ÇEKİM TEKNİKLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÇEKİM TEKNİKLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2011 Cumartesi

Sinemanın Hikayeleri - Figüran Üzerine


Meyerhold'un bir temasını hatırlayalım: "Çehov'un ünlü cümlesi iyi bilinir: eğer ilk perdede duvara asılı bir tüfek varsa, oyunun bitmesinden önce patlaması gerekir. Bunu şöyle alıntılamak isterdim: eğer ilk perdede duvara bir tüfek asılıysa, son perdenin kapanışından önce bir mitralyözün..." Bu aynı zamanda Sovyet Devrim sinemasının (Pudovkin, Kuleşov, Dovjenko, Eisenstein ve Vertov) temel varsayımıdır... Tabii ki belli bir "mizansen" perspektifini --ki bu sözgelimi Vertov'un reddettiği bir şeydi-- varsaymaya dayalı böyle bir tutum kendiliğinden bir "pürizm", saflaştırmacılık gibi görünmüyor. Bunu, benzeri bir kavrayışı Brecht'te de gördüğümüz zaman anlıyoruz. Sorun her türden "realist" mizanseni, hem tiyatroda, hem de sinemada en azından yüz yıldır ziyaret etmiş görünüyor: Brecht'i takip ederek buna malzemenin "pratikliği" diyebiliriz. Bu "pratiklik" dekorun herhangi bir unsurunun gerçek bir nesneyi taklit etmeyip işlevini de yüklenmesş diye anlayabiliriz --sözgelimi bir ampülün yanması gibi... Ama bu tam anlamıyla bir realizm problemi olarak da belirir. Belli bir "pratik" figürün her görünüşü aynı zamanda bir dizi kurkuyu seyircinin kafasında harekete geçirmekten geri kalmayacaktır. İşte bu yüzden realist tiyatrodaki mizansen anlayışları belli bir noktadan itibaren dekoru kısmileştirmeye, bölüp parçalamaya, yalnızca bazı çizgileri vermeye başladılar. Meyerhold kendi güzergahı üzerinde bunu formalize etmekle kalmadı, anlaşıldığı kadarıyla terfi de ettirdi: tüfekten mitralyöze...

Brecht'in "dekorun bölükpörçüklüğünü" kavrayış biçimi önemli. Eğer realizm belli bir illüzyonun reddedilmesiyse muhakkak ki özellikle dekorda, ama yalnız orada değil, oyunun (ya da filmin) bütününde belli bir soyutlamayı devreye sokmak zorundadır. "Gerisi seyirciye kalacaktır...": "Sahnede bulunan her şey oyuna katkıda bulunmalıdır; işe yaramayanın orada hiçbir işi yok... Bir küçük burjuva evini karakterize etmek için mesela kafeste kanaryalar, ya da biblolar yerleştiriyorlar. Bu karakteristik unsurları sahnelerine habire yığıp duruyorlar. Ama bunların orada yalnızca duruyor olmaları bize hiçbir şey anlatmıyor..." (Brecht, Tiyatro Üstüne Yazılar)

Sinemada ise bu problemin katlanarak büyüdüğü söylenebilir: öncelikle dekorun doğrudan doğa da olabileceği düşünüldüğünde mizansen tam anlamıyla kadraja ve plan-sekansın kuruluşuna devrediliyor demektir. Tiyatronun dilinde yaygın olarak kullanılan bir terimi ele alarak ona teorik bir anlam kazandırmak istersek "figüran"dan bahsedebiliriz: figüran diye belli bir mizansende bulunması gereken "fonksiyonel" unsurları anlamalıyız. Bunlar dekorun unsurları olabildiği gibi sokaktaki kalabalıklar, "herhangi mekanların herhangi insanları" da olabilirler. Yukarıda tartıştığımız temalar ışığında figüran teorik olarak iki konumda ele alınabilir: kimi figüranlar kurmacayı harekete geçirirler, ona kaynaklık ederler (buna aktif figüranlar diyebiliriz); kimileriyse kurmacanın ya da anlatının kendileri sayesinde başladığı unsurlardır (pasif figüranlar). Burada bir zamanlar Aristo'nun yaptığı önemli bir hatırlatmaya gönderiyoruz: aktif/pasif ayrımında bir tözsel unsur olan Güç, ya da Kudret "aynı zamanda maruz kalabilme kuvvetidir --bir değişime uğrayabilme kapasitesi olarak..." Sinema kendi temaları ve doğası itibariyle öncelikle insan figüranları değerli kılmış görünüyor. Dekor böylece doğrudan bir pasif statüye itiliyor: Lang'ın Metropolis filmi, aktör-figüranların eline kendini sunan bir rezervuar halinde işleyen yığınsal, eksantrik ve ekspresyonizme has çizgilerle ve geometrilerle düzenlenmiş bir dekora sahiptir.

Lang kendi yöntemini özetle şöyle açıklıyor: önce "kişiliklerin" bir tipolojisini yapmak gerekir. Bu tipoloji kuşkusuz perdede hemen görünmeyecek içsel, psikolojik, hatta karakterolojik özelliklerine dayandırılamaz. Olsa olsa onların dekor dediğimiz hammaddeyle ilişkileri, aksiyon-reaksiyonları çerçevesinde belirlenebilir. Böyle bir tipolojiyi fantastik bir ilişki tarzından belgesel bir ilişki tarzına geçiş diye anlayabilirsiniz. Fantastik bir ilişkide kişi dekorun yabancısı, bir eklentisi gibidir (özellikle ekspresyonizmde olduğu gibi). Belgesel ilişki içindeyse dekorla içiçe geçer, kişiyle dekor içiçe erirler. Figüran artık dekorun oluşturduğu mekanda bir gezgin, bir yabancı, bir tanık haline gelebilir.

Bu çizgiyi devam ettirirsek klasik Hollywood sinemasının en temel karakterini elde edebiliriz: bu sinemada kişiyle dekor arasındaki ilişki ya da alışveriş, kişinin aslında yalnızca bir imaj, bir görüntü, yani bir figüran olduğu dişincesinin bastırılmasına dayanıyor. Bu bastırma ya da saklama, bir taraftan dekoru kaydetmesi insanı ve eylemlerini kaydetmesinden hiç farklı olmayan kameranın kendini hissettirmemesini gerektiriyor önce. Ama daha da derin bir noktada, kişinin ve eylemlerinin gerçekliği ile dekorun gerçekliği yekdiğerinden, yani aslında hiçten türetiliyor --bu karşılıklı bir gerçeklik garantisi: kişi gerçektir çünkü bir dekorda oturuyor; dekor gerçektir çünkü içinde bir kişi yaşamakta...

Bu tipten bir sinemada figüranlardan birinin (dekor ya da kişi) izole edilerek, kadrajlanarak çekilip alınması bir retorik unsur olarak belirmek zorunda. Griffith'den başlayarak sinemaya yerleşen close-up, hareketin askıya alınması gibi unsurlar... Bu retorik temalar klasik sinemada ağırlıkla tasviri (deskriptif) bir özelliğe sahipler --özellikle büyük "travelling" sahneleri ve panoramikler... Çünkü realist burjuva sineması kurmaca hikakeyi yeniden ileriye fırlatacak bir "gerilemeye", ölü anı değerlendirmeye mecbur kalıyor. Dolayısıyla büyük ve çoğu zaman ünlü panoramalar (Griffith'in muazzam Babil panoraması) kayıt cihazını, yani kamerayı ön plana çıkarmak zorunda --çünkü nesnelerin "gerçeklik" hissi uyandırabilmeleri için en büyük rol ona düşüyor. Bir taraftan şeyler ekrana girip çıkabiliyorlar ve varlıkları teyit edilmiş oluyor, diğer taraftan "temsil" bakış açısı değiştiği zaman ortadan kaybolmadığı için anlatı sürekliliğini koruyabiliyor.

Burjuva realist sinemasına karşıt olarak, özellikle Jean-Luc Godard'ın uygulayıp genişlettiği Brechtvari realizm de dekorlar oluşturmaktan geri kalmaz. Ancak dekorun gerçekliği yanılsamasını yeniden üretmeksizin, kurgunun sahnelenmiş bir kurgu olduğunu bilhassa vurgulayarak: böylece Tout va bien'de işgal edilen fabrikanın ofisleri uzun bir travelling boyunca kesitler halinde taranıyorlar...

Tasvirin figüranları ele veriş tarzları arasında en karakteristik olanı, burjuva sinemasının düşkün olduğu bir başka tanımlayıcı retorik unsurdur: özellikle Amerikan sinemasının belirgin bir vurguyla üzerinde durmayı adet haline getirdiği geniş tüz çekimi planları --yani hayvansal-fiziksel tasvire verilen ağırlık (prosopografi diyebilirsiniz). Cinéma-Vérité döneminde Godard ve arkadaşları bunun yerine kişiyi oldukça tarafsız ve nötr bir dekorun önüne yerleştirip kendisini ifade etmesini ya da sorulara cevap vermesini bekliyorlar --böylece fiziki-hayvani tasvirin ötesine geçilerek kişinin ahlaki pozisyonu esas tema haline gelebiliyor (ethografi). Dolayısıyla figüranın iki tasvirin bileşkesinde yer aldığını söyleyebiliriz: ilk anda figüran "temsil" aracılığıyla tanımlanır --kadrajla yakalandığında açıklık kazanacak bir şekli-şemaili, bir görünümü, bir konumu ya da yeri vardır. İkinci anda ise kurmacayla. hikaye tarafından tanımlanır: böylece bir nesne haline gelir, figüranlaşır ve eylemin akışını garantileyecek bir fiile dönüşür. Böylece figüranın "maddeselliği" gözlerden saklanmış olur --figüran yalnızca şekliyle. biçimiyle tanımlanan hareketsiz ve yoğurulabilir maddedir.

Navigator Kruvazörü filminde Buster Keaton figüranın bu yoğrulabilirliğini, yani "maddiliğini" alabildiğine kullanıyordu: Keaton (Rollo Treadway) ve genç bir kız geminin güvertesinde uyurken aniden boşanan bir korkunç bir sağnağa yakalanırlar; içeriye kaçarak bir masaya otururlar. Genç adam cebinden biroyun kağıdı destesi çıkarır --kızla oyun mu oynamak istiyor, yoksa bir gösteri mi yapacak, niyeti nedir, bunu asla öğrenemeyeceğiz... Çünkü bir close-up ile araya yağmurun ıslattığı ve birbirlerine yapışmış kağıtların görüntüsü araya girer. Yine de Keaton kesip karıştırmayı sürdürmektedir --ta ki kartlar belli bir andan itibaren şekilsiz bir yığın, tiksindirici bir hamur haline gelene dek... Ve Keaton, daha geniş bir planda kararlılıkla kağıtları "karıştırmayı", apaçık bir el becerisiyle (!) sürdürmeye çalışmaktadır... Sonuçta vazgeçer ve uykusunu sürdürmeyi tercih eder, çünkü genç kız omuzuna yaslanıp uyuklamaya başlamıştır bile...

Sahne pek basit bir gag olmakla birlikte psikanalistlerin iştahlarını alabildiğince kabartacaktır: ellene ellene bir çamur ve pislik tomarına dönişen kağıt tomarı, bir figürandan beklenecek bütün "pratik" varoluşunu, buna bağlı olan her türlü işlevselliğini yitirir. Diyebiliriz ki "kısmi" bir nesne olma niteliği de silinip gitmiştir. Bu bir "yıkmadır". "tahrip etmedir" --"değiştirme" değil; çünkü değiştirme ya da dönüştürme pratike edilir maddeyi başka bir pratike edilir madde tipine dönüştürüyorsanız vardır. Daha karmaşık bir gagı Jerry Lewis'in adını şimdi hatırlayamadığım bir filminden getirebiliriz: evin uşağı olan Lewis salon şöminesinin üzerine tırmanarak hanımının bir portresini silmeye çabalamaktadır. Elindeki bez bir anda kadının dudaklarında kırmızı bir ruj izi bırakıverir. Komik etki burada doğrudan değildir ve bizi belli bir şekilde usavurmaya çağırır: portrenin kendisindeki "kırmızılık" anlaşılan yeterli, yani "iyi" değildie; dolayısıyla "gerçek" bir dudak boyasıyla tamir edilmesi gerekmektedir; öyleyse tabloya eklenen dudak boyası tabloda eksik olan bir şeyi, "yeterli erotizmi" tamamlamak içindir. Kadının alay edilesi koketliği "gerçek" olduğunu varsaymaya itildiğimiz dudak boyasının figüran rolünü yitirdiği oldukça karmaşık bir güzergahta dışavurulur. Dudak boyası figüran niteliğini yitirirken aynı zamanda resimsel temsilin (portrenin) maddi desteği, dayanağı olarak yeni bir işlev kazanır.

Evet kartlar çamura dönüşüp kayboluyorlar; dudak boyası portrenin "kırmızılığına" dönüşüyor --ama unutmayalım ki hala görülebiliyorlar; dolayısıyla figüran olmayı sürdürüyorlar. Yitip giden esas şey figüran ile "figüre" ettiği olay ya da "temsil" arasındaki ilişkinin ta kendisi. Bu aynı zamanda nesnenin artık "pratike edilebilir", dolayısıyla kurmaca hikayeyi yeniden harekete geçirebilir olmayı da bırakmasıdır. Nitekim, örnek olarak verdiğim gaglardan ilki eski kadraja bir yeniden dönüşle, ikincisiyse ekranı karartarak sonlanıyor. Çok özel bir figüran tipi burlesque komedilerin en çekici, neredeyse vazgeçilmez unsurlarından biri haline gelmişti: "projektil" objeler olarak suratlarda parçalanan pastalar... Belki bugün eskinin sinema seyircileri hakkında "bunlara da mı gülüyorlardı" dedirtecek bu imajlar belki de Lumière'lerin de çekmekten hoşlandığı özel bir gag-imaj tipinden kaynaklanıyorlar --fışkıran su, kar ve boran olduğu kadar kuştüylerinin dağıldığı ve ekranı hareketli bir dokuya dönüştüren yastık kavgaları... Pasta meselesinde, her durumda sanıldığından daha derin birtakım temalar saklı olmalı ve bu hususta psikanalistlerin iştahı daha da kabarabilir. Çünkü her şeyden önce seyirci bu pastaların yemek için olmadıklarını iyi biliyor ve pastaları suratlarına yiyip kahkahalarla gülen kişilerin biraz "sapkın" bir görünümleri var (genellikle Blake Edwards komedilerinde olduğu gibi). Bu sapkınlık psikanalizin dilinde bebeğin anal safhasına, yani kakasıyla oynamaktan aldığı hazza ilişkin tutuluyor. Keaton'un da kağıtlarla oynarken "kakasıyla oynadığını" söylemek çok büyük bir abartı olmaz herhalde. Üstelik Lewis'in filminde anlaşıldığı kadarıyla (dudakların kırmızısı) oral safha da devreye sokuluyor.

Keaton örneğinde gag zorunlu bir "süreğenlik" ve "ısrar" da içermek zorunda; bunun nedeni yalnızca kağıt topunun "kakanın" yerini almasının yeterli olmaması --adam üstelik bu uğraşısından bir de haz almalı... Burlesque sinemanın esaslarından birini oluşturan gagların temel bir özelliğinin "süre" olduğunu hatırlamak gerekiyor. Keyfin ve hazzın kaynağında yatan bu "süre" ve "tekrar" unsurları yine de farklı tezahürlerde karşımıza çıkıyorlar. Birinciler zamanı gererek, çekip uzatarak belli bir gerilim ve heyecan dayatan --kahramanın vücudunun katastrofik bir mekanda veya ortamda "tehlikede" olduğu ve uzun süre öyle tutulduğu gaglar. Bunu özellikle Harold Lloyd ve Buster Keaton filmlerinde bolca bulabilirsiniz. İkinci tipten gaglar ise bir "çözüm anına" dayanıyorlar --bir tür deşarj... Keaton'un filminde sanki filmin kahramanı yanındaki kızın boş bir anından faydalanarak (göremez, çünkü uyuyor) "sapkın" anal hazzını elindeki kağıt tomarından alıyordu.

Tabii ki "kakanın yerine kağıt tomarının geçtiğini" söyleyemeyiz: çünkü kağıt tomarı orada kaka olarak veya onun bir "sembolü" olarak değil bizzat kendisi olarak durur; Freud'un bu konuda söyleyecekleri de aslında aynı kapıya çıkıyordu: her şeyden önce çocuk kakasıyla büyüklerden kaynaklanan infial nedeniyle oynayamayacak, giderek yerine başka şeyleri --kum, çamur, toprak vesaire-- koyacaktır.

Demek ki maddenin biçimle pek de soyut olmayan bir kavgası var. Madde Aristocu çözümlemede biçimin denetlediği, içerdiği, şekilsiz bir potansiyeldir; "şey ne ile yapılmışsa, işte odur" --biçimsiz odun masa için, akışkan çikolata pasta için, vesaire... Gilles Deleuze de Francis Bacon resimlerinde etin iskelete, yani biçime bir isyanını, ondan kopup dağılmasını, damlamasını görüyor.

"Suyun" ya da "ateşin" kadraj tutmadığını söylediğimizde "tutmayanın" aslında klasik kadrajlama, çerçeveleme usulleri olduğunu söylüyorduk galiba. Yoksa sinema taa başlarından itibaren akışkanların dinamizmine, karlanmalara, amorf maddenin hareketlerine çok duyarlı oldu (söylediğimiz gibi daha Lumière filmlerinde bile)... Deneysel sinema anlaşıldığı kadarıyla gazı, hatta molekülleri düzeyine kadar ilerleyerek filme çekmeye çabalıyordu. Öyle ki bazı sinematografik anlayışlar formları işlemeyi bir tarafa bırakarak "maddeyi" ön plana çıkarmayı tercih ediyorlar: Tarkovsky ve Kurosawa'da su ve yağmur, Antonioni'de uçsuz bucaksız çöl, Pasolini'de yıkıntı...

Şimdiye kadar tartıştıklarımızı özetlersek, "figüran" ne bir roldür, ne de bir aksiyon; figüran her şey olabilir, hatta son tahlilde amorf madde bile. Sjörström'ün Rüzgâr filminde (sessiz sinema dönemine ait) rüzgâr, uğultusuyla filmin kahramanlarını ve manzaralarını sürekli olarak ziyaret eder ve sürekli değişen güçleriyle belirir. Ona elbette "başaktör" filan demeyeceğiz bu yüzden --ama maddi bir figüranlığın en ilerletilmiş düzeyinde yer aldığı da açıktır.

Figüran "figüre ettiği" (temsil ettiği değil) ikinci bir imaja bağlanır --bazan onunla içiçe eriyerek yok olur ve anlatının sürekliliğinde sert bir kesinti, kopma yaratır; bazan da figüran ve figüre ettiği şey arasında beliren tayin edilmemiş, karar verilemez alanda, açıklıkta ya da uçurumda varoluşa gelir.

Ulus Baker
körotonomedya.com
                                                                                                                                            Alıntıdır....

4 Kasım 2011 Cuma

ÇEKİM TEKNİKLERİ


Ya film çekme olayı gerçekten kolay. Kendimizi hiç kasmaya gerek yok..

Şimdi mesela bir film izleyin.. Mesela bir diyalog geçiyor filmde yani iki kişi konuşuyorlar. önce biri konuşuyor kamera onu gösteriyor.. Sonra diğeri konuşuyor kamera ötekini gösteriyor. Sonra bunlar konuşmaya devam ediyorlar kamera ikisini gösteriyor.. Sonra biri mesela birşey işaret ediyor (camdan içeri bir uçak giriyor olsun) kamera uçağı gösteriyor.. Sonra patlamalar falan filan..

Bizim de mesela böyle bir sahnemiz var.. yani iki kişi konuşucak..

Bunu nasıl çekelim?

Bunu çekmenin bir kolay yolu var bir de biraz daha profesyonellere göre yolu var..

Gelin ben size kolayı anlatayım.

Oyuncular hazır.. Işık yeterli.. Sessizlik.. Kamera Ali’ye donuk (Ali kim mi? Oyuncu..) Motor!!!

Ali: Hoca haber?

Yönetmen: Kes!!

Kamera Ahmet’e döner..

Yönetmen: Motor!!

Ahmet: İyidir ya napalım? Yuvarlanıyoruz..

Yönetmen: Kes!! Ahmet yanlış söyledin. Yuvarlanıp gidiyoruz diyecektin..

Kameraman: Yönetmenim başa sarıyım mı kaseti? Ahmet’in konuştuğu yere..

Aman ha!! Sakın öyle şeyler yok. Hata yaptıysanız da önemli değil. Kaseti başa sarmak yok!! Bu bir çok hataya sebep verir.. Mesela kasette üst üste çekim yapmak kaseti yıpratabilir. Ayrıca tam düzgün sarmazsanız doğru çekimin üstüne kayıt yapamayabilirsiniz. O yüzden kamera devam…

Yönetmen: çekim 2! Motor!!!

Ahmet: İyidir ya ne yapalım yuvarlanıp gidiyoruz..

Yönetmen: kes!! Ok! Kamera açısı değişsin. İkisini birden alalım..

Kamera açısı değişir. İkisi birden alınır.

Yönetmen: Motor!!

Ali: Var mısın gel senle ördek avlamaya gidelim!!

Ahmet: Ama yılbaşı değil ki? Ördeği ne yapıcaz?

Efendim bu böyle devam eder.. Başarısız çekimler daha sonra montajda atılır (daha montaja gelmedik sabırlı olunuz o kısmı da anlatacağım) ve elimizde Ali ile Ahmet’in diyaloğu kalır.. Ve bunu kolayca çektik bitti gitti işte.. Ama şimdi bir sorun var..

Mesela Ali’nin “Hoca haber” dediği yer var ya? Hani ilk çekimden bahsediyorum.. çekimden sonra yönetmen fikir değiştirdi.. Ali’nin “hoca haber” dediği çekimde hem Ali’nin hem de Ahmet’in beraber olmasını istiyor…!!! Al bakalım!! nasıl yapıcan şimdi onu? öyle bir çekim yapmadık ki? Adamları bir daha mı çağıralım? Bir daha mı mekana gidelim? artık geçti.. elimizdeki neyse film o..

Ama gelin ben size bir de profesyonel taktikten bahsedeyim.. Bu biraz daha vaktinizi alır ama montajda inanılmaz özgür olursunuz. nasıl mı? diyalogları her kamera açısından full kaydederek!!

Yani bir diyalog belirleyin.. Mesela senaryoda “buradan şuraya” kadar diye kararlaştırın. Oyuncular o kısımdaki diyaloğu iyice özümsesinler ve ezberlesinler. Sonra kamerayı istediğiniz bir açıya ayarlayın.. Mesela iki oyuncuyu birden alacak şekilde ayarlayın.. Ve MOTOR!!

ALI: Abi ördek diyorum.. Ne yılbaşısından bahsediyorsun?

AHMET: Pardon ya benim aklım bir ara Tavuğa gitti..

YONETMEN: Ahmet!!! Abicim ne tavuğu! Aklın Hindiye gitti!!

KAMERAMAN: Kayıdı durdurayım mı?

YONETMEN: Hayır! Kayıdı kesme! Bu kısımları atarız montajda! Şimdi Pardon ya kısmından devam edelim..

AHMET: Pardon ya benim aklım hindiye gitti bir ara..

çekimlerde çok uzamadığı sürece çekim hatalarını durdurmayın.. Bunun size sağlayacağı teknik bir katkıolmayacak belki ama daha sonra çekim hatalarını izleyerek kopacaksınız

Tamam nerde kaldık? Şimdi mesela bu sahneyi çektiniz. Şimdi baştan!! Aynı diyalog. Bu sefer başka kamera açısı.. Mesela bu sefer Ahmet’e döner kamera ve çekim öyle yapılır.. Daha sonra Aliye döner sonra ne bileyim yönetmenin keyfine kalmış.. İstediği kamera açısını full diyalog çeker.. böylece montajda istediği her kamera açısına diyalogun her anında sahip olur..

Ama bunda da önemli bir nokta var! O da oyuncuların bir önceki sahnedeki hareketlerini zamanlama olarak aşağı yukarı aynı anlarda yapmaları ve diyaloglarını da aşağı yukarı aynı tutmaları. Tabi bunlarda mükemmel olmak zorunda değiller. Mesele çekimin birinde oyuncu elini cebine sokuyor. Diğerinde eli cebinde değil.. Bu bir sorun olabilir.. ama bunun dışında ne bileyim oyuncu elini diğer çekimde 2 saniye geç kaldırdı ilk çekimde 2 sn erken kaldırdı bundan bir sorun yok.. Montajda hepsi düzelir efendim..

DETAY ÇEKİMLER

Şimdi bu noktalara dikkat ederek çekim yapıyoruz.. Ama başka noktalar da var.. Onlara da değinelim.. Mesela detay çekimler..

Hani vardır ya.. Filmde izlersin.. Adam yolda yürürken birden canı yanar ayağını tutar.. İzleyici olarak iç güdüsel olarak direk adamın ayağını görmek istersin. “Ayak!!! Ayak gösterin bana! Ayağa ne oldu göreyim!!” diye içinden bir ses yükselir.. İste kameranın ayağı yakinen göstermesi ve orda ayağa saplanmış çiviyi göstermesi bir detay çekimdir. filminize detay çekim koyun bol.. Mesela iki kişi konuşuyor.. Bu kişilerin el hareketlerini. O sırada birşeyler içiyorlar mesela.. Masadan bardak alışlarını.. Mesela bir çekmece açıyorlar.. Çekmeceye elin gidisini ve açışını.. Biri ateş edecek. tetiğin çekilişini.. Ya da kadın intihar edecek.. damdan atlayacak.. Kadının gözlerine (aklından geçenlere) detay çekim yapın!! detay çekim filminize ruh katacak.. Detay katacak. gerçekçilik katacak. İzleyen kendini daha çok filmin içinde ve olaylara daha hakim hissedecek..

Detay çekimleri önemseyin.. Ufak gülümsemeler.. Yüz ifadeleri hep detay çekime uygun şeylerdir..

Dandik Video’dan

Klan Film Görüntüsü Almak İçin Taktikler!!

çekimlerde size tavsiye edeceğim bir takım taktiklere gelelim şimdi..

Bakın bunları uygularsanız yemin ediyorum çok fark edecek! Filminiz gerçek film gibi olacak..

Birincisi kamera hareketleri ile ilgili.. kameranızı çok sallamayın. ama mümkün olduğunca da elde çekim yapın.. (demesi kolay) bunu nasıl sağlayabilirsiniz? Kameranıza ağırlık bağlayın.. Dikkat ettiyseniz bütün o gerçek film kameraları tonlarca ağırlıktalar (lafın gelişi diyorum) ağırlıkları çok olunca sarsılmaları daha zor oluyor (atalet olayı fizikle ilgilenenler bilirler).

Kamerayı çekimlerde hızlı hareket ettirmeyin. öyle yürürken falan çekim yapmayı mecbur olmadıkça denemeyin.. En favori filmlerinize bir daha göz atin. gerçek filmlerde hızlı ve sarsıntılı kamera hareketi yoktur. Sizin filminizi de izleyenler filminizde sakin ve sarsıntısız görüntüler görünce bilinç altlarında pahalı bir prodüksiyon izliyormuş hissine kapılacaklar!!!

başka? Daha var elbette!

kameranızda “imale stabilization” (sarsıntı engelleyici) diye bir düğme var mi? onu iptal edin!!! Çünkü o aslında görüntüyü çekip büyütüp netliğini düşürmekten başka işe yaramıyor. İlerde filminizi izletirken en çok ihtiyacınız olacak şey netlik! Net!! Sarsıntıyı dediğim gibi ağırlık ekleyerek, fazla hareket etmeyerek yada ne bileyim duvara yaslanarak azaltabilirsiniz ama dijital icatlardan kaçının.. Image stabilisation yok!!!

ZOOM!!!! ASLAAAA!!!!!! ASLA ve ASLA ZOOM YAPMAYIN!!! oyuncuya zoom yapmak mı istiyorsunuz? Üşenmeyin!! Kaldırın kıçınızı ve oyuncunun yanına bizzat kendiniz gidin!! En favori filmlerinizi tekrar izleyin!! Hangisinde zoom görüyorsunuz? Zoom düğün ve nişan kameramanlarının davetlileri tek çekmek için kullandığı ucuz bir numaradır.. çekim sırasında sakın zoom tuşunu kullanmayın!! Bu sadece filmde amatör bir etki bırakacaktır!! Tekrar ediyorum NO ZOOM!!!

Ama sakın bunu yanlış anlamayın.. Yani kameranızın zoomunu en geri alın ve bütün çekimleri öyle yapın anlamına gelmiyor bu!! Dediğim çekim esnasında zoom yapmayın!! Yani çekimden önce zoom yapıp objeyi yaklaştırın uzaklaştırın keyfinize göre takılın ama record tuşuna bastıktan sonra zooma dokunmak yok!! Çünkü inanın bana bu ise yaramayacak ve izleyenler kendini düğün kasedi izliyor gibi hissedecekler!!! (ayrıca zoom görüntüdeki sarsıntıyı artırır. Zoom konusunda kendinizi iyice geliştirin. Ne kadar zoom o kadar çok sarsıntı!)





Gelelim yine kamera hareketlerine.. Kamerayı soldan sağa hızlıca döndürmeyin!! Unutmayın elinizdeki video kamera.. Görüntüye normal film kamerası gibi reaksiyon göstermiyor. Kamerayı soldan sağa doğru çevirmeye PAN denir (işte size bir terim ama bilmek zorunda değilsiniz)

Asla hızlı PAN yapmayın.. Hatta mümkünse hiç pan yapmayın!! Size başka bir alternatif sunayım.. Kamerayı çevireceğinize kamerayı yan ilerleterek çekeceğiniz diğer objenin yanına gelin.. Yani tıpkı zoomda olduğu gibi zoom yapmak yerine nasıl kendiniz gidiyorsanız objenin yanına.. PAN yapmak yerine de kamerayı yan ilerletin.. Anlatabildim mi? Yani yan yürüyün.. Ama kamerayı sağa sola çevirmeden.. Yine birçok favori filminize göz atacak olursanız bu bahsettiğim kamera hareketini yakalayacaksınız. PAN yok!!

gerçek bir sinema filmindeki görüntü ile normal bir el kamerasının görüntüsü elbette kalite olarak aynı olmaz. Bunu diyerek isin sonuna son noktayı koymak çok yanlış. Çünkü aslında film görüntüsü denen bu sihirli olayın sırrı kesinlikle kameranın görüntü kalitesinde saklı değil!!!

Kameran ne kadar dandik olursa olsun bazen sen bile bazı yaptığın çekimlerde tesadüfen “Ana bu görüntü çok harika olmuş. Resmen film gibi olmuş. Bunun üstüne müzik koysam direk film diye izletirim insanlara” dediğin oluyordur. İyi de bunun sırrı ne?

ARKAFON!!! Ya da başka bir şekilde tarif edeyim: DEPTH OF FIELD!!! Ya da Türkçe olarak söylemek gerekirse: NETLIK DERINLIGI!!! “nasıl yani?”

Açıklayayım..

Şimdi kamerada bazen yaptığımız çekimler bulanık olur.. Yani gider çekeriz birşeyler. Mesela uzaktan zoom çekeriz birinin suratına, görüntü busbulanık olur. Kamera bir türlü netleşemez.. Deli oluruz!!! Bunun sebebi nedir?

Çünkü kamera o anda başka bir derinliğe netlenmistir!! nasıl yani? Senin esas net görmek istediğin obje ya da insan mesela sadece 5 metre uzaklıktadır ama kamera mesela sadece 1 metre uzaklıktaki birşeye lensini netler. Bu yüzden o bir metre uzaktaki objeler net olurken 1 metreden daha uzak ya da daha yakın olan objeler bulanık olurlar.

“İyi de ne alakası var? Ben bazen mesela dışarda gündüz vakti çekim yapıyorum. İster 1 metre olsun ister 100 metre olsun herseyi nem net gösteriyor kamera. Senin dediğin gibi bulanıklık sorunu yasamıyorum!” diyorsanız zaten ben de o noktaya geliyorum…

Kameralar neden çok fazla ışık olan ortamlarda bu tarz bir sorun çıkarmazlar? Neden mesela güneş altında yapılan çekimlerde, ya da iyi ışıklandırılmış bir mekanda bütün objeleri net gösterirler? Bunun cevabi aperture!

“Haydaaa.. Aperture ne yaw? Abi ben iyice koptum artık..” diye düşünme kesinlikle.. Git aynaya bak!!! göz bebeğinin içindeki siyah yuvarlak kısımdan bahsediyorum. çok fazla ışık girince ne yapıyor? Küçülüyor!! Peki karanlık bir ortama girersen ne yapıyor? Büyüyor böylece gözünden içeri daha çok ışık girmesini sağlıyor.. Elindeki amatör kameran da aynı şeyi yapıyor!!

Sen ışık miktarı çok olan bir yere gidersen kameran aperture denen ve lense giren ışık miktarını ayarlayan kapısını kapatıyor (tabi full kapatmıyor sadece bir miktar kısıyor).

“Eeee? Sadede gel? Bu ışık muhabbeti ile film görüntüsü alma arasındaki bağlantı ne? Salak mısın sen bu yazıyı okutuyorsun bana?” dediğini duyar gibiyim.. Bilakis, salak olduğum konusunda yorum yapmiycam ama esas can alici noktaya geliyoruz!!!

Ne yap ne et!!! kameranın aperture ayarlarını kontrol altına al!! Yani kameranın otomatik aperture (iris de denir) ayarını full iptal et ve kendin manuel olarak bunun kontrolünü kendin yap!!

“Bunu yapınca ne olacak?” Sihirli birşey olacak!

Apertureyi full açman demek artık kamerandan içeri çok fazla ışık girecek demek… Bu da depth of field daralacak demek!!! İşte bütün olay bunda saklı!!!

Depth of field (yani netlik derinliği (yani kamerandan ne kadar uzak olan objelerin net görüneceği ayarı)) film kameralarında çok azdır!!!

“Abi ne diyosuuuuuuuunnnnnnn!!!! bi halt anlamadııımmmm!!! Delirecem!! Ne derinliği bu? Denize mi dalıyoruz?”

Hayır.. Bakın benim bu konuyu anlamam baya vaktimi aldı. Uzun zamanlar ben de denize mi dalıyoruz diye sordum kendime ama aslında olay şu:

eğer aperture’yi kısarsan kameran herseyi net göstermeye başlar. Işık miktarı azalır evet.. Ve hatta görüntüler biraz karanlık olmaya başlar ama hersey net olur!! Bunu istemiyoruz!!

“Abi şimdi kapatıyorum bu siteyi!! Net görüntü istemeyen bir adamın yazısını daha fazla okuyamam! Niye net olmasını istemiyoruz ki???” Çünkü!!!

gerçek filmlere gidip kendi gözlerinle bak!!! Adamlar o anda neyi göstermek istiyorlarsa onu netliyorlar ve geri kalan daha uzaktaki ve daha öndeki bütün herşey bulanık oluyor!! bütün baba sinema filmlerinde bu kural geçerli! Reklam filmleri de öyle! Profesyonel çalışmaların hepsine bak! Adamlar öyle açıyorlar ki apertureyi.. Oradan o kadar çok ışık giriyor ki!! Kamera mesela sadece 1 metre ile 1,5 metre arasında kalan mesafeyi netliyor. O alanın dışında kalan objeler bulanık oluyor. eğer o net alana bir oyuncu koyarsan işte o adam net görünecek!! Ve tıpkı sinema filmlerinde olduğu gibi diğer yerler bulanık!!

“Abi anladım galiba.. Yani sen diyorsun ki apertureyi açalım yani sonuna kadar ve hep öyle çekim yapalım.. “

Evet bunu söylüyorum.. Ama şimdi bir sorunumuz var..

“Yine mi?” Evet yine..

Apertureyi full acarsanız ve o şekilde zaten çok aydınlık olan bir yere gidip çekim yaparsanız o çekimi daha sonra izlediğinizde sadece beyazlık görürsünüz.. Çünkü o kadar çok ışık girer ki kameraya, aletin içindeki ışık algılayan çip (CCD) deliye döner ve sadece beyazlık kaydeder.. Bu bizim istediğimiz şey değil..

“O zaman ne yapalım?”

O zaman işte yeni bir terim öğrenmenin zamanı geldi.. SHUTTER SPEED…

Shutter speed neyi ayarlıyor? Shutter speed hani kameranın içindeki o CCD var ya.. Onun ne kadar hızlı göz kırpacağını ayarlıyor..

“Ne göz kırpması? Ne?”

Ya olay su.. kameranın yerine kendini koy.. Gözbebeğin sonuna kadar büyümüş ve güneşli bir havada seni çıkarmışlar sokağa geziyorsun. Gözlerin deli gibi acıyor. Sulanıyor niye? çok fazla ışık var!! Ne yaparsın? Gözlerini kırpmaya başlarsın.. Niye?

“Çünkü kırparak gözlerimi azıcık da olsun dinlendirmiş olurum.. ” Aferin!! İste bu!!

Gözlerimizi kırparız devamlı.

“Ama ben mesela full kapatırım gözümü hiç açmam.” diyorsanız orda hata yapıyorsunuz.. Kamera sizin gibi değil. O bunu yapamaz. Çünkü onun görevi devamlı önündekini görebilmek.. İste o yüzden o SHUTTER SPEED ayarını kullanıyor. Ve insan gözünün yapabileceğinden çok daha hızlı olarak kendini saniyede yüzlerce kez kapatıp açıyor.. böylece aperture full açık bile olsa o kendini kapatıp açtığı için devamlı üstüne düşln ışık miktarından daha az etkileniyor.

“Mesela kaç defa?” Kamerasına göre bu değişir ama standart bir kamerada 6 dan 10000'e kadar SHUTTER SPEED ayarı seçmek mümkündür. Yani saniyede 6 kere göz kırpıyor ya da saniyede 10 bin kere göz kırpıyor.. Ne kadar çok kırparsa ışıktan o kadar az etkileniyor. böylece APERTURE full açık bile olsa ve çok ışık olan güneşli bir mekanda bile olsa hala net, canlı ve iyi bir kalitede çekim yapabiliyor. Ve ayrıca DEPTH OF FIELD da gayet dar oluyor. tıpkı film kamerası gibi!!

Film çekerken en önemli şey DEPTH OF FIELD’ minimumda tutabilmek. böylece sadece çektiğiniz kişi net iken etrafını bulanık yapabilirsiniz ve izleyicinin psikolojik olarak “abi bu gerçek film gibi görünüyor harbi profesyonel olmuş” seklinde etkileyebilirsiniz.

Dediğim gibi bunu en azda tutmak için APERTURE’ Yİ açmanız gerekli ve ona göre de SHUTTER SPEEDDİ ayarlamanız gerek..

“İyi de nasıl ayarlayacağım?” Onu bilemiyorum. Kimi kameraların üstünde shutter speed diye bir düğme vardır oradan ayarlarsın. kimisinde menüsünden ayarlarsın. Kimisinde öyle bir ayar hiç yoktur full otomatik ayarlıyordur kamera kendisi.. Bu konuda yapmanız gereken kullanma kılavuzunuzu iyice bir kurcalamak..

“Peki tamam ayar yapmayı buldum.. Peki doğru ayarın ne olduğunu nasıl anlayacağım?”

Bunu yaparken gözlerinize güvenin.. kameranın küçük ekranından bakarak ayarlamayı yapabilirsiniz. Görüntünün çok parlak olmamasına dikkat edin. Biraz karanlık olması daha iyidir. Yeterki çok parlak olmasın.. İnsan gözü halen bilgisayarların bile ötesinde bir renk ayrıştırması yapabilmekte! Gözlerinize güvenin ve memnun kalana kadar SHUTTER SPEED ayarını yukarı aşağı oynayın.

                                                                                                                           Alıntıdır...