beklenmesi gereken bir tokatla hatırlattığı şey, travmatik bir geri dönüş oluyordu böylece. Haneke, daha önceki filmlerinde ruhunu yitirmiş, parçalanmış ikiyüzlü modern insana, bir antitez olarak Amour’un Georges’ini sunsa da, Georges’in de, çöl mensubu olmanın tüm problemlerini üzerinde taşıdığını, aynı kendi özelliklerini ifşa ederkenki açıklıkla, ifşa eder. Georges’in anlık bir acıma, sevgi ve merhametle dahi olsa bulduğu “çözüm”, bu yüzden “çöl insanının” çözümüdür. Boğarken üzerine kapaklandığı, sarılır, sarar, saklar gibi boğduğu Anne, acılarından kurtuluyordu böylece! Ama Rahman’ın rahmetini göz ardı eden bir çözüm yoluydu bu yine de ve bu yüzden Georges’in aşkını daha yüksek bir düzeyden mahrum kılıyordu!

Haneke, büyük oranda Bergman’ın yaptığı gibi, modern çölün derin uçurumu ile karşı karşıya getirirken, o çölün uçurumundan tek başına atmaz seyircisini. Kendisi de uçurumdan beraber atlar. Bu anlamıyla, Haneke’nin, çölün acımasız gözlerine aynı acımasızlıkla bakan ruhunun tüm sarsıntılarını hissederiz filmlerinde. Haneke’nin alamet-i farikası olmuş tokatları, o titreşimlerin boşalma yarattığı zirve noktalarıdır. O tokatlar sadece seyirciye değil, Haneke’nin bizatihi kendisinedir de… Başka yol bilmeyen, çıkış yolunu bulmakta zorlanan modern insanın, insan duygularının en yücesi olan aşk’a sığınırkenki hâli bile travmatik olabiliyordu böylece.

Carax’ın, Holly Motors filminde, hakiki yüzü kalmamış, tümüyle maskelerle yaşayan bireyin, sadece aşk hâlinde “kendisi” olabildiğini anla(t)masıyla; Haneke’nin Amour’da, hastalıkla yüz yüze kaldığında, kendinde tek cevher olan aşk ile “kendisi” olan insanı ifşa etmesi bu yönüyle bir paralellik arz eder. Film sanatının değerli yönetmenleri, çölün gözlerine bakmaya başlamışlardı epey bir zamandır. Ancak birçoğunun, “yukarı” ile kopan onca bağın yerine koyabilecek bir şeyi yoktu. Ne bir yol biliyorlardı, ne de bir çıkış yolu. İşte tam bu anda, aşk, tüm bağları yeniden inşa edebilecek bir mucize olarak çıkagelebilirdi. Batı’ya yönelik bakışlarında aykırılıklar olan, ama sonuçta “çöl mensubu olan” her iki yönetmen de, zulalarında - belki Rahmanî yönleri kırpılmış da olsa - aşktan daha değerli bir şey bulamıyorlardı.

Film sanatı, ölüm ve aşk dâhil, sınırlarla yüzleşme deneyiminin en keskin şekilde yaşatılabileceği sanat dallarının en önemlisi. Sinemanın ölüm ve aşk ile ilişkisi, onun hakikat ve güzellikle ilişkisinden bağımsız ele alınırsa, ölümün, aynen korku filmlerinde olduğu gibi korkunç yüzlerle karşımıza çıkması mukadderdir. Ancak ölümün profan sanat ve sinemada görünen şeytanî bu yönünün dışında, Rahmanî olan yönü daha önemlidir. Ölümle yüzleşme, insana ancak aşk veya tasavvuftaki seyr u sülûk deneyimlerinin yaşatabileceği bir sınır deneyimi yaşatır. İnsan, varlığının uçuculuğunun farkına varır ve hiçlikle yüz yüze kalır. Hiçlikle yüzleşme, hakikat ve güzelliğin içinden fışkırdığı bir derinliğin içine atar insanı. Varoluş derinliği ve Varlık’ın farkına varma hâline açılmanın başlangıcına… Hayatın daha önce şahit olunmamış katmanlarıyla tanışır insan. Zhit filminde kocasını hunharca bir cinayet sonucu kaybetmiş genç kadının da, ikiz çocuklarını kaybetmenin acısına dayanamamış kadının ve babasının ölümü üzerine hayâldan bir dünya yaratmış çocuğun da yaşadıkları, hazırlıksız şekilde bu “derinliğe atılma” deneyimleridir aslında. Yönetmenin en büyük başarısı, bu tür sınır deneyimlerle karşı karşıya kalan modern insanı anlatmayı deneyen birçok eserin düştüğü çukura düşürmemesidir filmi. Kolayca korku filmine dönüşebilecek bir konuyu, acının ve yüzleşmenin sarsıntısının dayanılmazlığını deneyimlemeye götürebilmesiyle, en az Haneke’nin Amour’da yaptığı kadar önemli bir iş yapmış Sigarev.
Ölümle ve Amour’da olduğu türden bir ölümcül hastalıkla yüzleşmeyi ertelemek, hayatın anlamı üzerine tefekkürün ertelenmesi anlamına gelir. Hayatın, amaçsızca kocaman bir boşlukta yaşanması demektir bu. Ancak ölümle yüzleşmek, yüzleşmenin şartlarını düzgün tayin etmekle de ilgilidir. Zhit ve Amour’un en güçlü yönleri de, en zayıf yönleri de yüzleşmenin şartlarını tayin eden faktörlerle ilgili… Zhit filminde üzerimize boşaltılan katıksız acı veya Amour’daki “zorunlu son” bize yüzleşmenin şartları ve amaçları açısından ne söyleyebilir? Mesela Bergman’ın, belki tüm hayatının sorgulamasını başlattığı Yedinci Mühür’de yaptığına benzer bir derin yüzleşmeyi başlatabilir mi? Georges, yüzleşmeden başarı ile çıkmış mıdır mesela? Haneke’nin, özellikle kimi varoluşçularda olduğu türden, acının dayanılmazlığı karşısında, aşk ile bile olsa intiharı / cinayeti bir çıkış yolu olarak gördüğünü düşünebilir miyiz?

Sigarev, acının dayanılmazlığına karşı, belki de üç ayrı tavırdaki ortak ve ayrı yönlerden bir çıkış yolu bulmayı seyirciye bırakmakta. Ancak Haneke, tüm filmlerinin bir anlık özetini, kendisinin ve modern insanın “yazgısının” bir ifşası olarak yeniden inşa ediyor görünüyor. Sigarev’in Zhit filminde amaçladığı, Yedinci Mühür’deki Jöns gibidir bu anlamda. Acının sonunda bir tür “bilgidir” amaçladığı. Haneke’nin tutumu ise ters yönden de olsa Jof’unki gibidir. Yaşamak ve ölmek, sadece ân meselesidir. O tokat da bu ân’ın bir çıktısıdır!

Amour’da ve Zhit’de, modern düşüncenin ufuk çizgisinde bir “olasılıksız” olarak inşa ettiği ölüm, ufuktan “bura”ya ve “şimdi”ye getirilmiştir. Ama ölümle yüzleşmenin araçlarından yoksundur “bura” ve şimdideki insan. O yüzden yüzleşme anı geldiğinde korkunç bir yüzle ortaya çıkar ölüm veya ihtimâli... Tüketir, yok eder ve kendisi dışında hiçbir şeye hayat alanı bırakmaz.
Öte yandan, bambaşka bir gelenekten gelen Akira Kurosawa’nın Dreams / Rüyalar filminde bir başka bakış vardır ölüme. Dreams’in bir bölümünde “insanın kendi eliyle yapıp ettikleri aracılığıyla karşı karşıya kaldığı felaketten” kurtulamayan insanlar vardır. Ölüm onlar için kurtuluştur ama ölemezler. Dünyada “ölümsüzlüğe mahkûm olmak”, ölümün hayata kattıklarından ve sağaltıcılığından mahrum olmak anlamına gelir. Hâlbuki Rüyalar’ın son bölümünde ölüm, daha önceki bölümlerdeki cehennem ortamında ölemeyenlerin görüntüsüne inat, cennet bahçesi içinde güle oynaya gidilen bir şey olarak sunulur. Ölüm zamanı gelen yaşlılar gülerek bir bayram havasında giderler ölüme. Ölüm, onlar için aynen Hz. Mevlânâ’nın vuslatında olduğu gibi bir düğün gecesidir. Ölümün hayatın içinde ve hayatla ayrılmaz bir bağ içinde olduğu geleneklerde, hayatın da sapasağlam temeller üzerine oturduğunun kanıtı gibidir Kurosawa’nın gösterdiği. Ölümü öldürmek hayatın ölümü anlamına geliyordur çünkü. Gerçi aynı gelenek içindeki bir başka yönetmen olan Kinoshita’nın ve sonradan Shohei Imamura’nın çektiği Narayama Türküsü’nde, zamanı gelince ölüme giden yaşlılar, ölümü aynı sükûnetle karşılayamazlar. Ancak sükûnetle karşılayana bahar ve cennet kokusu; korkana ve kaçmak isteyene ise ebedi cehennem ikram edilmiştir o filmlerde de.

Amour’da, Georges’un yaptığı, Kurosawa’dakine benzer bir “ölüme sığınmak” mıdır peki? Bana kalırsa bambaşka iki anlayıştır Amour’da ve Dreams’de sözkonusu olan. Kurosawa’nın yaptığı, bu dünyanın geçiciliğine karşı, ölümü de hayatı da “hoş gelmiş” diyerek karşılamak. Haneke’ninkiyse, hayatın acımasızlığı ve ölümün “uzaklığı” karşısında, bir kaçış olarak “ölümü anlamsızlaştıran” intihar ya da cinayete sığınmak! Bu yönüyle, Kiyarüstemi’nin Kirazın Tadı filminde ölüme karşı duruşuyla “iktidarsız” olan Badii ile Haneke’nin Georges’i birbirlerine benzerler. İntihar etmek isteyen ama ölümle hayatın ilişkisinde bir yöne doğru dengesizlik yaşadığı için, onu bile beceremeyen birisidir Badii… Georges’inki, de acısını dindirmek için yapmış dahi olsa, âşık olduğu insanı öldürmesiyle “intihar”dır aslında. Ölümün bir “son” olarak tanımlandığı ve ancak sona erişmek isteyen ve hayattan hiçbir zevk almayanların erişmesi gereken ufuk çizgisi Badii’nin önüne getirilmişti Kirazın Tadı’nda. Georges de “acının sonu” olarak bir “son” ister aslında. Ölümün bir başlangıç olduğu anlayışın çıktısı olarak ölüm değildir bu! Peki, bu intihardan bir “çıkış” bulabilmiş midir Haneke? Filmin sonunda gördüğümüz bu yöndeki emarelerin, daha sonraki Haneke filmlerini bambaşka mecralara taşıma potansiyelinin olduğunu söyleyebiliriz.

Kiyarüstemi, çoğu kişi tarafından başyapıtı olarak görülen Kirazın Tadı’nda, Doğu hikmet geleneklerinin ve İslam’ın ölüme bakışıyla, Batı’nın “bunalımlı insanının” ölümle yüzleşmesini karşı karşıya getirir. Badii, her ikisini de tam olarak bilmeyen, beceremeyen kabız, arafta kalmış modern çağ Müslüman aydınıdır. Ne hayatı nihilizmin sınırlarında yaşamayı becerir; ne de ölümü, hayatla iç içe bir tefekkür düzlemi olarak kavrayan Müslüman gibi, yaşamak ve ölmenin anlamını keşfetmeye açılır. Amour’daki durum da neredeyse tam olarak böyledir. Georges da Badii gibi araftadır. Ne modern insanın bunalımlı, kibirli, bencil sevgisizliğine teslim olmuştur; ne de aşk’ın, ancak kendisiyle tam olarak anlam kazanıp acının sağaltılacağı bir “bağ” bilmektedir. Bu yüzden ne yapacağını bilmez, bu yüzden araftadır ve bu yüzden ölüm ve acıyla yüzleşmede çözümü intiharda bulur!
Sinemanın ölümünden bahsederken, çağımızın yaşayan önemli yönetmenlerinin bazıları, aynen Batı felsefesinin Nietzsche sonrası düşünürlerinde olduğu gibi, tekrar bir yüzleşmeye giriştiler son birkaç yılda. Haneke, Amour ile belki filmografisinin en önemli filmini yapmadı; ama kesinlikle en değerli yüzleşmesini gerçekleştirdi. Malick, ölümle yüzleşmeyi bir hakikat yolculuğu olarak inşa etmeye çalıştığı Tree of Life filminde, kendi zirvesine ulaştı. Gerçek bir oyunbaz-egoist olan Trier bile, Melancholia ile benzer bir yüzleşmeden kaçınamayacağını ifşa etmiş oldu belki de... Film sanatı, önemli eserler verebileceği yeni bir döneme girmiş olabilir ve bu, hepimiz için tam ölmek üzere dediğimiz sanatın dirilişi umudu olabilir.

TIMETURK / Enver Gülşen
kaynak: timeturk.com/tr

18 Nisan 2012 Çarşamba

‘Titanic’ hâlâ kazandırıyor


“Titanic 3D”, Türkiye’de gösterime girdiği ilk 10 günde 53 bin 308 kişi tarafından izlendi

Titanic faciasının yüzüncü yıldönümünde 3D formatında yenilenerek tüm dünyada gösterime giren “Titanic 3D” geçtiğimiz hafta sonu dünya genelinde 100 milyon dolar hasılatıyla yine göz kamaştırdı.

Yapımcı yönetmen ve senaryo yazarı James Cameron sinema gişelerinin kralı konumunu koruyor. 90’lı yılların ortalarında “Titanic’te geçen bir ‘Romeo ve Juliet’ çekeceğim” diyen ve projeye çok büyük yatırım yapan James Cameron’la dalga geçenler bile vardı. “Sonu belli olan bir filmi seyretmeye kim gider?” deniyordu. Ne var ki, “Titanic” 1997 yılında popüler bir fenomen haline geldi ve 1.84 milyar dolar toplam hasılat yaptı. On beş yıl sonra Titanic faciasının 100. yıldönümünde film, Türkiye dahil dünya genelinde 71 ülkede 3D formatıyla tekrar gösterime girdi. 2D’den 3D’ye adapte edilen “Yıldız Savaşları: Gizli Tehlike - Bölüm 1”, “Aslan Kral” gibi örneklere oranla çok daha başarılı bir 3D uygulamasıydı bu... 3D’nin dünyada yaygınlaşması için elinden geleni yapan Cameron, geniş bir ekiple yürüttüğü özenli çalışma sonucunda “Titanic”i adeta 3D gibi çekilmiş hale getirmeyi başarmıştı. Bu başarılı uygulama, gişelerde de karşılığını buldu.

ÇİN’DE BÜYÜK İLGİ GÖRDÜ 
Filmi hiç tanımayan genç kuşaklar ve anılarını tazelemek isteyen eski hayranları “Titanic 3D”yi son haftaların en çok seyredilen filmlerinden biri haline getirdi. AP’nin haberine göre “Titanic” 2 milyar dolar sınırını şimdiden geçmiş durumda. Cameron, 2009 yapımı “Avatar”la da 2.8 milyar dolar kazanmıştı. ABD’de şu ana kadar toplam 44.4 milyon dolar kazanan “Titanic 3D”, geçtiğimiz hafta sonu dünya genelinde 100 milyon dolar kazandı. Bunun 11.6 milyon doları ABD ve Kanada’dan geldi, 88.2 milyon doları ise 69 ülkeden. Bu arada, film, Çin’de gösterime girdiği ilk hafta sonunda 58 milyon dolarlık muhteşem bir hasılat yaptı. Sadece bu rakamlarla bile “Titanic” 2 milyar dolar sınırını geçmiş durumda.

kaynak: haberturk.com

29 Mart 2012 Perşembe

Her Gördüğüne İnanma!


Elif Demoğlu, bugün Ankara Uluslararası Film Festivali'nde gösterilecek "Son Amazon" adlı sahte-belgeselde "her gördüğünüze inanmayın" diyor.

Belki de mağara duvarına çizilen resimlerin üzerine dışarıdan yansıyan güneş ışığının düşmesiyle ilk hareketsiz görüntü elde edilmişti. Yine belki de Platon'un mağarası ilk sinema salonuydu.
O mağara duvarına düşen ilk görüntüden bugüne kadar gösterilen "gerçeklik" de tartışıla gelmiştir.
Gösterilenin son derece güçlü bir taşıyıcı olması, temsil ettiği gerçekliğin de sıkça sorgulanmasına neden olur. Temsil ettiği gerçeklik kadar gerçek olmayan da bir o kadar önem taşır.
Sinema ve televizyonda, görüntünün yansıttığı gerçekliği sorgulamaksızın inanıyoruz. Görüntünün ne tür bilgi taşıdığı, içerdiğini, onun doğru olup olmadığına bakılmaksızın inanıyoruz.
Gösterilenlerin hangi durumun, koşulun aracı olduğu; hangi ortamı aktarmaya çalıştığını sorgulamadan inanıyoruz.
Oysa görüntüde olanlar kadar ol(a)mayanların işaret ettiklerinden de kuşkulanmalı, sorgulanmalıdır... Görüntüyü oluşturanın ya da onu yeniden üretenin bakış açısı algılanmaya çalışılmalıdır... Böylece görüntünün içerdiği kişi, yer ve olay örgüleri gibi bilgilerle nasıl bir etkiye sahip olmak istediğini anlayabiliriz.
İşte Elif Demoğlu'nun yönetmenliğini yaptığı 'Son Amazon' adlı kısa sahte-belgesel filmi bize gördüğünüz her şey karşısında kuşkulanın, onu süzgecinizden eleyerek sorgulayın diyor.
22 dakikalık sahte-belgesel olan 'Son Amazon' filmi Sadet Kılıç'ın hikâyesiyle başlıyor. Sadet Kılıç'ın hikâyesini onun ağzından dinliyoruz/izliyoruz.
Kılıç'ın hayatı, doğduğu yer olan Samsun Terme'de yapılan bir arkeolojik kazı ile tamamen değişir.
Kılıç'ın bize anlattığına bakılırsa yapılan bu kazıda Karadeniz coğrafyasında yaşadığına inanılan ve mitolojiye göre, aralarında erkeklerin yaşamasına müsaade etmeyen, iyi ata binen, güzel ok atan (Amazon kadınlarının iyi ok atmak için göğüslerinden birisini kestiği söylenir) son derece savaşçı bir kadın topluluğuna ait buluntuların bulunduğu ve kendisinin bu kadınlardan geriye kalan "son Amazon" olduğudur!
Yapılan bu kazı sonrası 'son amazon' Türkiye'yi terk edip Al(a)manya'nın yolunu tutmak zorunda kalır.
Kılıç Al(a)manya'nın zengin liman şehri Hambug'a bağlı olan, ancak bu zengin eyalete bağlı olmasına rağmen tarih boyunca dışlanan, yoksul, anti-faşist, evsizleri ve sokakta yatanları ile sol politik düşenceye sahip futbol takımına sahip St. Pauli'ye gelir.
Burada ataları olan amazonlar gibi hayatta kalabilmek için yalnız başına savaştığını anlatan Sadet Kılıç, uzun yaşam mücadelesi sonrası Güzel Sanatlar Akademisi'nde görevli bir memur olarak işe başladığını, yalnız, içine kapanık olmasına rağmen mutlu, mesut bir 'son amazon kadını' olduğunu söyler!
Biz de Sadet Kılıç tarafından anlatılan her şeyin bütün çıplaklığıyla gördüğümüz/duyduğumuz olduğuna inanıyoruz!
Ancak "yalan" ya da "sahte" olanın bütün dünyayı dolaştığı an gerçeklik yeni yeni çizmesini giymeye başlıyor. Ve biz Sadet'in anlattıklarından şüphe duymaya başlıyoruz.
Peki, bizim şüphe duymamıza sebep olan nedir?
Filmde aralara serpiştirilen şaşırtıcı, uyarıcı, kafa karıştırıcı ufak oyunlar...
Kameranın yavaş yavaş Sadet Kılıç'tan yaşadığı kent olan St. Pauli'nin sokaklarından, caddelerinden, toprağından, gökyüzünden, denizinden, rüzgârından sıyrılıp; demir, beton, asfalt yığınları arasında dolaşması...
Kendini içe dönük ve yalnız bir kişi olarak tanıtan Sadet'in dost edindiği, bir şeyleri paylaştığı, arkadaş edindiği insanlardan onu dinlememiz ile onun hiç de anlattığı gibi yalnız ve içine kapanık olmadığını öğrenmemiz...
Sadet'in kameraya söyleyeceklerini tam kâğıttan bakıp okuyacakken, yönetmenin 'kâğıttan okuma, ezberinden söylersen daha iyi olur' cümlesi...
Bize doğduğum yer dediği Samsun'un Terme ilçesi insanlarından 'burada öyle bir kadının yaşamadığını' öğrenmemiz...
Filmin sonunda verilen jenerik bilgisiyle -jeneriği izleyebilenler tabi- seyirci seyrettiği filmin gerçekliğine karşı şüphe duymaya başlar. Böylece her şeyin nasıl da bir kurgu/sahte olduğunu öğrenmiş olur.
Yani her şey gerçek olduğu kadar sahte(imiş).
Peki, neden gerçekliğin içinde bir kara delik olan sahtelik yer alıyor?
"Sinemada gerçeklik ve sahte-belgesel üzerine doktora tezimi yazıyorum. Araştırma sırasında sahte-belgesel kavramı beni çok heyecanlandırdı. İlk başta seyirciyi kandırma ve salt eğlence amacında görünse de, biçimsel olarak belgesel, içerik olarak kurmaca olan bu türün aslında bu türün günümüzde değersizleşen gerçeklik anlayışına, tüketim kültürünün dayattığı kültür endüstrisine karşı, seyirciye medyada her gördüğüne inanmaması gerektiğini hatırlatan bir amacı olduğunu keşfettim."
Biz gösterilen ve yazılan her şeye -anlasak da anlamasak da- inanıyoruz.
Oysa yaratılan gerçekliğin yeniden üretilmesidir. Kurmaca haline getirilmesidir. Çünkü üretilen bu 'kurmacanın gerçekliği' ile seyirci sarhoş edilir. Böylece seyirciye çarpıtılmış gerçekleri kabul ettirmek de daha kolaylaşmış olur.
Bu nedenle filmin yönetmeni Elif Demoğlu, üretilen 'gerçeklik' karşısında bizi 'her gördüğüne inanma' diye uyarıyor.
Sahte-belgesel dünyada özellikle de Amerika'da 1960'ların sonlarına doğru görülmeye başlayan bir türken, bizim sinemamızda sahte-belgesel ilgili çalışmalar Kutluğ Ataman'ın 'Aya Seyahat' filmi gibi Türkiye'de örnekleri bulunan fakat terim olarak çok fazla bilinmeyen bir türdür.
Elif Demoğlu'nun sahte- belgesel serüveni de filmindeki Sadet Kılıç'ın 'var mıydım yok muydum orda' dediği yer olan Samsun Terme'de başlıyor.
"Benim sahte-belgesel serüvenim Samsun'da bir mola sırasında başladı. Terme'de M.Ö. Amazon Kadınlarının yaşadıklarını öğrendim ve bunu yeni öğrenmiş olmama da bir yandan şaşırdım. Hemen kafamda bir hikâye belirdi; Son Amazon Kadını'n hikâyesini anlatmak ve bunu Almanya'ya işçi göçünün gerçekliği ile birleştirerek anlatmak. Hamburg Güzel Sanatlar Üniversitesinde öğrenciliğim sırasında tam olarak kafamdaki Amazon Kadını'na uygun olduğunu düşündüğüm güçlü, çok renkli ve aynı zamanda okuduğum okulda çalışan bir Türkiyeli işçi kadın ile tanıştım."
Sahte-belgesel de tıpkı belgeselde olduğu gibi röportajlara dayanıyor ve olayları karakterin ağzından anlatıyor. Yalnız bir fark ile:
"Soruları kendisine yöneltirken, duymak istediğim cevapları da veriyorum."

Bu durum belgeselin güvenirliğini azaltmayıp tam aksine seyircinin gördüğü/izlediği her şeyden şüphelenmesini, düşünmesini ve ona inanmamasını sağlıyor.
"Filmden sonra seyircilerden aldığım tepkiler de, bundan sonra izledikleri filmlerden şüphe duymaya başlayacakları yönündeydi. Şüphe duymak bilginin, araştırmanın önü açar, aktif katılımı sağlar. Bu nedenle ciddiyetsiz görünen sahte-belgeseller ciddi bir amaca hizmet etmekte."
Ve biz biz olalım bize gösterilen/yazılan/duyurulan her şeye inanmamalıyız... Ve bir şeye inanmamak da bir başka şeye / gerçekliğe / hakikate inanmaktır... (KT/HK)

Filmin Künyesi:
Yapım-Yönetim-Senaryo-Kurgu-Kamera: Elif Demoğlu
Yönetmen yardımcısı: Maura Argiolas
Ses: Maura Argiolas, Lisa Keiffer
Özgün Müzik: Hüseyin Özel
Jenerik: Pertev Emre Taştaban

* 'Son Amazon' adlı sahte-belgesel filmi 23. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında bugün saat 14:45'te Batı Sineması Salon 2'de izleyebilirsiniz.


Not: Yazıya cümlelerini/sözcüklerini ve fotoğrafları katarak emeğini esirgemeyen filmin yönetmeni sevgili Elif Demoğlu'na sonsuz teşekkürler...


Kenan TEKEŞ
İstanbul - BİA Haber Merkezi

kaynak: bianet.org

13 Mart 2012 Salı

Bir Zamanlar Osmanlı “Kıyam” Dizisi hakkındaki eleştirimiz:


Öncelikle Kıyam ne demek ona bakalım; Kelime anlamı olarak ele aldığımızda ayağa kalkmak demek olan kıyam, alternatif  bakış açışlarıyla; bilinçlenmek, uyanmak, farkındalık gibi anlamlara da tezahür edilebilir.
Henüz izlememiş olanlar için söyleyelim ki; Muhteşem Rezalet dizisinde gördüğümüz uydurmaca harem saçmalığını bu dizide göremedik.

Dizinin tarih danışmanı Feridun Emecen rekorlar kıran Fetih 1453 fliminin de danışmanı. Bir Zamanlar Osmanlı “Kıyam” daha çok tarihi olaylar üzerine yoğunlaşacak diye düşünüyoruz. İlk bölümünden bu izlenim çıkıyor.  Dizi, hikaye de de okuduğunuz gibi bizleri Sultan III. Ahmet Han dönemine götürüyor. Osmanlı üzerinde oynanan oyunlardan bahsediyor.

Öncelikle söylemek isterim k; Dizi’yi genel olarak beğendiğimizi söyleyebilirim lakin eksik yönleri çok fazla. Sultan III. Ahmed Han rolünün oynayan Kerem Atabeyoğlu  seçimi fena olmamış. Görünüş ve konuşma uslübu olarak hakkını vermiş. Aynı şeyi Türkan Şoray için söyleyemeyeceğim. Yılların usta oyuncusundan bunu beklemezdik. Uslüp ve diyalogları çok cılız kalıyor.  Dizi belli ki Patrona Halil isyanı ile sürüp devam edecek. Yeniçeri ocağı çok kaba ve barbar gösterilmiş buna rağmen ilk bölümde Osmanlı’nın gücü, Osmanlı’nın hainleri, halkı ezenleri affetmediğini başını keserek cezanlandırdığını gördük. Sultan III. Ahmet Han sarayına girerken Mehter Marşını da en sonunda duymuş olduk. (Fetih 1453′de marş olmadığı için bolca eleştirildi) Osmanlı musikisi ve batı müziği de dizinin içinde harmanlanmıştı. Dizide diyaloglar çok etkili değildi.  Görsellik yok denecek kadar azdı. Mekanlar pek içaçıcı değildi. Şu Osmanlı dizilerine şu aşk meşk entrikalarını bir katmamayı öğrenemedik. Bu dizide de bir Osmanlı torunu bir ecnebiye aşık olacak gibi.

Diğer bir önemli husus Osmanlı hanım sultanlarının veya saray efradında ki hanımların başlarının açık olması.  Hemen hemen tüm dizi ve filmlerde durum böyle. Buna birinin dur demesi gerekli. Dizide kadın oyuncular ve ecnebiler daha ön planda tutuluyor. Şuan itibariyle ilk bölümü Kanal 7 de ki ucuz dizilere benzemiş. Pek para harcanmandığı görülüyor. Sadece kostümleri beğendiğimizi söylebilirim. (başı açık Osmanlı hanımlarını saymazsak) Şu kesin ki Muhteşem Yüzyıl dizisinden konu olarak daha iyi işlenmiş.  En azından  haremi genelevi gibi gösterme olayı yok. O bakımdan memnun kaldığımızı söyleyebilirim. Tüm bu olumsuzluklara rağmen diziye manevi hava, müzik olarak Mehter Marşı, Osmanlı musikisi üzerinde yoğunlaşırsa ve daha fazla görsellik, efekt katılırsa dizi iyi yerlere gelebilir.

Biz istiyoruz ki; biraz kendi içimizdeki güzelliklerden bahsedelim. Filme , dizilere manevi hava katalım. Gücümüzün ve Osmanlı’nın esası olan İslam ruhu ile anlatalım. Bunu TRT yapmayacak da kim yapacak ? Bizim kısaca dizi hakkındaki görüşlerimiz böyledir.

kaynak: ceddimizosmanli.com