26 Mayıs 2015 Salı

Insurgent ve Sosyal Bilimkurgu Üzerine

Sosyal bilimkurgu türü dikkatle incelenmesi gereken bir alt tür. Çünkü onun önemli örneklerinden biriyle karşı karşıyayız. Elbette sosyolojik, felsefi vb. değerlendirmelerde bulunmak bilimkurgunun doğasında var, neredeyse her bilimkurgu eserinde bunu görebiliriz. Fakat sosyal bilimkurgu başlı başına bir alt tür olarak hiç ortaya çıkmamıştı. Bilimkurgu edebiyatında bu alt türün çok çarpıcı örnekleri var. Fakat şimdi bu alt tür kendi kimliğine kavuşuyor, zenginleşiyor kendi kitlesini yaratıyor.

Sosyal bilimkurgu, katı bilimkurguyla birlikte en eski iki alt türden biridir. Katı bilimkurgu, bilimkurgunun kelime anlamına sadık kalmaya çalışır ve olabildiğince bilimsel kurgular üretmeye çalışır. Bu türde yapılmış birkaç filmi 7. Yıl Şenliklerimiz kapsamında ele almıştım. Buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Katı bilimkurgu, referanslarını pozitif bilimlerden alıyor. Sosyal bilimkurguysa sosyal bilimlerden, tarihten ve gündelik hayattan alıyor. Örneğin, Jules Verne bir katı bilimkurgu yazarı olarak eserlerini kaleme almadan önce dönemin bilimsel bilgisi dahilinde araştırmalar yapardı. H.G. Wells ise bilim yönünden çok, yarattığı dünyaların sosyolojik boyutuyla ilgilenirdi.

Her ne kadar başlıca bir tür olarak tanımlanmasa da(ki hala tanımlanabilmiş değil) 20. yüzyılda sayısız sosyal bilimkurgu eseri kaleme alınmış, bazıları sinemaya da uyarlanmıştır. George Orwell’in 1984’ü, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı, Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i gibi distopik eserler sosyal bilimkurgu olarak tanımlanabilir. Hatta bu türün bazı eserleri yasaklara bile maruz kalmıştır. Hazal Çamur’un bu konudaki dosyasını okumak için buraya tıklayınız. Bilimkurgunun neredeyse bütün büyük üstatları sosyal bilimkurgu yazmıştır. Isaac Asimov, Stanislav Lem, Philip K. Dick gibi yazarların bazı eserleri sosyolojik ve felsefi tartışmalarla doludur. Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler adlı eseri bu türün başyapıtlarından. Aslında pek çok eseri benzer nitelikte.

Bilimkurgu bizim toplumumuzda yaratılan izlenimin aksine gerçeklikten kopuk değildir. O, gerçek dünyayı kendi tarzında anlatır ve dünyada yaşanan her şeyden etkilenir. Orwell ve Bradbury, İkinci Dünya Savaşından ve öncesindeki totaliter rejimlerden esinlenmişlerdi. Huxley ise bambaşka bir yönden bakarak kapitalist kültürün insanlığı nereye götüreceğini hayal etmişti. Lem, Soğuk Savaşın ve nükleer savaş tehlikesinin gergin ortamını yaşamıştı.

Bilimkurgu, zaman içinde kendi alt türlerini yarattı. Siberpunk, steampunk, uzay operası, post-apokaliptik gibi farklı alt türler doğdu. Sinemada Bilimkurgu Alt Türleri adlı dosyamız için buraya tıklayın. Sosyal bilimkurgu bunlarla hep iç içeydi. Sosyal bilimkurgu genellikle distopik steampunk veya post-apokaliptik alt türleriyle iç içe geçti. Sosyal bilimkurgu, Yıldız Savaşları’yla birlikte uzay operasına karıştı. Orijinal seride galaktik imparatorluğa karşı direnişin öyküsünü izlerken daha sonraki üç filmde galaktik cumhuriyetin totaliter bir imparatorluğa nasıl dönüştüğünü izledik. Bu süreç tarihteki bazı süreçlere ciddi şekilde benziyor. Gattaca ise hem katı hem de sosyal bilimkurgunun başarılı bir örneği. Zamana Karşı(In Time) ise ekonomi teorisinde ders niteliğinde.

Fantazyada da benzer eserler olduğunu bilmekle birlikte, biraz yabancısı olmam nedeniyle ayrıntılarına giremiyorum. Aklıma sadece Game of Thrones geliyor.

Günümüzdeyse farklı tipte bir sosyal bilimkurgu var. Gerçek dünyaya atıf yapmayan, tamamen farklı bir dünya tasarlayan, daha çok toplum mühendisliğine yönelen bir tür.

Bu tür, genellikle post-apokaliptik olmakta, fakat geçmiş fazla irdelenmemekte, okuyucuya/izleyiciye anlatılmamakta. Böylece okur, gerçek yaşamdan koparılıp eserin içindeki evrene daha hızlı girmekte. Tarihteki olaylar bu türde atıf konusu değil, daha çok hikayeyi zenginleştirmek için kullanılan araçlardır. Burada asıl amaç, mesaj verme değil, bir toplumsal düzen yaratmak ve yıkmaktır. Yazar, bir sistem inşa eder ve serüveni başlatır ve adım adım o sistemin çöküşünü hazırlar. Asimov da kendi kuramlarını eserleriyle sınamıştı ama iki önemli fark var:

Burada söz konusu olan bir fikir değil, hayali bir toplumsal düzendir.
Asimov, fikirlerini eserleriyle sınama amacındayken bu yeni türde böyle bir amaç yok. Düzenin yıkılışının tohumları eserin en başından içine yerleştirilmiştir. Eser boyunca gördüğümüz şey, tohumun filizlenmesidir.
Suzanne Collins, Açlık Oyunları serisinde tam olarak bunu yapmıştı. Panem adında bir devlet vardır. Onun dışındaki dünyada kimse var mıdır bilinmez. Hikaye için önem arz etmez. Ne olmuş da böyle olmuştur, bu konudaki bilgilerimiz yok denecek kadar sınırlıdır. Fakat sonrasında neler olduğunu biliyoruz. Zaman içinde devleti oluşturan 13 mıntıka, başkente savaş açmış ama kaybetmiştir. Mıntıkalardan birinin yok edildiği düşünülmektedir. Diğer 12 mıntıkaysa boyun eğmiştir ve bu yenilgiyi unutmamaları için her yıl iki çocuğu ölümle sonuçlanacak oyunlara haraç vermeye zorlanmaktadır. Başkentteyse zenginliği, çığırından çıkmış tüketim kültürünü ve ahlaki çöküntüyü görürüz. Öykü devam ettikçe sistemin ayrıntılarını öğrenir ve yeşeren isyana şahit oluruz.

Bu bilimkurgu türünü alışılagelmiş post-apokaliptik türünden ayıran bir başka özelliği de kıyametin teknolojik olmamasıdır. Sadece insan nüfusu azalmış, uygarlık yıkılmış, tarih unutulmuş ve az sayıdaki insan distopik bir düzene mahkum olmuştur ama teknoloji yerli yerindedir. Öyküdeki bilimkurgusal havayı güçlendirmek için mümkün olduğunca bilim ve teknoloji serpiştirilir ama bunlar çevresel unsurlardır. Öykünün merkezinde doğrudan yer etmezler.

Diğer bir örnek de The Maze Runner(Labirent Koşucusu). Bu da temelde post-apokaliptik niteliktedir. Burada dikkat çeken şey, labirentin ölümcül bir psikolojik ve sosyolojik deney olmasıdır.

Bir başka ayrıntı da hikayenin merkezindeki karakterlerin genellikle ergenlik döneminin ortasında veya sonunda olmasıdır. Bunun bence en büyük nedeni bu türün sektörel nedenlerle gençlere yönelik bir bestseller türü olarak doğması. Fakat bu sınır aşıldı ve çok daha ciddi bir türü ortaya çıkararak, gelişmekte olan modern bilimkurgunun alt türlerinden birine dönüştü. Sinema yapımcıları da buradaki potansiyeli görüp, eserleri birer birer sinemaya uyarlamaya başladılar. Üstelik sosyal bilimkurgular yapısı itibariyle uyarlamada daha az maliyetli oluyorlar.

Şimdi gelelim bu türün en yetkin örneklerinden birine: Veronica Roth’un kaleme aldığı ve Türkiye’de Artemis Yayınları’nın yayımladığı Divergent (Uyumsuz) serisinin ikinci bölümü Insurgent (Kuralsız) sinema uyarlamasıyla karşımızda (nihayet konuya gelebildim). Bu eser, yukarıda sözünü ettiğim yeni sosyal bilimkurgunun bütün karakteristik özelliklerini taşıyor.

Serinin ilk bölümü Divergent’dan başlayarak konuya göz atalım. İlk filmde öğrendiklerimiz: Mekanımız, uzak bir gelecekteki Chicago şehridir. Dünyanın çok büyük, uzun ve yıkıcı bir savaştan çıkmasından sonra insanlığın kalanı bu şehirde toplanmış, şehri bir duvarla çevirerek dışarıdaki zehirli çevreden korumaya başlamıştır. Barışın kalıcı olması için kusursuz olduğu varsayılan yeni bir düzen kurulmuştur. Toplum beş gruba bölünmüştür:

Fedakarlık: Bu gruptakiler özverili insanlardır ve herkese yardımcı olmaya çalışırlar. Yönetimi de onlar üstlenmiştir.
Zeka: Bütün bilimsel araştırmalar ve teknolojik gelişmeler bu gruptan sorulur.
Dostluk: En barışçıl gruptur. Güleryüzlü insanlardır ve her türlü şiddetin karşısındadırlar. Tarımla ilgilenirler ve böylece tüm toplumu beslerler.
Cesaret: Adı üstünde korkusuz ve atak insanlardır. Güvenlik gücünü oluştururlar.
Dürüstlük: Asla yalan söylemezler, bazı kamu görevlerini de üstlenirler.
Bunların dışında bir de fraksiyonsuz kalanlar vardır. Herhangi bir nedenden ötürü fraksiyonunu terk eden veya fraksiyonundan kovulan insanlar sokaklarda başıboş ve yoksul bir yaşam sürmek zorundadır.

16 yaşına gelen her birey, bir takım deneylerden geçtikten sonra kendisinin ruhen hangi fraksiyona ait olduğunu öğrenir ama seçim günü tercih kendisine aittir. Bir de uyumsuzlar vardır. Bu kişiler hiçbir fraksiyona uymazlar ve sistem tarafından tehdit olarak algılanırlar.

Hikayemiz bu düzenin kuruluşundan 200 yıl sonrasında başlıyor. Fedakarlık üyesi bir ailenin çocuğu olan Tris (Shailene Woodley) fraksiyonunu seçeceği yaşa gelmiştir. Testlerde kendisinin bir uyumsuz olduğu ortaya çıkar ama haklı olarak bunu saklar. Seçim günüyse ailesinden ayrılıp Cesaret’e katılır. Zor simülasyonları bir uyumsuz olması sayesinde atlatması uyumsuzluğunun ortaya çıkma riskini doğurur. Bu konuda ona yardım eden kişi Dört(Theo James)’tür. Ondan simülasyonları bir uyumsuz gibi değil de bir cesur gibi geçmeyi öğrenirken gitgide yakınlaşacaklar, bu arada Zeka’nın lideri Jeanine(Kate Winslet)’nin Cesaret’in bir kısmı ile birlikte Fedakarlık’a karşı şeytani planını öğrenecekler ve durdurmaya çalışacaklar. İlk bölümü böyle özetleyebiliriz.

İkinci bölüm olan Kuralsız’da, Fedakarlık’a yapılan saldırının suçunun uyumsuzların üstüne atıldığını ve böylece toplumu baskı altına alacak yeni adımlara haklılık kazandırıldığını görüyoruz. Gerek sinema, edebiyat ve tiyatroda, gerekse gerçek yaşamda ve tarihte çok sık rastlanılan bir yöntem. İşe de yarıyor. Bu arada Tris ve Dört, Dostluk’a sığınmışlardır. Jeanine’den kurtulmak için planlar yapmaktadırlar. Onların hikayesi üstünden fraksiyon sisteminin gitgide güçten düştüğünü ve çöküşün eşiğine geldiğini görüyoruz. Mevcut fraksiyonlar arasındaki gerilimler arttığı gibi, fraksiyonsuzların ve uyumsuzların sayısı iyice artmıştır ve bir devrim hazırlığı başlamıştır.

Buna karşılık Jeanine de boş durmamaktadır. Fedakarlık’a saldırmasının bir başka nedeni de 200 yıl önce Fedakarlık’a emanet edilen ve düzenin kurucularından bir mesaj içerdiği düşünülen kutuyu ele geçirmektir ki bunu zaten başarmıştır. Fakat kutuyu açabilmek için tamamen uyumsuz birine ihtiyacı vardır. Bu da bilin bakalım kim oluyor?

Uyumsuz ve devamı Kuralsız, pek çok yönüyle iyi düzenlenmiş bir dünyaya ve öyküye sahip. Bu yüzden bu seriyi çok sevdim. Fakat elbette aksaklıkları var. Birincisi, daha ciddi olacak bir eser, bir gençlik filmi havasında kurgulanmış. Bu da eseri ciddiyetten biraz uzaklaştırmış. İkincisi, oyuncuların performansı vasat. Kate Winslet dışında hiç kimse rolünün hakkını vermiyor. Özellikle Tris bana hiç de 16(hadi sizin hatırınıza 17 olsun) yaşındaki biri görünmedi. Filmi izlerken kendimi onun bir ergen olduğuna inandırmak için çok çabaladım.

İlk filmin yönetmeni Neil Burger’ın da, bu filmin yönetmeni Robert Schwentke’nin de yetersiz kaldığını düşünüyorum. Umarım üçüncü filmde biraz daha işinin ehli bir yönetmen tercih edilir.

Filmin sonu benim merakımı uyandırmayı kısmen başardı. Biraz da üçüncü filmin daha iyi olacağını düşünerek beklemeye başladım. Umarım şu güzel toplum kurgusu hak ettiği şekilde işlenir.


Yönetmen : Robert Schwentke
Yapım Yılı : 2015 - ABD
Senaryo : Brian Duffield, Akiva Goldsman, Mark Bomback
Görüntü Yönetmeni : Florian Ballhaus
Yapımcı : Tina Anderson, Neil Burger
Müzik : Joseph Trapanese
Süre : 1 saat 59 dakika
IMDB Puanı : 7/10
Çıkış Tarihi : 20 Mart 2015 (Türkiye)


kaynak : kayiprihtim.org

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın