magazin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
magazin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2015 Cuma

Jim Carrey'nin eski sevgilisi intihar etti

28 yaşındaki Cathriona White evinde ölü bulundu.

Ünlü aktör Jim Carrey'nin eski sevgilisi 28 yaşındaki Cathriona White intihar etti.

Çift birkaç gün önce ayrılmıştı.

Los Angeles'daki evinde yanında haplarla bulunan White'ın Jim Carrey ile ayrılığından bahsettiği bir intihar mektubu da bıraktığı belirtiliyor.

Eski sevgilisinin ölüm haberini alan Jim Carrey ise derin bir üzüntü içinde olduğunu belirten bir açıklama yayınladı.

İlişkilerine 2012 yazında başlayan Jim Carrey ve Cathriona White 2013 yılında bir ayrılık yaşamış ama geçtiğimiz Mayıs ayında yineden bir araya gelmişti.

kaynak : sinema.mynet.com

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Hollywood Tarihi Üzerine farkli bir bakiş açisi

Hollywood üzerine
 
  Dünya sinemasının merkezi,sinema endüstrisinin çok büyük bir bölümünü elinde bulunduran bölgedir Hollywood.Peki nasıl bir merkez haline gelmiştir ? Bu yazımda Hollywood'u ele alacağım.Hollywood'un doğuşu ve tarihsel süreci ve günümüzde nasıl merkezi bir konuma geldiğine değineceğim.Buyrun başlayalım.


    1-Hollywood'un Doğuşu

          Sinema ilk gelişimlerini Avrupa'da göstermesine rağmen yaşanan ekonomik,siyasal,sosyal etkiler yüzünden üstünlüğünü ABD'ye kaptırmıştır.Hollywood'un doğuşu ise Avrupa'dan çok kısa bir süre sonra olmuştur.Amerika'da aslında ilk filmler New York'da çekiliyordu.Bunun nedeni ise büyük ve merkezi bir şehir ve yapım şirketlerinin ve ekipman üreten firmaların burada olmasıydı.Yönetmen D.W.Griffith yapım şirketlerinin görevlendirmesiyle Kaliforniya'da yaptığı ziyaret sonrasında bu kasabayı keşfeder.Güzel ve manzaralı bir yer olduğu için burda bir film çekmeye karar verir.


    In Old California filmi (1910) Hollywood'da çekilen ilk sinema filmidir.Diğer yönetmenler de D.W.Griffith'in başarısını gördükten sonra buraya gelmeye başlarlar.Bu tarihten sonra sinema sektörü Doğudan batıya New York'dan Los Angeles'a taşınmıştır.Aslında bir diğer neden yönetmen Griffith'in burayı keşfetmesi dışında yönetmenlerin Thomas Edison'dan kaçmasıdır.

    Thomas Edison;sinema yapım sürecindeki hemen hemen bütün patentlere sahipti.Yönetmenler film yapmak için yüklü miktarda para veriyorlardı.Thomas Edison ve avukatlarından kurtulmalarının tek çareleri ise Californiya'ya kaçmaktı.Nitekim de öyle olur.Bu tarihten sonra bütün büyük film şirketleri kurulmaya başladı ve 1920'lerden sonra tırmanışa geçerek Dünyanın en büyük sinema merkezi olmuştur.
   

    2-Hollywood'un Tarihsel Süreci
 
            Genel olarak baktığımız zaman bir ülkenin gelişmişlik düzeyi ülkenin genel durumunu ortaya koyar.Eğer bir ülke gelişmiş ise spor,sanat,edebiyat,ekonomi,bilim olarak her zaman ileride olur ve olmayı hedefler.Amerika ise bunun en büyük örneğidir bana göre.1900 yılından sonra dünyanın bütün zenginleri Amerika'ya göçmüştür.Çünkü yeni kaynaklar ve büyük potansiyel vardı.Bu sinema sektörünü'de etkiledi.Büyük yapım şirketleri ve film şirketleri kurulacak potansiyel vardı çünkü.Avrupa'nın ise geri kalmasının nedeni aslında pek açık.

      Avrupa bu yüzyıl boyunca iki tane büyük savaş geçirdi.Bu savaşlar hem sinemaya hemde spora büyük darbeler vurdu.Bu savaşlar haricinde iç savaşlar,ekonomik krizler gibi etkenlerde Avrupa'da sürekli olmuştur.Sinema tarihinin doğması sürecinde 1.Dünya savaşı ve tanınma ve gelişme sürecinde 2.Dünya savaşı Avrupa sinemasına balta vurmuştur..Bu süreçte bir diğer etken ise gelişen teknoloji.Abd sinema sektöründe 3 ilerliyorsa Avrupa 1 ilerliyordu.Yeni kameralar,teknik bilgiler Amerika'da doğuyor,gelişiyor ve Avrupa ve Asya'ya pazarlanıyordu.Her ülke'de gelişiyordu fakat bayrak taşıyıcı Abd'idi.

      Hollywood'un en büyük avantajı ise pazarlamasıydı.1960 yapımı Fransız veya Çin yapımı bir başyapıtı nereden öğrenebiliriz ? İmkansıza yakın gibidir.Çünkü pazarlama sektöründe etkinlik yoktu.Hollywood ise bunu çok iyi yaparak tüm dünyada önemli bir yere sahip oldu.


        Amerikan sineması 1915-1920 yılları arasında film ihracatını 160 milyon dolara kadar çıkarmıştır.Bu yıllarda konulu filmler piyasada daha ağırlıktaydı.Böylelikle Hollywood;Güney Amerika ve Latin ülkelerine satış yapmaya başladı ve Brezilyada ki üretimi tamamen yok etti.Hollywood asıl darbeyi 1920 ve 1930'lu yıllarda vurmuştur.İngiltere,Kanada,Avusturalya gibi İngilizce konuşan ülkeler haricinde İspanya,İtalya gibi Avrupanın çoğunda egemen olmuşlardır.Güney Amerika,Orta Amerika ve Karayiplere bile egemen olmuştur.

     Daha önceden belirttiğim gibi savaş 1940-1950 yılları arasında Avrupayı etkisi altına almıştır.Savaş sonrasında ekonomisi canlı ve daha da güçlenerek çıkan tek ülke Abd olmuştur.

       Tarihsel süreci özetlediğimizde Hollywood 1900-1950 yılları arasını çok iyi değerlendirmiştir.Savaşlardan ve ekonomik sıkıntılardan kendine gelemeyen Avrupaya,teknoloji ve diğer dallarda geride kalan Güney Amerika ve Asya'nın çok önünde ilerlemiştir.


 3-1960 Yıllar ve Teknolojik Devrim

      Altmışlı yıllarda Avrupa sineması silkelenir.Özellikle İtalya ve Fransa yeni dalga etkisi ile bir sinema dili yakalar ve salonlarda Hollywood filmlerini yakalamaya başlar.Bu yıllarda Rusya ve Slav ülkeleride atağa kalkar.Avrupa sineması artık kendine gelmiştir.1960 yıllar ve 1970'li yıllar Avrupa sineması için yeniden doğma ve yükselme dönemi olmuştur.1980'li yıllara geldiğimizde Hollywood teknolojik alanda yaptığı yatırımlar ile yeni bir akım başlatır.Artık salonlarda muhteşem efektli filmler seyircinin karşısındadır.Endüstriyel anlamda artık Hollywood zirvededir.Bazı Avrupa ülkeleri kendi film endüstirisini korumak için Amerikan filmlerine kota koyarlar.


     1980'den günümüze kadar Hollywood üstünlüğü artık kabul edilmiştir.Aslında Hollywood altın çağını 90'lı yıllarda yaşar.Öyle bol efektli filmler yoktur.Yeşil Yol,Esaretin Bedeli,Ucuz Roman gibi sayısız başyapıtlar çıkmıştır.Blade Runner sinemada ki teknoloji devriminde başrolü oynamıştır.




   4-Günümüz

   Hollywood; tarihsel gelişime bakınca savaşları ve dünyadaki gelişmeleri çok iyi takıp etmiş, onlara ayak uydurarak farklı konularla kendini ortaya koymuştur.Ekonomik olarak sürdüğü üstünlüğünü milliyetçilik,din ve özgürlük gibi kavramlarla kendi propagandalığını işleyen filmler yapmıştır.Uygun zamanlarda gösterime sokarak da kültürel anlamındaki emparyalizmini sürdürmüştür.

       En çok tartışılan iki konuya değineceğim.Hollywood propagandası ve sanatsal filmler.

   Avrupa sineması sanatsal filmler çeker Hollywood ise ticari kaygısı ön planda olan ucuz ve tüketilmesi kolay filmler çeker.


     Bu önerme kısmen doğrudur.Fakat Hollywood'un sanatsal filmler çekememesinden değil çekmeyi tercih etmemesinden kaynaklanan bir durumdur.

     Amerikan sineması 1920 yıllarda olgunlaştı.Sessiz filmleride ekleyerek oluşum tamamlandı.1930 ve 1960'lı yıllarda Hollywood'da sanat filmi oldukça boldur.Ama daha sonra Amerikan sinemasında şöyle bir sorun baş gösterdi.Yüksek sınıfı,iyi eğitilmiş elit insanları hedef alan filmler gişede sınıfta kalmıştı.Filmler tutmuyordu.Daha kolay daha basit diye tabir ettiğimiz filmler yapmayı en önemlisi ise ulasal gişeyi düşündüler.Bugün Hollywood boş,sanatsal olmayan ve basit diye tabir ettiğimiz Hollywood yapısı burdan çıkmıştır.Kısaca Hollywood parayı,ulusal anlamda gişeyi düşünüyor diyebiliriz.

    En çok tartışılan diğer konu Hollywood propagandası.Bu yüzde yüz doğru bir önermedir.Din,milliyetçilik gibi konularda Amerikan sineması oldukça propaganda dolu filmler yapmıştır.Yahudi lobisinin de etkisi ile yahudileri masum gösteren filmler,kızılderelileri kötü gösterem filmler,Hurt Locker gibi Irak savaşında Abd'yi masum ve haklı gösteren filmler boldur.

 



     Özetle;Hollywood biraz sıkıntılı bir süreçtedir günümüzde.Neden ise konu kıtlığıdır.Hollywood'a zıt olarak Tv Dünyası ise altın çağını yaşıyor.Her bölümü sinema tadında olan filmler var.Günümüze kadar 100 yıllık bir süreci ele alırsak Hollywood;Avrupanın talihsizliğini çok iyi değerlendirerek günümüze kadar son derece kaliteli pazarlama teknikleri ile şuan merkez haline gelmiştir.Elbette kendi propagandalığını kendi fikir ve akımlarını izleyiciye aktaracaktır.Bu kaçınılmazdır.

    Genel olarak film izleyicisi sanatsal filmler dışında filmde aksiyon ve basit konuya bakar.Hollywood bunun bilincine çok öncelerden bildiği için şuan bu duruma geldi.Ama bir Lost Highway,Memento,Fight Club gibi filmleri yapabilecek ne yönetmen ne senarist Avrupa'da yoktur.Hollywood'un en büyük avantajı yönetmenleri ve sanatçılarıdır.Stephen King'in adeta kanını enmiştir Hollywood.Alfred Hitchcock,Steven Speilberg gibi büyük yönetmenleri,korku ustaları Wes Craven,John Carpenter gibi türünde lider olan,David Lyinch,David Fincher ve Christopher Nolan gibi dehaları elinde bulundurmuştur.

    Şuan özellikle 2010'dan sonra ufak çaplı krizdedirler.Ama bu geçicidir.Kapitalizm,Milliyetçilik ve din konularında Dünya artık farklı bir boyutdadır.Gelişen teknoloji ile ülkeler kendi sinemalarını,kendi fikirlerini pek tabi aktaracaktır.Hollywood'un ise bunu çok iyi ve profesyonel bir şekilde aktarması ise kitleleri çok iyi etkilemiştir.


kaynak : olagansuphelilerr.blogspot.com 

11 Temmuz 2014 Cuma

‘İlk Türk filmi’ hiç çekilmedi mi?

Sinemamızın başlangıcı sayılan, ama bugüne kadar kimsenin görmediği “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” ortada yok. Bu film kayıp mı, yoksa hiç çekilmedi mi?

2014’te 100 yılını tamamlayacak olan Türk sinemasının ilk filmi olarak Fuat Uzkınay’ın “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” kabul edilir.

Ne var ki, uzunluğu kimine göre 150, kimine göre 300 metre olan, yaklaşık 1-1.5 dakikalık, tek tük kayıtlarda 14 Kasım 1914’te çekildiği (!) belirtilen ve Nijat Özön gibi bize sinema kültürünü tanıtıp sevdiren çok saygın bir film eleştirmeni, sinema yazarı ve tarihçimize göre sinemamızın başlangıcı sayılan, ama kimsenin görmediği bu belge film ne yazık ki günümüze ulaşamamıştır.

Anıtın yıkılması kararı

Halkın 93 Harbi diye adlandırdığı, 1876-77 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan galip çıkan Rusların İstanbul’a doğru ilerleyişlerinde en son varıp durdukları yer olan Ayastefanos’ta (Yeşilköy) bir zafer abidesi dikmek istemelerinin sonucunda ortaya çıkan, yarısı anıt, yarısı hayır kurumu gibi olan, Ayastefanos Rus Abidesi denen bu acayip yapının diken gibi battığı Osmanlı devletinde, 93 Harbi’nin yarattığı acı anıları silmek için mutlaka yıkılması kararını aldı, (Almanların müttefiki olarak ülkeyi I. Dünya Savaşı’na sokan) dönemin muhteris yöneticileri.

Propaganda filmi

Anıtın yıkılışının iyi bir propaganda olur düşüncesiyle filme çekilmesi, önceden Viyana merkezli, Sacha film yapımevine sipariş edilmişken savaşa girmemizle körüklenen milli duyguların coşup iteklemesiyle bu yıkılışın mutlaka bir Türk tarafından çekilmesi görüşü ağır bastı ve o sırada, önceden sinemacılığa bulaşıp İstanbul’da halka ilk film gösterenlerden biri olan ve savaş nedeniyle askere alınmış yedeksubay Ali Fuat Uzkınay bu olayı filme çekmekle görevlendirildi.

1915’teki Almanya ziyaretinde Alman ordusundaki sinema bölümünün çektiği haber filmlerini seyredince sinemanın propaganda gücünü anlayan Enver Paşa’nın emriyle Osmanlı ordusunda da bir Merkez Ordu Sinema Dairesi (MOSD) kurulmuştu 1915’te.

Cumhuriyet yıllarında

Cumhuriyet yıllarında Ordu Foto Film Merkezi adını alacak MOSD’nin başına Weinberg atanmış, yardımcılığına da Uzkınay getirilmişti. Uzkınay, 1924’te yeniden düzenlenerek Genelkurmay Başkanlığı’na bağlanan Ordu Foto Film Merkezi’nde Laboratuvar Grup Amirliği’ne atanmış, emekliye ayrıldığı 1953’e kadar bu görevde kalmış ve 1956’da Göztepe’deki evinde vefat etmiştir.

İlk yerli film!

Nijat Özön ustamız, araştırmacı yazar Nurullah Tilgen’in 1953’te Yıldız dergisinde yayımladığı “Türk Sineması Tarihi, Dünden Bugüne, 1914-1953” adlı yazı dizisinden yararlanarak alıntılar yaptığı “Türk Sinema Tarihi 1896-1960” (Artist Yayınları, 1962) adlı temel kaynak eseri ile Sinematek Derneği yayını “Fuat Uzkınay” adlı biyografik kitabında “Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı”nı ilk yerli filmimiz, Uzkınay’ı da ilk sinemacımız sayar.

Aslında Uzkınay’dan daha önce Sultan Reşat’ın 1911’deki Selanik ve Manastır seyahatleri olmak üzere, çeşitli belge filmler ve haber filmleri çekerek Balkanlara sinemayı yayan, fotoğrafçılıktan yetişme, Manastırlı Yanaki Manaki (1878-1954) ile Milton Yanaki (1882-1964) kardeşlerdir ilk Osmanlı sinemacılarımız.

Bugüne dek bulunamadı

Tekrar başa, yani bugüne kadar bir türlü bulunamayıp kimsenin de seyredemediği “Ayastefanos’taki Rus Abidesi”nin esrarına dönerek, zaten titiz araştırmacılığını bildiğimiz Nijat Özön’ün “Fuat Uzkınay” kitabındaki önemli bir dipnotuna vurgu yapalım şimdi:

“Bu film bugüne kadar bulunamamıştır. K.K. Foto Film Merkezi’nde bu ad altında kayıtlı filmin bununla hiçbir ilgisi yoktur. Dikkati çeken bir nokta da, Uzkınay’ın 1953’te henüz emekliye ayrıldığı sırada yazar Tilgen’le yaptığı konuşmada bu filmin Merkez’de bulunduğundan hiç söz açmamasıdır. Uzkınay öteki filmlerinin resimlerini Merkez’in arşivindeki kopyalardan sağlayabilmesine rağmen bu filmle ilgili hiç bir fotoğraf vermemiştir Tilgen’e.

Bundan dolayı filmin kaybolduğu sonucuna varılabilir. Foto Film Merkezi’ndeki filmlerin zaman zaman kayıplara uğradığı, tasfiye edildiği bilinmektedir. İlk filmimizin de bu arada kaybedilmiş olması muhtemeldir. Ancak filmin günün birinde beklenmedik bir yerden çıkması da (az da olsa) ihtimal dahilindedir.”

1951’de “Film ve Öğretim” adlı bir dergide yayımladığı “Türk Filmciliğinin Tarihi” adlı yazısında “Ayastefanos”tan hiç söz etmeyen Tilgen’in sinemamız hakkında “Yıldız” dergisindeki araştırmasını yazarken o yıllarda hayatta olan Uzkınay’a danışmaması da ilginçtir.

Kamerayı kullanamadı mı?

Kendi çektiği “ilk filmimiz”e dair pek konuşmayan Uzkınay’ın 14 Kasım 1914’te, kısa sürede kamera kullanmasını öğrenip öğrenemediği de bir başka soru işaretidir.

Anıtın yıkılmasına ilişkin toplumsal ilginin yoğunlaştığı o tarihte Uzkınay’ın filmin çekiminde başarısız olduğunu itiraf etmekten kaçınması da gayet doğal.

Bir varsayım olarak bu filmin hiçbir zaman çekilmediği de söylenebilir. Bu konudaki bir başka varsayım da filmin çekilmiş ve zaman içinde bir şekilde kaybolmuş olması ihtimalidir. Ama en akla yakın ihtimal, telaş ve heyecan içindeki Uzkınay’ın büyük olasılıkla henüz öğrendiği kamerayı kullanamamış olduğudur.

Kızları da görmedi

Gelişim Sinema dergisinin Kasım 1984 tarihli, 2. sayısında Burçak Evren imzalı “İlk Türk Filmi Üstündeki Kuşkular” başlıklı yazı ve Uzkınay’ın o tarihte hayatta olan 2 kızıyla (Mutena Uzkınay ve Mualla Uzkınay Tüzel) yapılmış, “İlk Türk filmini biz de görmedik” başlıklı söyleşi de sonuçta bu görüşlerimizi doğrular niteliktedir.

İlk Türk filminin varlığı üstüne akıl yürüttüğümüz bu yazıyla tabii ki ilk Türk sinemacısı Uzkınay’ın ruhunu rencide etmek ya da olay hakkında yazan kimi sinema yazarına-tarihçisine kara çalmak değil amacımız.

Her ne kadar somut varlığı ortada olmasa da, “Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı” ilk Türk filmi olarak kabul ediliyor bugün.


Sungu Çapan/Cumhuriyet
kaynak : cumhuriyet.com.tr

Oscarlı senaristten Jimi Hendrix filmi

Efsane gitarist Jimi Hendrix'in hayatını anlatan "Jimi: All Is by My Side" gösterime girmek için gün sayıyor


ABD'de 26 Eylül'de gösterime girecek Jimi Hendrix'in hayatını anlatan "Jimi: All Is by My Side" filminde, Hendrix'i Outkast grubunun solisti Andre Benjamin canlandırıyor.

Hendrix'in ünlü olmadan önceki Londra günlerinin anlatıldığı filmi, "12 Yıllık Esaret" filmiyle uyarlama senaryo dalında bu yıl Oscar kazanan John Ridley yazıp yönetti.

kaynak : haberturk.com

4 kişiden 1'i 'Recep İvedik 4' izledi

Her 4 seyirciden birinin tercihi olarak yılın en çok izlenen, 1989'dan günümüze de en çok izlenen 2. film unvanını alan "Recep İvedik 4", 67 milyon lirayı geçen hasılatıyla toplam sinema hasılatında aslan payını aldı.

Türkiye'de, yılın ilk çeyreğinde yaklaşık 24 milyon seyirci ve 250 milyon lira hasılat toplayan sinema sektörünün büyüklüğü, geçen yılın tamamının yarısına yaklaştı.
     
Box Office Türkiye verilerinden derlenen bilgiye göre, son olarak 2009 yılında bir önceki yıla göre yüzde 3,9'luk düşüşle 36 milyon 904 bin 345 seyircinin gittiği Türkiye'deki sinema salonları, bu yıldan sonra izleyici sayısını sürekli artırıp, geçen yıl 50 milyon 293 bin 837 kişiyle tepe noktasına ulaştı.
     
Bu yılın ilk çeyreğinde de Türk sinemasının en çok izlenen serilerinden olan "Recep İvedik 4" ve "Eyyvah Eyvah 3"ün vizyona girmesinin etkisiyle seyirci sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 31 artırartarak, 23 milyon 792 bin 242'ye ulaştı.
     
Sektör, geçen yılı, bir önceki yıla göre yüzde 13,4'lük artışla 50 milyon 295 bin 805 seyirciyle, yüzde 18,5'lik artışla 504 milyon 347 bin 109 liralık toplam hasılatla kapatmıştı. Buna göre yılın ilk çeyreğinde yaklaşık 24 milyon seyirci ve 246 milyon 53 bin 475 lira hasılat toplayan sinema sektörünün büyüklüğü, geçen yılın tamamının yarısına yaklaştı.

 kaynak : ntvmsnbc.com

7 Temmuz 2014 Pazartesi

İran asıllı Türk oyuncu Amerikan filminde!


Can Dündar'ın eski sevgilisi olarak tanınan İran asıllı Türk oyuncu Farzan'ın yeni filmi gösterimde...

İran asıllı Türk oyuncu Amerikan filminde, Taies Farzan

Dünya Sineması’nın kalbinin attığı Los Angeles'ta yaşayan Kürt yönetmen Jano Rosebiani'nin yönetmenliğini ve senaristliğini yaptığı "Chaplin of the Mountains" filmi geçen hafta New York'ta izleyicisi ile buluştu. Filmde rol alan İran asıllı Türk oyuncu Taies Farzan, internet kafeden Skype bağlantısı yapılarak oyuncu kadrosuna seçildi.

Amerika’da gerçekleşen oyuncu seçimleri sırasında Türkiye’de tatilde olan İran asıllı Türk oyuncu Taies Farzan, internet kafeye giderek Skype’den bağlandığı Jano Rosebiani'nin verdiği rejiye göre, oturduğu yerden rol yaparak filmin kadrosuna seçildi.

İran devrimi sonrasında 6 yaşındayken Türkiye’ye gelen Taies Farzan, Tahranlı bir Türk oyuncu. 2000 yılına İranlı yönetmen Daryush Shokof ile tanıştı. Shokof'un ‘Tenussian Vacuvasco’ ve ‘Breathful’ adlı 2 filminde rol aldı. Yine 2013 yılında vizyona giren yönetmenliğini Ben Affleck'in yaptığı dramatik gerilim filmi olan 'Argo’da canlandırdığı orta sınıf İranlı bir kadın rolüyle kendinden söz ettirmişti. Taies Farzan, bir dönem Türk medyasında gazeteci-yazar Can Dündar'la yaşadığı ilişki ile gündeme gelmişti.

kaynak : haberturk.com

9 Nisan 2014 Çarşamba

Türkçe Bilmediği İçin Rolünü Başkasına kaptırdı

Rol için uygun bulunmadım .Türkçe ve İngiliz bilmediğim için seçilemedim. Bu yüzden de ülkeme geri dönmek zorunda kaldım.

Napoli’de doğup büyüyen oyuncu Denise Capezza’nın Türkiye’ye yerleşme hikayesi oldukça ilginç. İki yıl önce ‘Uçurum’ dizisine İtalyan oyuncu arandığını duyunca Türkiye’ye görüşmeye geldiğini söyleyen oyuncu, “Felicia karakteri için İstanbul’a geldim.
Rol için uygun bulundum. Ancak  Türkçe ve İngilizce bilmediğim için seçilemedim. Bu yüzden de ülkeme geri dönmek zorunda kaldım.
Ama pes etmedim” dedi. Ardından  Türkçe kelimeler öğrenen ve kendisine bir DVD hazırlayan Cappeza, bu sayede rolü alınca hemen  Türkçe derslerine başladığını ve 6 ayda Türkçe’yi söktüğünü belirtti.

‘Türkiye’de kalacağım’
Şu sıralar Charles Dickens’in dünyaca ünlü romanı Oliver Twist’in Türk versiyonu ‘Düşler ve Umutlar’da rol alan Cappeza, “İstanbul’u çok seviyorum. Teklif geldiği sürece Türkiye’de kalacağım” dedi.(sabah)


ERDOGAN GÜRSES
kaynak: androhit.com

4 Nisan 2014 Cuma

İngiliz sinemasının başyapıtı bulundu!

Sessiz sinemanın başyapıtlarından sayılan kayıp 'Love Life and Laugter' filmi bulundu

İngiliz sessiz sinemasının başyapıtlarından kabul edilen 'Love Life and Laugter (Aşk, Hayat ve Kahkaha)' Hollanda'da gün ışığına çıkarıldı. İngiliz Fim Enstitüsü, 1923 yılında George Pearson tarafından yönetilen filmin Hollanda'daki küçük bir sinemada bulunduğunu açıkladı. Açıklamada; "Sinemanın bulunduğu binanın tadilata girmesinin ardından teneke kutular içinde saklanan bazı filmlerin, Hollanda Sinema Müzesi'ne taşındığı, Pearson'ın filminin de bu sırada bulunduğu" belirtildi.

'Love Life and Laugter', İngiliz Fim Enstitüsü'nün en çok aranan 75 film listesinde yer alıyor. Filmde İngiltere'nin en başarılı sessiz sinema oyuncusu Betty Balfour başrolde oynuyor. İngiliz Film Enstitüsü'nün Sessiz Film Küratörü Bryony Dixon filmin bulunması ile ilgili bir açıklama yaptı. Dixon yaptığı açıklamada: "Sessiz sinema döneminin en tanınan, en yetenekli İngiliz yönetmenlerinden George Pearson'un günümüze kadar ulaşabilmiş sadece bir filmi vardı. Şimdi 'Love Life and Laugter' bulduk. Pearson'un 1. Dünya Savaşı'nı konu alan 'Reveille' filmi de en çok arananlar listemizde bulunuyor" şeklinde konuştu.

90 dakika süren filmin yıl içinde gösteriminin yapılması için çalışmalar başladı.

kaynak: haberturk.com

2 Nisan 2014 Çarşamba

Türk Filmi 'Mavi Dalga' Fırtınası Kıtalararası Esiyor

Zeynep Dadak ve Merve Kayan’ın ilk uzun metraj filmi Mavi Dalga, festival yolculuğuna farklı kıtalardaki önemli festivallerle devam ediyor, festivalden festivale koşan Mavi Dalga,birçok yarışta Türkiye'yi temsil edecek, Mavi Dalga yer aldığı festivaller, Mavi dalga izle, Mavi dalga oyuncuları Avrupa Gazetede
Zeynep Dadak ve Merve Kayan’ın ilk uzun metraj filmi Mavi Dalga, festival yolculuğuna farklı kıtalardaki önemli festivallerle devam ediyor, festivalden festivale koşan Mavi Dalga,birçok yarışta Türkiye'yi temsil edecek, Mavi Dalga künyesi, Mavi dalga izle, Mavi dalga oyuncuları Avrupa Gazetede. Zeynep Dadak ve Merve Kayan’ın ilk uzun metraj filmi Mavi Dalga, festival yolculuğuna farklı kıtalardaki önemli festivallerle devam ediyor. Uluslararası prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapan film, ilk olarak 10-20 Nisan tarihleri arasında Uruguay’da düzenlenecek olan 32. Montevideo Uluslararası Film Festivali’nde gösterilecek. Hemen arkasından ABD’deki en eski ve köklü festivallerden biri olan 57. San Francisco Uluslararası Film Festivali’nde, ABD prömiyerini yaparak, 24 Nisan- 8 Mayıs tarihleri arasında “Yeni Yönetmenler” dalında ödül için yarışacak. Ayrıca aynı tarihlerde Güney Kore’de düzenlenen bağımsız sinemanın dünyadaki en prestijli festivallerinden biri olan 15. Jeonju Film Festivali’nde “Uluslararası Yarışma” bölümünde yer alacak.


7 Mart 2014’te Başka Sinema kapsamında vizyona giren Mavi Dalga, geçtiğimiz Şubat ayında 64. Berlin Film Festivali’nin Generation bölümünde uluslararası prömiyerini yaptı ve hemen sonra !f İstanbul’un Keş!f bölümünde gösterildi. Son olarak da İsveç’te gerçekleştirilen BUFF Film Festivali programında yer aldı. Türkiye prömiyerini geçtiğimiz sene 50. yılını kutlayan Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gerçekleştiren Mavi Dalga festivalden En İyi İlk Film, En İyi Senaryo ve En İyi Kurgu ödülleriyle dönmüştü.
Üniversiteyi büyük bir şehirde okumak isteyen Deniz ve arkadaşlarının yaşadıkları şehirle ilişkilerinin ve gelecek endişelerinin üzerine kurulan hikâyelerinin anlatıldığı Mavi Dalga’nın çekimleri 2012 yılı sonbaharında Balıkesir’de gerçekleştirildi. Genç oyuncu kadrosu ile dikkat çeken filmin başrollerinde Ayris Alptekin, Barış Hacıhan, Nazlı Bulum, Albina Özden, Begüm Akkaya ve Sude Aslantaş yer alırken onlara deneyimli oyuncular Onur Saylak, Derya Durmaz ve Cüneyt Yalaz eşlik ediyor. Avrupa Ortak Yapım Fonu Eurimages’dan ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nden yapım desteği alan Türkiye-Hollanda-Almanya-Yunanistan ortak yapımı Mavi Dalga’nın görüntü yönetmenliğini Daniël Bouquet yaparken, filmin ses teknisyenliğini Jeffrey Grieshober üstleniyor. Ezgi Baltaş’ın castını, Çiçek Kahraman’ın ise kurgusunu yaptığı filmin özgün müzikleri de kim ki o grubuna ait.

kaynak: avrupagazete.com

Rob The Mob: Mafya soyulursa kime dert yanar?

İtalyan Amerikan mafya filmlerine bir yenisi daha eklendi. ‘Rob The Mob’ 1990’lı yılların New York’unda adı geçen John Gotti davasından uyarlandı.

Filmde aktör Andy Garcia mafya babasını oynuyor:

‘‘Bu çok iddialı bir fikirdi. Zamanın romantik yapımı Bonnie ve Clyde ile aynı dönemde geçiyor. Mafya ailelerin durumu, polise gidip ben soyuldum diyememelerini anlatıyoruz. Düşünsenize tüm gizli mal varlığınızı açıp parmak izi aldıklarını…’‘

Ünlü mafya yapımı Baba serisinin üzerinden yaklaşık 40 yıl geçmesine rağmen Amerika’da mafya filmlerine ilgi büyük.

Yönetmenliğini Raymond De Fellitta ‘nın üstlendiği ‘Rob The Mob’ Amerika Birleşik Devletleri’nde gösterime girdi. Yapım 2014 yılı sonunda Avrupalı seyirciyle buluşacak.

kaynak: tr.euronews.com

1 Nisan 2014 Salı

Yeni Harry Potter için 3 film

Harry Potter’dan 70 yıl öncesini anlatacak yeni film 'Fantastic Beasts and Where to Find Them' 3 ayrı bölümden oluşacak.

Harry Potter serisinin yazarı JK Rowling, kısa bir süre önce kitabın ve filmlerin hayranlarına yeni film müjdesi vermişti.

Harry Potter'ın Hogwarts'taki ilk senesinde 'Fantastic Beasts and Where to Find Them' adlı ders kitabından yola çıkarak çekilecek yeni filmin 3 bölüm halinde beyazperdeye uyarlanacağı açıklandı. Açıklama filmin yapımcılığını üstlenen Warner Bros’un üst düzey yöneticisi Kevin Tsujihara’dan geldi.

Film, Harry'den 70 yıl öncesine giderek, New York'ta başlayan bir büyücülük macerasını anlatacak. 2001 ve 2011 yıllarında vizyona giren 8 Harry Potter filmi 7.7 milyar dolar gişe hasılatı yapmıştı.

kaynak: ntvmsnbc.com

31 Mart 2014 Pazartesi

Hollywood’da Türkiye tanıtımı

ABD’nin Los Angeles kentinde bu yıl 29’uncusu düzenlenen Uluslararası Film Komisyonları Birliği Lokasyon Fuarı’nda, Türkiye’nin film platosu olabilecek cazibe mekânları Hollywood’lu film yapımcılarına tanıtıldı.

Dünyanın en büyük film şirketlerinin bulunduğu Los Angeles'ta Hollywood yapımcılarına çekecekleri yüksek gişeli filmlerde plato olarak kullanmaları için Türkiye'nin cazibe mekânları tanıtıldı. Bu yıl 29'uncusu düzenlenen Uluslararası Film Komisyonları Birliği Lokasyon Fuarı'nda Hollywood filmlerinin yapımcılarını çekmek için ülkeler birbiriyle yarışırken, Türkiye de fuarda bir stantla yer aldı. Türkiye Film Komisyonu Derneği Başkan Yardımcısı ve Los Angeles Temsilcisi Erdal Aktan, film sektöründe yer pazarlamasının önemine değinerek, Türkiye'nin bu alanda biraz geri kaldığını ancak tanıtımını daha etkili yaparak bu açığı kapatmaya çalışacaklarını söyledi. Aktan, "Amerika'da her eyaletin bir film komisyonu var. Bu alanda ülkemiz maalesef şimdiye kadar yetersiz kalmış. Dünyanın çeşitli ülkelerinden film yapımcıları hizmet almak istediklerinde, ilk olarak bu komisyonları arıyor. Türkiye'de muhatap bulamamaları bir eksiklikti, biz de bundan yola çıkarak Türk Film Komisyonu'nu kurduk" diye konuştu.

Türkiye’ye ilgi artıyor
Bazı sahneleri Türkiye’de çekilen ve gişede büyük başarı sağlayan ‘Argo’ ve ‘Skyfall’ gibi filmlerin ardından yabancı yapım şirketlerinin ilgisinin Türkiye üzerinde yoğunlaştığını kaydeden yapımcılar, Türkiye’nin Ortadoğu ve Avrupa’yı bir arada yansıtabilen mekânlarıyla, sektörde farklı bir iddiaya sahip olduğunun altını çiziyor. 6 kıtadan 300’ün üzerinde film komisyonunu temsil eden AFCI Uluslararası Film Komisyonları Birliği, 1975 yılından bu yana sektörü buluşturan önemli etkinliklere imza atıyor.


kaynak: hurriyet.com.tr

29 Mart 2014 Cumartesi

İzlediğiniz film seçtiğiniz hayatı gösterir

İstanbul Film Festivali, yine sinefilleri bilet kuyruklarında biraraya getirdi. 5-20 Nisan arasında baharın müjdecisi olan festivalde, filmler de yan etkinlikler de dikkat çekici

İçinde sinema olan her şeyde hayatın kendisi var. Yani aşk, hayal kırıklıkları, savaş, gözyaşı, delicesine mutluluk, kahkahalar, doğumlar, ölümler, pişmanlıklar ve sürprizler... İşte o yüzden bu sene de İstanbul  Film Festivali boyunca her girdiğimiz filmden kendi hikâyemize bir hayat daha eklemiş olarak  çıkacağız. Ama burada filmden fazlası da var: Paneller, partiler, söyleşiler, dersler...

Kimi filmlerde çok eğlenebilir, kimisinde gözyaşlarına boğulabilirsiniz. Seçim sizin. Hangi filmleri izleyeceksiniz? Hayatın size neler öğretmesine izin vereceksiniz? 10. kez Akbank desteğiyle gerçekleşen  3. İstanbul Film Festivali’nin “ekstra güzellikleri” karşınızda...

SİNEMA DERSLERİ

1-Asghar Farhadi (Uluslararası Altın Lale Jüri Başkanı) Ayrılık filmiyle önce Berlin’de Altın Ayı, ardından En İyi Yabancı Film Oscar’ını kazanan ve bir sonraki filmi Geçmiş’le Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan İranlı yönetmen Asghar Farhadi, festival kapsamında bir söyleşi gerçekleştirecek. 14 Nisan Pazartesi saat 16.30’da Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde. Rezervasyonu unutmayın!

2-Marin Karmitz: Sinemayla 40 Yıl Sinema işletmeciliği kavramını değiştiren Marin Karmitz, kariyerinin  40. yılını kutlarken yapımcılıkta başlangıçtan günümüze nelerin değiştiğini, yeni ufukları ve mesleğin inceliklerini paylaşacak.

Ayrıca festival kapsamında MK2 40. YIL isimli özel bölümde 8 filmlik bir toplu gösteri yapılacak. 17 Nisan Perşembe, saat 14.00, Fransız Kültür Merkezi.

FESTİVAL SÖYLEŞİLERİ

1- Türkiye’de sinema 100 yaşında!

Türkiye’de sinemanın 100. yaşını “Bu İkiliye Dikkat” adlı bölümle kutlayan İstanbul Film Festivali’nde  bir dizi ikili sohbet de düzenleniyor. Söyleşiler, Türkiye’den sinema yazarları, akademisyenler ve yönetmenlerin katılımıyla İstanbul Modern’de...

2- Savaş Zamanı Belgesel Yapmak

Suriyeli yönetmen Talal Derki’nin Sundance’te Jüri Büyük Ödülü’nü kazanan ilk uzun metrajlı belgeseli “Humus’a Dönüş” festival kapsamında seyirciyle buluşacak. Film, biri kameraman iki arkadaşın Suriye’deki direniş hareketine katılmalarını anlatıyor. 8 Nisan Salı, saat 14.00’te, Salon İKSV’de. Rezervasyonsuz giderseniz kapıda kalma riskiniz var!

3- Sinema yoluyla bir millet yaratmak

Birinci Dünya Savaşı’nın 100. yıldönümü için hazırlanan özel bölüm kapsamında, sinema yazarı  Rüdiger Suchsland’ın yönettiği belgesel, “Caligari, Korku Sinemaya Geldiğinde” ve Alman sinemasının başyapıtlarından “Bir Pazar Günü” beraber gösterilecek. Ayrıca Suchsland’ın konuşmacı olarak yer alacağı bir de panel düzenlenecek. 15 Nisan Salı, İstanbul Modern, saat 16.00.

4- Yok bir sitemim, hayatta her şey kısmet

Kıbrıslı Rum yönetmen ve gazeteci Nina Maria Paschalidou’nun ikinci filmi olan Kısmet, Türkiye’de çekilen pembe dizilerin Balkanlar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki kadınlar üzerinde etkilerini inceliyor.  Festival programında gösterilen bu belgeselin ardından film yönetmeninin yanı sıra Türkiye’den senaryo yazarı, oyuncu, televizyon eleştirmeni ve akademisyenlerin katılımıyla bu fenomen mercek  altına alınacak. 16 Nisan Çarşamba, saat 15.00, Akbank Sanat.

5- Manaki kardeşlerin kültür mirası

Türkiye’de sinemanın miladı olarak kabul edilen, 14 Kasım 1914’te çekilen Ayastefanos’taki Rus  Abidesinin Yıkılışı filminden önce, 1905’te film çekmeye başlayan Balkanların ilk sinemacıları  (Osmanlı vatandaşı) Yanaki ve Milton Manaki kardeşlerin restore edilen filmlerinin tamamı, Türk  sinemasının 100. yılı vesilesiyle festivalde gösteriliyor. Gösteriminin ardından Makedonya Sinematek  Film Arşivi Direktörü Igor Stardelov ve yazar Sula Boziş, Manaki kardeşlerin kültür mirası üzerine  konuşacaklar. Manaki kardeşlerin filmlerinin gösterimi 6 Nisan Pazar, 21.30 ve 13 Nisan Pazar  16.00’da Atlas 3’te.

FESTİVAL'E GEZİ

33. İstanbul Film Festivali’nde Köprüde Buluşmalar kapsamında bir “Direniş Forumu” var. “Gezi” ve “direniş” kavramları ele alınıyor. Futbol taraftarlarını konu alan “Istanbul United” belgeseli, Beşiktaş,  Galatasaray ve Fenerbahçe taraftarının Gezi Parkı olayları sürecinde kenetlenme öykülerini anlatıyor  ve Gezi’yi masaya yatırıyor.

Filmin yönetmenleri Olli Waldhauer ve Farid Eslam ile yapımcısı Jan  Krüger parkta ve sokaklarda eylemler sürerken bu kenetlenmeyi takip sürecini anlatacak. Panelde  konuşmacı olarak ünlü “Everyday Rebellion” filminin yönetmenlerinden Arash T. Riahi ve “Yeryüzü  Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” adlı belgeselin yönetmeni Reyan Tuvi de bulunacak. 13 Nisan Pazar, 16.00 – 18.00, Akbank Sanat.

BİRAZ DA EĞLENCE

Kaçırılmaz! Festival kapsamında, Kuzuların Sessizliği ve Rachel Evleniyor filmleriyle tanınan yönetmen Jonathan Demme’in belgeseli Neil Young’ın Bavulundan Şarkılar gösterildikten sonra yönetmen sizi Hard Rock Cafe İstanbul’da unutulmayacak bir geceye davet ediyor.

Neil Young ve onunla etkileşimli  müzikleri dinleyebileceğimiz gecenin konuk DJ’leri arasında Yekta Kopan, Aylin Aslım ve Görgün Taner de yer alacak. Neil Young & Crazy Horse’un 15 Temmuz’da İstanbul’da Vodafone Freezone ponsorluğunda vereceği ilk konser öncesindeki bu buluşmada, sanatçının en ilginç hitleri kadar  Buffalo Springfield’den Thom Yorke’a, Pearl Jam’den Chromatics’e “Yolu Neil Young’dan geçmiş”  birçok müzisyen ve grubun şarkıları dinlenecek.

Neil Young’ın Bavulundan Şarkılar gösterimi 9 Nisan  Çarşamba, saat 19.00’da Atlas Salon 2’de. Neil Young İstanbul’da partisi 22.00’de Hard Rock Cafe’de.

Festivalin en çarpıcı filmleri

1- En popüler: Çok uzun zamandır merakla beklenen, fanatikleri (yani bizler) tarafından hakkında her bilgi yenilip yutulan son Wes Anderson filmi: The Grand Budapest Hotel / Büyük Budapeşte Oteli.

2- En çok konuşulan:

Nymphomaniac/Nemfomanyak. Malum sansür sebebiyle ülkemizdeki sinemalarda sadece festival  kapsamında izleyeceğimiz film erotizmden nasibini almamış, söylendiği gibi pornovari değil; aksine oldukça matematiksel bir film. Festivalde bu uzun filmi 2 bölüm olarak izleyeceğiz.

3- En şiddetli: Tarantino’nun önerdiği Big Bad Wolves. Gerekirse gözümüzü kapatıp izleyeceğiz  Tarantino önermişse.

4- En merak edilen: Kabul. Bu tamamen şahsi merakım. Başka kimsenin listesinde bu filmi  göremedim. Ama İzlanda sinemasını severseniz, müzik de severseniz bu film tam sizlik ve benlik  olur. Bahsettiğim film, Metalhead. Tekrarlıyorum, anahtar kelimeler; İzlanda sineması ve müzik.

5- En güçlü kadın: “Şarkı Söyleyen Kadınlar” Türk sineması klasikleri arasına girecek kadar başarılı  film.

6- Dikkat çekenler: “Bu ikiliye dikkat” bölümü filmlerinin hepsi.

7- Dayanılması en zor: 13 yaşındaki bir kız çocuğunun intiharının peşinden gelen adli süreci anlatan  “Miss Violence”. Yutkunarak izleyeceğiz.

8- En komik: Biraz kara mizah sayılabilir ama hem kendini hem anne rolünü oynayıp ayrıca yönetmen olan Guillaume Gallienne’in cinsel kimliğini arayış hikâyesini anlatan Les Garçons et  Guillaume à Table.

9- En Fransız: “Kürklü Venüs”. İzleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

10- En umut verici: “Muhteşem Kedi Balığı”. Bu Meksika filmi insanı küçük bir mutluluk balığı  yapmaya yeter, en zor koşullarda dahi.

BONUS: En bizden: “İtirazım Var”. Bizim de var. Bu filmde Onur Ünlü imzası var ve festivalden hemen  sonra sinemalarda da gösterime girecek.

Akbank 10. Kısa Film Festivali’nde ödüllü filmler

Türkiye’de kısa film alanında etkin bir platform olan Akbank Kısa Film Festivali, bu yıl onuncu kez düzenleniyor. Yeni fikirleri desteklemeyi ve kısa film kültürüne katkı sağlamayı amaçlayan Akbank  10. Kısa Film Festivali’nde ödül alan filmler, Kurmaca, Belgesel ve Canlandırma kategorilerinde  seçildi. Bu yıl, festivalin ilk yılından itibaren Kurmaca ve Belgesel kategorisinde En İyi Film Ödülü alan  filmlerden bir seçki yer alıyor. 12 Nisan Cumartesi, 13.00 ve 16.00’da Akbank Sanat’ta.

HT CUMARTESİ / Heja BOZYEL
kaynak: haberturk.com

28 Mart 2014 Cuma

Türk sinemasının ilk filmi bilinmeden çöpe atılmış

Türk sinemasının "ilk filmi" kabul edilen "Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı", hiçbir kopyasının bulunamaması nedeniyle tartışmalı bir konumda olsa da Yeşilçam’ın deneyimli ismi Kunt Tulgar’ın anılarında varlığını sürdürüyor.

O Film Çöpe Atılmış!Şok Hemde İlkti

Yapımcı, yönetmen, senarist ve oyuncu olarak özelliklefantastik Türk filmlerine imza atan Kunt Tulgar, 100’üncü yılına erişen Türksinemasının başlangıcı subay Fuat Uzkınay’ın 1914 yılında Rus anıtınınyıkılışını çektiği filmi izlediğini ve ellerindeki kopyayı bilmeden çöp sepetineattıklarını anlattı.

1959 yılında Sütlüce’deki Belediye Film Deposu’nda çıkan yangınla başlayan talihsiz "ilk filmi" izleme hikayesi şöyle:

Tulgar, yangını evini balkonundan görüp film yapımcısı babası Sabahattin Tulgar’a haber verdi. Yangının film deposunda çıktığını ise ertesi gün evlerine ziyarete gelen ve hurda filmlerdeki gümüşü ayrıştırarak geçinen Mevlüt Bıldırcın’dan öğrendiler.

Bıldırcın’ın da satın aldığı depodaki bütün yanmış filmleri Sabahattin Tulgar’ın stüdyosuna getirip sağlamlarını ayırmak, yanmışlarının gümüşünü çıkarmak için yardım istedi.

Binlerce filmi elden geçirdi

Günlerce stüdyoda çalışarak Türk sinemasını kül olan yüzlerce, binlerce filmini elden geçiren Tulgar, sözlerini şöyle sürdürdü:

"O zaman bizim yanımızda da Ali Rıza Yılmaz adlı eskiden Erman Film’de çalışan montaj ve senkron görevlisi vardı. Ben de 12-13 yaşlarımda büyük bir hevesle ona yardım ediyordum.

Tek tek filmleri kutularından çıkarıp inceledik, ayırdık. Sonra bir parça çıktı, sıkı sıkı sarılmış ama küçük bir parça. Açtığınız zaman bile katlanan, kutu içinde kavrulmuş... Bunu izleyelim diye senkrona takmaya çalıştık ama kavrulduğu için 35 milimetreden biraz küçülmüş, takamadık, elimizden çeke çeke baktık. Önce bir kule görünüyor, sonra kulede bir patlama meydana geliyor ve ardından 30-35 kare kadar devam edip film bitiyor.

Biz bunu kaldırıp çöpe attık. Bu kadar önemli olduğunu bilsek atar mıyız, mümkün değil. Bu kule patlamasının ilk film kabul edilen Ayastefanos’taki Rus Abidesi olduğunu daha sonra resimlerini görünce anladım."

Tulgar, çöpe attıkları filmin negatif olmadığını da bildirerek, Türk sinemasının ilk filminin bir kopyasının veya negatifinin aradan geçen yıllara rağmen bir gün ortaya çıkacağını umduğunu söyledi.

kaynak: habergazete.com

Sinema ustasını yitirdi

Sanat sinemasına damgasını vuran Fransız yönetmen Alain Resnais hayata veda etti. Yaklaşık 60 yıllık yönetmenlik yaşamı boyunca Yeni Dalga’ya öncülük eden, deneysel sinemadan asla vazgeçmeyen Resnais 91 yaşındaydı.

Yeni Dalga akımının öncülerinden, deneysel sanat sinemasının ustalarından Fransız yönetmen Alain Resnais, dün Paris’te hayata veda etti. “Hiroşima Sevgilim” (1959) ve “Geçen Yıl Marienbad’da” (1961) gibi yapıtlarıyla Fransız sinema kültürüne damgasını vuran Resnais 91 yaşındaydı.

Düzenli olarak Marguerite Duras ve Alain Robbe-Grillet gibi önemli edebiyatçılarla çalışan Resnais, filmlerinde, “kendi barbarlığıyla karşılaşan insanı en duyarlı haliyle” betimlemişti. Bu barbarlık, “Hiroşima Sevgilim”de atom bombası, “Geçen Yıl Marienbad’da”da görkemli ama ürpertici düş dünyası, “Muriel”de (1963) de polis zulmü biçiminde ortaya çıkmıştı.

Resnais’nin, Chris Marker’le birlikte çektiği, Afrika sanatı üstüne bir film olan “Heykeller de Ölür” (1953), sömürgeciliğe göndermeler yaptığı ve kendisi de bu bölümleri değiştirmeye yanaşmadığı için devlet sansürüne takılmış, 12 yıl süreyle gösterime sokulmamıştı.

Senaryosunu Jorge Semprun’un yazdığı “Savaş Bitti” (1966) filminde olduğu gibi, doğrudan siyasal kişilikleri ele aldığında bile Resnais’nin vicdanı ve trajik hümanizmi her türlü partizanlığı aşacak kadar belirgindi.
“Geçen Yıl Marienbad’da” filmiyle Venedik Film Şenliği’nde Gümüş Aslan alan Resnais, Berlin Film Festivali’nde de “Somiking/No Smoking” ve “Hayat Bir Şarkıdır” filmleriyle Gümüş Ayı’ya değer görülmüştü.
1980’de Cannes’da “Amerikalı Amcam” ile Jüri Özel Ödülü alan Fransız yönetmen, 2009’da yine Cannes’da Yaşam Boyu Başarı ödülüyle onurlandırılmıştı.

Resnais, prömiyeri son Berlin Film Festivali’nde yapılan son filmi “Riley’nin Yaşamı” ile de yeni perspektifler açan yapıtlara verilen Alfred Bauer ödülünü almıştı.

kaynak: cumhuriyet.com.tr

26 Mart 2014 Çarşamba

Selma Ergeç’ten Bomba Gibi Yeni Film

Muhteşem Yüzyıl dizisindeki Hatice Sultan karakteriyle başarı merdivenlerini hızla tırmanan Selma Ergeç yeni filmiyle karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. Selma Ergeç, Kırımlı/Korkunç Yıllar filminde rol aldı. Selma Ergeç ve yeni filmi

SELMA ERGEÇ’İN YENİ FİLMİ

Başarılı oyuncu Selma Ergeç, İkinci Dünya Savaşı’nda Kırım Türkleri’nin yaşadığı acıları anlatan Kırımlı/Korkunç Yıllar filminde seyirciyle buluşacak. Filmde Maria karakterini canlandıran Selma Ergeç rolünü oldukça sevmiş.

Cengiz Dağcı’nın Korkunç Yıllar romanından uyarlanan Kırımlı/Korkunç Yıllar filminde, Selma Ergeç, ailesi Naziler tarafından öldürülmüş Polonya asıllı Maria karakterine hayat verecek. Filmde Murat Yıldırım’ın canlandırdığı Sadık karakteri ile Maria’nın hayatlarının kesişmesiyle gelişen olaylar anlatılıyor.

Kırımlı/Korkunç Yıllar adlı filmin çekimleri, Bolu Aladağlar ve Afyon’da kurulan platolarda devam ediyor. Filmin senaryosunu Atilla ve Nil Ünsal kaleme aldı. Selma Ergenç, 1940′lı yılları yansıtan kıyafetleri ile kamera karşısına geçti

CAFER DUMANLI
kaynak: androhit.com

Pera'nın film şeridindeki Rumlar

Yapı Kredi Yayınları, sinemanın Osmanlı döneminde Pera’ya gelmesiyle başlayan serüvenini Rumların penceresinden inceledi. 'Paris’ten Pera’ya Sinema ve Rum Sinemacılar' adlı kitap sinemaseverler için zevkli bir çalışma ve belge niteliğinde olacak.

YKY Sanat Dizisi’nin 200. kitabı olan ‘Paris’ten 'Pera’ya Sinema ve Rum Sinemacılar’da sinemanın Pera’ya gelmesiyle başlayan serüveninde emeği geçen Rumlar, seyyar sinemacılar, tiyatro işletmecileri ve sinemanın gündelik hayattaki varlığına dair pek çok konuya ışık tutuyor. İstanbul’a ve sinemaya duyulan sevgiyi, bilgi ve metodolojiyle birleştirerek 15 yıllık sabırlı ve titiz bir araştırma sonucu elde edilen yeni belgeler sayesinde, Türk, Balkan ve Yunan sinema bibliyografyasına değerli bir katkıda bulunuyor. Sula ve Yorgo Bozis’in yazdığı 'Paris’ten Pera’ya Sinema ve Rum Sinemacılar', döneme ait zengin görsel malzeme ve belgelerle, unutulan ortak sosyal ve kültürel mirası açığa çıkaran panoramik bir belgesel kitap olacak.

Rumlar, 20. yu¨zyılın ilk çeyreğine kadar Pera’daki sinemaların izleyici kitlesini oluşturdu. Ayrıca yabancı film ithalatı ve temsilciliği ile sinema (gösterim) makineleri ithalatı ve sinema yöneticiliği gibi birçok alanda çok başarılı çalışmalar ortaya koydular.

kaynak: aksam.com.tr

24 Mart 2014 Pazartesi

Paul Walker son kez beyazperdede

Walker'ın, son Hızlı ve Öfkeli filminde nasıl yer alacağı netleşti.
 

Geçen yıl Kasım ayında geçirdiği trafik kazasında yaşamını yitiren oyuncu Paul Walker, Hızlı ve Öfkeli 7 filmiyle son kez beyazperdeye gelecek.

Hızlı ve Öfkeli serisiyle tanınan Walker, yedinci bölümün çekimleri sürerken hayatını kaybetmişti. Bu acı haberin ardından yapım şirketinin nasıl bir yol izleyeceği merak konusuydu.

NY Daily News’e açıklama yapan projeye yakın bir isim, Paul Walker’ın fiziksel özelliklerine sahip dört oyuncunun Walker’ın canlandırdığı Brian O’Conner karakterinin vücudu olarak kamera karşısına geçeceğini söyledi. Bilgisayar teknolojisiyle ünlü oyuncunun yüzü ve sesi anlaşma yapılan dört kişinin vücuduna yerleştirilecek.

Daha önce de filmde Walker’ın rolünün erkek kardeşi Cody Walker’a teklif edildiği iddia edilmişti.

kaynak: sinema.mynet.com

22 Mart 2014 Cumartesi

Andrew Lesnie İpek Üniversitesi İstanbul Sinema Akademisi’ndeydi

Bugüne kadar dünyanın bir çok saygın eğitim kurumunda sinematografi atölyeleri gerçekleştiren Andrew Lesnie, İstanbul Sinema Akademisi’nde gerçekleştirdiği atölye çalışmasında filmlerinden sahne analizleri yaptı; uygulamalı dijital sinematografi çalışması gerçekleştirdi.
Andrew Lesnie İpek Üniversitesi İstanbul Sinema Akademisi’ndeydi
İngilizce olarak yapılan atölye çalışması, yaklaşık 4 saat sürdü ve sinema sektörünün profesyonellerinin yanında öğrencilerin de faydalanabildiği bir ortamda gerçekleşti.

Andrew Lesnie, atölye  konuşmasına Doing Time for Patsy Cline filminden sahneler göstererek başladı. Filmde yer alan gece çekiminin gündüz nasıl yapıldığını detaylı olarak anlattı. Devamında en sevdiği filmlerinden biri olan Babe’den seçtiği sahnelerin analizlerini yaparak  çekim tekniklerini katılımcılara aktardı.

Ardından, Yüzüklerin Efendisi  üçlemesinden  Yüzük Kardeşliği filminin önemli sahnelerin açıklamalı ön izlenimleri ile birlikte  çekim tekniklerini, örnekler vererek ve uygulamalı olarak  katılımcılarla paylaştı. Filmin analizini yaparken, büyük bütçeli filmlerin çekim sürecinin nasıl yapıldığını ve karşılaşılan problemlerle nasıl baş edildiğini  atölye katılımcılarına aktardı.

Birçok büyük film projesinin OSCAR’lı görüntü yönetmeni,  filmlerinin çekimleriyle ilgili öykülerini anlatırken dikkatle izlendi. Lesnie,  tüm katılımcılarla  birebir ilgilenerek, samimi tavırlarıyla ilgi çekti.

Atölyede Lesnie;  ışığın filmde, hikaye anlatımının bir parçası olduğunu ve ışık hazırlanırken sahne, motivasyon ve  anlatılmak istenen hikayenin temel alınması gerektiğini söyledi.

İyi bir görüntü yönetmeninin çekeceği filmin senaryosunu çok iyi bilmesi gerektiğini, ışık ve gölge teknikleriyle hikayeyi yeni baştan yaratarak zenginleştirmesi, tüm duyguları, gizemi ve derinliği filme katabilmesi gerektiğini söyledi.

Andrew Lesnie daha sonra  ışığın, çeşitli  tekniklerle hikayeye katkılarını,  ifadelerde,  duygularda ve filmin derinliğinde yapabileceği etkileri,  atölye sırasında kurulan  üç ayrı set ortamında tatbikî  olarak anlattı.

İstanbul Sinema Akademisi Direktörü Ferhat Şen’in hazırladığı "Uncovering Hollywood Productions: The Work of Andrew Lesnie" adlı sergiyi öğrencilerle birlikte gezen Lesnie, sergideki fotoğraflar üzerinden çekimlerdeki anılarını ve tecrübelerini öğrencilerle paylaştı.

Atölye sonrasında sorularımızı yanıtlayan İpek Üniversitesi İstanbul Sürekli Eğitim Merkezi Yöneticisi Volkan Binici, Andrew Lesnie gibi deneyimli bir ismi öğrenciler ile buluşturmanın önemine değinerek Sinema sektörünü üniversite ile buluşturmayı hedefleyen bu tür etkinliklerin devam edeceğini dile getirdi. İstanbul Sinema Akademisi’nin akademisyenlerin, profesyonellerin, öğrencilerin ve meraklıların eğitim, etkinlik ve buluşma noktası olmasını hedeflediğini belirtti.

1956 doğumlu Avustralyalı Görüntü Yönetmeni, Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi, Hobbit, King Kong, Babe gibi bir çok filmin  görüntü yönetmenliğini üstlenmiş ve  2002 yapımı “Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği” filmi ile OSCAR ödülünü kazanmıştır. 20’den fazla filmde görüntü yönetmenliği yapan Lesnie, son yıllarda Peter Jackson imzalı birçok projede yer almıştır. 1979 yılında Australian Film, Television and Radio School’dan (AFTRS) mezun olan Lesnie, aynı zamanda ACS (Australian  Cinematographers Society) ve  ASC(American Society of Cinematographers) üyesidir.

kaynak: bugun.com.tr

Fransa’da Cesar sinema ödülleri verildi

Hollywood Reporter’in bildirdiğine göre bu yıl Fransız Cesar sinema ödülünü Guillaume Gallienne’in ‘Les garçons et Guillaume, à table!’ filmi kazandı.

 ‘En iyi film’ ve ‘en iyi adapte edilen senaryo’ dahil 6 alanda ödül kazanan komedi filminde Gallienne başrolde oynamıştı.

Roman Polanski ise ‘Venus im Pelz’ isimli filmiyle ‘en iyi yönetmen’ ödülünü kazandı.

Aktris Scarlett Johansson da Cesar ödülü kazandı. Quentin Tarantino’nun elinden ödülünü alan Johansson ‘Ödül daha iyi olmayı sağlıyor’ dedi.

‘En iyi senaryo’ dalında ise ödülü Albert Dupontel’in ‘9 mois ferme’ isimli filmi kazandı. Filmde başrolü oynayan Sandrine Kiberlain en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı.

‘En iyi başlangıç yapan kadın oyuncu’ ödülünü ise Adele Exarchopoulos ‘Adale’nin hayatı’ filmindeki rolüyle kazandı. Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye ödülü kazanan bu film Cesar’dan başka bir ödül alamadı. Festivalde ‘En iyi yabancı film’ dalında yarışan Quentin Tarantino’nun ‘Django Unchained’ filmi ise ödül alamadı. En iyi yabancı film ödülünü Felix Van Groeningen’in ‘The Broken Circle Breakdown’ filmi kazandı.
Cesar Baldaccini anısına isimlendirilen Cesar ödülleri Fransa Sanat ve Sinema Teknolojileri Akademisi tarafından 1976 yılından beridir Paris’teki Châtelet Tiyatrosunda veriliyor.

kaynak: Rusyanın sesi