blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2013 Perşembe

Türk izleyici ekranda film izlemeyi seviyor

Ünlü oyuncu Tamer Karadağlı İzmir Üniversitesi'nde verdiği ilk derste, "Türkiye'de sinema izleyicisi yok ne yazık ki. Üstelik kimse sinemaya gitmeyi sevmiyor, ekranda bedava izlemeyi tercih ediyor" dedi

Güzel Sanatlar Fakültesi'nin kurulması ile birlikte öğrencilerine farklı bir kültürün de kapılarını açan İzmir Üniversitesi, bu kez de oyuncu Volkan Severcan tarafından verilen oyunculuk dersinde sevilen dizi Çocuklar Duymasın'ın yönetmeni Bora Tekay ve başrol oyuncusu, Taş Fırın Erkeği Tamer Karadağlı'yı ağırladı. Söyleşi öncesi Tekay'ın önümüzdeki günlerde vizyona girecek filmi Böcek'i izleyen öğrenciler, Tekay'a film hakkındaki eleştirilerini aktardı.

Söyleşi sonrası konuklar, Rektör Prof. Dr. Kayhan Erciyeş ve Mütevelli Heyet Başkan Yardımcısı Selim Doğanata ile bir araya geldi. İzmir Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon ve Görsel İletişim Tasarımı bölümlerinin öğrencileri ilk stajlarını önümüzdeki aylarda Çocuklar Duymasın setinde yapacak.

SİNEMA ANLAYIŞI
Gelecekte sinema sektörü içinde yer almak isteyen öğrencilere sektörün sorunları ile ilgili görüşlerini ileten Tekay, Türkiye'de sinemanın devlet tarafından yeteri kadar desteklenmediğini söyledi. İlk kez bir üniversitede öğrencilerle söyleşi gerçekleştiren Tekay'ın görüşüne destek veren Tamer Karadağlı önemli saptamalarda bulundu: "Türkiye'de sinema izleyicisi yok ne yazık ki. 70 milyonluk bir ülkede rekor izleyici sayısı 6.5 milyon, yani toplam nüfusun ancak onda biri. Oysa televizyonda bir diziyi, bir günde 12 milyon kişi izliyor. Türk izleyicisi ne yazık ki sinemaya gitmeyi sevmiyor, bedava izlemeyi tercih ediyor. Yunanistan'da yıllar önce Bir Tutam Baharat diye bir film çekmiştim hatta Yunanistan adına Oscar aday adayı olmuştu. 11 milyonluk Yunanistan'da 5 milyon insan seyretti o filmi. Ülkenin yarısı. Bizim ülkemizde iyi bir filmi bu hesaba göre 35 milyon kişinin seyretmesi gerekiyor."Karadağlı, Hollywood filmlerinde Türkiye'ye yer verilmemesi noktasında da bu durumun etkili olduğunu savundu ve "Slumdag Millionaire'i çeken Hollywood, Hintli oyuncular oynadığı ve Hindistan'daki yaşama yer verdiği için filmi 1.3 milyar Hintlinin izlemesini garanti altına alarak çekti ama Türkiye için bu durum söz konusu olamaz bile" diye konuştu.

TEKNOLOJİYE DUYARLI
Sinemanın, son teknolojiyi en yoğun olarak kullanan sanat dalı olduğuna dikkat çeken, aynı zamanda Çocuklar Duymasın dizisi oyuncularından biri olan Volkan Severcan, "Teknolojiyi kullanabilmeniz için paranızın olması gerekiyor. Amerika'da film yapımı için bankalar krediler kullandırıyor ancak Türkiye'de bu söz konusu değil. Türkiye'de bir oyuncunun sadece tiyatrodan kazandığı parayla istediği sinema filmini hayata geçirmesi mümkün değil. Mutlaka, seslendirme, sunuculuk, dizi oyunculuğu gibi yan dallar devreye girmek zorunda" dedi. yönetmen Tekay, Sinema Televizyon eğitiminde çok film izlemenin ve o filmleri yapanlar ile bir araya gelmenin öğrenciye büyük katkısı olduğuna dikkat çekti ve İzmir Üniversitesi öğrencilerinin sektörde iyi yerlere geleceğine inandığını söyledi. Oyuncu Karadağlı ise "meşhur olma"nın başarılı olmak anlamına gelmediğini söyledi ve gelecekte kamera önü ve arkasında yer alacak öğrencilerin çok iyi birer gözlemci, iyi bir izleyici ve donanımlı bir birey olmaları gerektiğini vurguladı.

kaynak: yeniasir.com.tr

23 Ekim 2013 Çarşamba

Neden filmleri korsan olarak izliyoruz?

Türkiye'de filmleri korsan olarak izlemek çok sık rastlanan bir durum. Ama bunun bir nedeni var!

İnternet üzerinden film izleme alışkanlığı hızla büyüyor ancak burada ortaya çıkan problem, sinema filmlerinin korsan olarak sunulması. Sadece Türkiye'yi değil, tüm dünyayı etkileyen bu probleme karşı ise sinema endüstrisinin tek yapabildiği, sitelerin kapatılması için yerel otoritelere başvurmak.

Ancak, internetteki korsan aktiviteleri ölçen piracydata.org sitesinde yapılan araştırmaya göre, insanların korsan sitelerden film izlemesinin en önemli nedeni, beğendikleri filmleri online olarak izleyebilecekleri yasal bir servisin bulunmayışı.

Beğendikleri filmleri fiziksel olarak satın almayı çok "yorucu" bulan ve film seyretmeye karar verdikleri anda internetten kolayca ulaşıp seyretmeyi tercih eden kullanıcılar için, istedikleri filmlerin yasal stream servislerine ulaşamamak, korsan sitelere yönelmelerine neden oluyor.

Aslında sinema filmlerinin online olarak izlenmesine izin veren siteler bulunuyor ancak bunlar belli ülkelere hizmet verirken, diğer ülkelerdeki DVD dağıtıcımlarının satışlarını etkilememek için çoğu ülkede hizmetin kullanımını engelliyorlar. Örneğin Netflix gibi servislere Türkiye'den ulaşmak mümkün olmuyor.

Türkiye'de ise Tivibu hizmetinde olduğu gibi, kısıtlı bir seçkiyle ve altyazı / orijinal seslendirme gibi imkanlar olmadan hizmet vermeye çalışan servisler daha güncel ve farklı filmleri arayan kullanıcıların korsan film sitelerine yönelmesine neden oluyor.

Cem Şancı
kaynak: chip.com.tr

17 Ekim 2013 Perşembe

Broadway’de klasikleşebilir

2003’te Tim Burton’ın sinema uyarlamasıyla görsel sanatlarda ilgi odağı haline gelen ‘Big Fish’ romanı, geçtiğimiz ay Broadway sahnesinde müzikal kıyafeti giydi. Ben de bu eseri Eylül’de gerçekleştirilen ön gösterimlerinden birinde seyrettim. Müzikalin, fantastiğin önemsendiği günümüzde baba-oğul ilişkisine mitolojik, masalsı ve gerçeküstücü yaklaşımı görkemli bir blockbuster ışıltısıyla doldurması sevindirici. Bana kalırsa 6 Ekim’de gerçek gösterimlerine başlanan ‘Big Fish’, kısa sürede Broadway klasiğine dönüşebilecek rüya gibi bir müzikal.

Nice fantastik serüvende görüldüğü üzere Homeros’un unutulmaz ‘Odysseia’ efsanesinden etkilenen Daniel Wallace, 1998’de yazdığı romanıyla müthiş bir yaratıcılık sınavı vermişti. Ölüm döşeğindeki baba ile dinç oğul arasında geçenleri ‘masal-mitos-halk hikayesi’ parçalarıyla resmeden bu eser, Binbir Gece Masalları’nı kurmaca biyografiye geçirmekten fazlasını yapıyordu. Dünyasının katmanlılığıyla halen akıllardan çıkmaması ise aslında ‘çağdaş fantezi edebiyatı’ adına önemsenmesi gereken bir adım anlamına geliyordu.

Daniel Wallace’ın fantastik dünyasının tiyatro sahnesinde de karşılığı var

2004’te Burton’ın ona giydirdiği yelek “Teneke Trampet”vari (“Die Blechtrommel”, 1979) bir masalsılık idi aslında. Dev, tek gözlüklü cadı derken, tabiri caizse tam teçhizatlı bir ötekiler şöleni idi karşımızdaki. Bu tabirin görünümü, büyük oranda 21. yüzyılın başındaki panayır geleneğinden çıkmış izlenimi yaratıyordu. 5 Eylül 2013’te Broadway sahnesine ‘müzikal’ formatında uyarlanan eser, orada da hakkını veriyor. ‘Wicked’ın “Oz Büyücüsü” (“The Wizard of Oz”, 1939) spin-off’u edasıyla şanına şan kattığı bir zaman diliminde kendi uğraşına odaklanıp, dünyasını albeni yüklü öğelerle sarıyor.

‘Big Fish’ müzikali, enerjisi, işçiliği, sahneleri bağlama gücü ve detaycı sanat yönetimiyle dikkat çekiyor. Koca bir su birikintisinin, nehrin ya da denizin içine düşmüş izlenimi yaratan bir ‘tuval’ ile açılan tiyatro yapıtı, sahnenin önüne de (orkestra kısmına) denizkızının gidip geldiği bir ‘su birikintisi dekoru’ yerleştiriyor. Bu durum büyük oranda karşımıza ‘olaylar hangi katmanda gerçekleşiyor?’ sorusunu çıkarıyor.

Broadway blockbuster’ı dedikleri böyle bir şey

Babanın yataktaki hali ile geleceğe ve geçmişe gitmelerle delik deşik edilen hikaye kurgusu efsanelere ya da palavralara odaklanıyor. Bir anlamda aile filmlerinde baba-oğul ilişkisinin dünyaya ait olaylarla akıp didaktizme kaydığı süreç, ‘gerçeküstücü canlandırmalar’ ile allak bullak ediliyor. Babanın kime ne anlattığının önem kazanması, özenli müzikal koreografileriyle ‘işitsel-görsel bir damar’dan geçiriliyor. Bu noktada belli eksikleri var belki bu müzikal tiyatro ürününün.

Ama fantastik dünya adına görkemli bir sanat eserinden, tadına doyum olmayan bir blockbuster ışıltısından söz edebiliriz. Deviydi, kadınıyla, deniziydi fark etmeksizin Daniel Wallace’ın romanının duygusu bizi içine alıyor. Fantastik evren yaratma zorluğuna karşın seyirciye doğru birçok adım atılıyor.

Susan Stroman’ın tecrübesi esere can vermiş

Burton’ın unutulmaz ilk görüşte aşk sahnesi, tiyatro sahnesine uygun olmadığı için burada yavaş çekim gibi bir teknikle büyülü hale gelmiyor. Ama nihayetinde babanın oğlu ile ilişkisinden ziyade araya giren gerçeküstücü, empresyonist tablo yanılsamalı anlar öne çıkıyor. Onların izinde geleceğin Broadway klasiği olmaya aday, tür olarak bakınca ‘Spider-Man Turn Off the Dark’ ile ‘Wicked’ın peşine takılabilecek bir yapıtla yüzleşiyoruz. ‘Big Fish’, çocuk masallarıyla yetinen fantastiğe haddini bildiriyor.

Zira 1980’lerin sonunda bu yana Broadway sahnesindeki işleri ile bilinen, sayısız Tony Ödülü kazanan Susan Stroman tecrübesini, birikimini burada çok iyi kullanıyor. Her şeyi yerine göre yaparak hiçbir ekstra malzeme kullanmıyor. Yanlış yollara sapmıyor. “Oz Büyücüsü” etkisini, panayır ve kasaba arka planını doğru kullanan serbest bir biyografinin damarlarına yerleştirmekte sıkıntı çekmiyor.

KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
 kaynak: haberturk.com

8 Ekim 2013 Salı

Biz bu filmleri nerede göstereceğiz?

Altın Portakal jürisi basın toplantısında dert yandı: Türk sineması nicelik ve nitelik açısından her geçen gün çıtayı yükseltiyor. İyi, güzel, ancak bir sorun var! Çekilen filmlerin çoğu gösterime girecek salon dahi bulamıyor.

50. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Yarışma Jürisi dün basının karşısındaydı. Basın toplantısında öne çıkan yorum şu oldu: Türk sinemasında yılda çekilen film sayısı artıyor, ancak sorun, bu filmlerin çoğunun gösterim için salon ve seyirci bulamaması... Jüri Başkanı Türkan Şoray, festivalde ödül kazanan filmlerin 200 sinemada oynaması gerektiğini ancak böyle bir şanslarının olduğunu zannetmediklerini söyledi. Türk sinemasının çok güzel yerlere geldiğini, özgün, bireysel, farklı genç sinemacıların yetiştiğini ifade eden Şoray, festivalin yeni sinemacıların önünü açma adına çok önemli olduğunu vurguladı. Ödül alan filmlerin seyirciye ulaşmasının da çok önemli olduğuna değinen Şoray, şunları söyledi: “Maalesef festivallerde kazanan filmlere bakıyoruz, sinema sanat olduğu kadar ticari bir olay, seyirciye ulaşacak ama gişe de yapacak ki bir sonraki filmle yapımcı, yönetmen devam etsin. Ödül kazanan filmler 200 sinemada oynamalı gerekirse ama böyle bir şansları olduğunu zannetmiyoruz. İnşallah giderek buna da bir çare bulunacak.”

Festival kapsamında izlediği filmlerde çok ticari bir şey göremediğine dikkati çeken yapımcı jüri üyesi Şükür Avşar da, Türkiye’de 183 salon olduğunu ve filmlerin giderek arttığını kaydetti. Bu doğrultuda sinema fimlerinin seçilerek salonlara girdiğini anlatan Avşar, özellikle Kültür ve Turizm Bakanlığının destek verdiği filmlerin gişelerde çok iş yapmadığını ifade etti. Kültür ve Turizm Bakanlığının çok düşük miktarda destek verdiğini, bu destekle çok iyi film yapmanın mümkün olmayacağını savunan Avşar, şöyle devam etti: “Bakanlık 200 bin lira para veriyor, ‘bununla film yap’ diyor. Sinema gönül işi, maddi bütçesi olması gerekiyor ancak 200 bin lira ile film yapılırsa maalesef olamıyor. Daha çok film desteklenmek yerine daha az film desteklenmeli ama daha fazla destek verilmeli.”

Jüri üyesi yönetmen Reis Çelik de sinema ile sanatın her zaman politikacılarla ters düştüğünü, Türkiye’nin kültür varlığını ayağa kaldıran sanatın, politika dışında bırakılması gerektiğini söyledi.

Kaynak: stargazete.com

5 Ekim 2013 Cumartesi

ALTIN PORTAKAL ANTALYALININ KENTİNİ TANITABİLME İSTEĞİYLE ORTAYA ÇIKTI...

Antalya Film Komisyonu Gönüllü Girişimcisi Tamer Utku; "Altın Portakal Antalyalının kentlerini ülkeye ve tüm dünyaya tanıtma arzusuyla ortaya çıktığına dikkat çekiyor. İşte Utku'nun kaleminden Altın Portakal'ın 50 yılı...

ALTIN PORTAKAL'IN 50 YILI- 2 BÖLÜM 

Altın portakal gerçek anlamda, Antalyalıların kendilerini tanıtabilme dürtüsüyle ortaya çıkar.
Aklıselim bir avuç Antalya sevdalısı; yaşamaktan büyük haz aldıkları kentlerini başta tüm ülkeye ardından da tüm dünyaya tanıtmaya niyetlidir bir kere!

O günleri değerli Antalya kent tarihçisi, değerli araştırmacı ve yazar Hüseyin Çimrin den dinleyelim: 

“O zamanlar, 40 bin nüfuslu Antalya nın haritada yerini bilen çok azdı. Antalyalı bunu kendine dert ediniyor; kentlerini tanıtabilmenin yollarını arıyordu. Antalya Lisesi öğretmeni Osman Batur ile bir Antalya sevdalısı Burhanettin Onat ve arkadaşlarının çabalarıyla 1949 yılında; Antalya yı Tanıtma ve Turizm Derneği ni kurdular. “


Bu derneğin ilk icraatını yapabilmesi ancak 1956 yılını bulur. Tarihi Aspendos Tiyatrosu, ilk olarak ağaç ve otlardan temizlenir ve bazı bölümleri restore edilir. 1956 yılından başlanarak her yıl mayıs ayının son haftasında “Antalya Belkız Tiyatro ve Müzik Festivali '' düzenlenmeye başlar. Sonuç mükemmeldir. Festival Türk basınında kendine yer bulmuş ve konuşulur hale gelmiştir. Tiyatro gösterilerinin yer aldığı Şarkılı, türkülü bir şenlik havasında geçen festivalde sinemanın adı bile geçmiyordur. Aynı yıllarda Türk Sineması içten içe palazlanıyordu. 1960 yılında Antalya merkezinde yazlıklarla beraber 15 e yakın sinema hizmet vermekteydi. Ki bu diğer illere oranla çok iyi bir rakamdı.



Sinema seyircisiz var olması söz konusu olmayan bir sanattır. 

Örnek olarak bestelenmiş bir eser, duygularımızı harekete geçirmeye hazır bir şiir, ya da ressamın yaptığı bir tablo tüketicisine ulaşmadı ise yaratıcısının; “beni anlamadılar '' dürtüsü ile ortaya gönül koymasından öte, çok büyük bir problem yoktur. Hiç kuşku yok ki bu da çok üzücü bir durumdur. Ancak diğer sanat dallarına kıyasla sinema için aynı görüşe varamayız. Ortaya çıkan film kolektif bir çalışmanın ürünüdür ve beraberinde bir sanayi gerektirir. Bu sebeple sinema sanatı ile uğraşanların ürettikleri sanat eseri tüketicisine ulaşamadıysa, yaratıcıları gönül koymaktan çok, ceplerinde ki parayı kaybetmeleri ile eş değerdir. Zaten bu nedenle sinema sanatının desteklenmesi gerekmektedir.

Altın Portakal doğuyor 

1950 yılında Antalya Halk Evi müdürlüğü yapan, Antalya çocuğu Behlül Dal ın gönlüne sinema düşmüştür bir kere. Zaten Antalya nın ilk film şirketini kurmakta ona nasip olacaktır. Antalya nın bir gün önemli bir sinema kenti olacağına inanan Dal, kendisi gibi düşünenleri bulmak üzere yola koyulur. Antalya da dört yıldır devam eden şenliğin 1960 yılı programlanması Dal a teslim edilir. Ona bu görev; Demokrat Parti den Belediye Başkanı seçilen çocukluk arkadaşı Ömer Eken tarafından verilmiştir.

Dal hemen festivalin içeriğine sinemanın da yer almasını önerse de ilk yıl için karşılık bulmaz. Zaman darlığından dolayı sonraki yıl yapılabileceğinin sözünü alır. Festival organizatörü sıfatıyla Dal hemen bir program hazırlar. Ancak 1960 darbesiyle her şey altüst olur ve festival yapılmaz. Oysa her yıl Mayıs ayının son haftası yapılan festival tam da ortasında yarıda kalır ve organizatörümüz zor duruma düşer.

Minibüse davet ettiği gazetecileri doluşturur ve İstanbul a yola çıkar. Sıkıyönetim nedeniyle çok sıkıntılı bir yolculuğun ardından Dal “Sinema Festivali ne ne kadar yakın olduğunu “böylesine bir fırsatın elinden kaçtığını '' düşünür ve üzülür.
1961 seçimlerinde Antalya da büyük rol oynar ve yaratıcı fikirlerini taraftarı olduğu, Rakıp Gümüşpala liderliğindeki Demokrat Parti için kullanır. Yaptığı kampanya kentte etkili olmuştur. Birçok milletvekili arkadaşının meclise girmiştir. Hemen ardından yapılan yerel seçimlerde çocukluk arkadaşı Avni Tolunay da belediye başkanı seçilir.

60 darbesiyle elinden kaçırdığı iki yıl sonra fırsat yeniden karşısına dikilmiştir. İlk olarak Ankara tayfasının desteğini alır. Bu destek ile arkadaşı olan Avni Tolunay ı ikna edebilmesinin çok kolay olacağını düşünür. Hazırladığı ön proje dosyasını Ankara da Tolunay ile paylaşır. Tolunay projeyi belediye meclisine sunacaktır ancak meclis üyelerinden bazıları projeye şiddetle karşı çıkarlar. Tolunay ın Encümeni ikna edemeyeceğini anlaması uzun sürmez ve son çare olarak Behlül Dal dan gelip projeyi encümen toplantısında anlatmasını ister. Dal, cicili bicili görseller ile bir sunum hazırlar.

Sunumunu “Festival niçin Antalya için gerekli '' teması üzerine kurar ve tüm meclis üyelerinin çoğunluğunu ikna etmeyi başarır. Sonrasında karara bağlanma sürecinde muhalifler nedeniyle engeller çıksa da dönemin belediye başkanı Avni Tolunay üstesinden gelmeyi başarır.

İstanbul, Antalya arası otobüste itina ile “Festival '' nasıl tasarlanır 

Dal herkesi ikna etmiştir ama işin asıl zor kısmı şimdi başlamıştır. 1964 yılının Nisan ayında İstanbul dan, Antalya ya yola koyulan Behlül Dal; otobüste festivalin programını çoktan oluşturmaya başlamıştır. Eski püskü otobüsün Antalya sahillerine ulaşmasına ise daha çok vardır. Festivalin adını ise çoktan bulmuştur. Altın Portakal! Hava kararmaya başlayınca otobüsün mola verdiği kahvehanenin sahibinden eski bir lamba satın alır. Yolculuğu boyunca festivalin nasıl bir ödülü olacağını kağıtlar üzerine yaptığı çizimler ile tasarlamaya başlar. Gün doğarken kepez sırtlarına geldiğinde elinde ışıldayan portakalı ile Venüs heykeli artık hazırdır.
Dal ve Tolunay hemen Beyoğlu nun un yolunu tutarlar. Tek, tek film şirketlerini gezmenin zor olduğunu fark edip neredeyse daha yeni kurulmuş olan “Filmciler Cemiyeti '' ni ziyarete gideler. Talepleri cemiyetin İstanbul ayağı olarak festivale katkı sağlamasıdır.

Gelin olan bitene; 

2010 yılında; Usta kalem Ali Can Sekmeç tarafından hazırlanan ve “Belgesel Bir hayat '' başlığı altında Altın Portakal ı temsil eden AKSAV tarafından yayınlanan kitabında yer alan, Ümit Utku ile yaptığı röportajdan konuk olalım.

Ümit Utku anlatıyor: 
“Ben Behlil ü ziraat bankasında görevli iken tanımıştım. Banka müdürü arkadaşımdı. Bir gün ona uğradığımda “bak burada sanatçı bir arkadaş var. Seni tanıştırayım '' dedi. Behlül o zamanlar şiir yazıyordu. Aradan yıllar geçti. Bir gün belediye başkanı Avni ile bize geldiler. Ben o zamanlar “Prodüktörler Cemiyeti '' genel sekreteriydim. Görüşmemizin ardından onlara yardımcı olacağım sözünü verdim ve başkanımız Turgut Demirağ a konuyu aştım. Turgut Bey mükemmeliyetçi bir adamdı. Behlül Antalya da bir film festivali başlattığını ve bizimde Hemen karşı çıktı. Başaramayacağımızdan korkuyordu. Ben de Nevzat Pesen ile bu işin üstesinden gelebileceğimizi anlatarak kabul ettirdim.

Ardından hemen işe koyulduk. Avni belediye olarak hiçbir şeyden kaçınmadı. O zamanlar bakanlıktan alınacak bir destek yoktu. Belediye imkanlarını anlatınca oturup ona göre bir plan yaptık. Behlül festivalin çok sıkıntıda olan Antalya esnafının çok işine yarayacağını falan anlatıyordu. Eldeki imkanlar dahilinde bizde ona göre bir program hazırlarız deyip işe koyulduk.. İlk gün Belediye önünde konuşmalar yapılacak ve sanatçılarda orada olacak. İkinci gün uzu bir resmigeçit töreni olacak. Üçüncü gün ise sanatsal toplantıların yapılacağı bir programdı bu. ''

Ümit Utku başkanlığında oluşturulan kurul ilk olarak 23 film şirketine bir mektup gönderir. Mektupta 01 Ocak 1963, 31 Ağustos 1963 tarihlerinde arasında sansürden geçmiş bir film yolmaları istenir. Cemiyetin etkisiyle kısa zamanda toplanan 23 film, oluşturulan 6 kişilik bir ön jüri ile değerlendirilir ve altı film ayrılır.

“Acı Hayat '' , “Ağaçlar ayakta ölür '' , “Ayrılan Yollar '' , “Gurbet Kuşları '' , “Kızgın Delikanlı '' ve “Yarın Bizimdir '' Altın Portakal için yarışan ilk altı filmdir. 

Hızla hazır edilmiş Festival bir tüzüğe dahi sahip değildir

Filmleri seçilmeyen yapımcılar bu seçkiye itiraz ederler ve ön jüride yer alan Behlül Dal ı “filmleri izlemedi '' gerekçesiyle suçlarlar. Behlül Dal ın Antalya da büyük jüride yer almasına da karşı çıkarlar. Olaylar büyür. Şikayetler üzerine olaya Sine-İş Sendikası karışır. Dönemin başkanı Davut Ergün bu durumda seçilen filmlerin Antalya ya gönderilemeyeceğini ilan eder.

Bu durumda Ümit Utku arabuluculuğu üstlenir ve Behlül Dal ın ana jüriden çekilmesi karşılığında krizi çözer.

Sinema yazarı Agah Özgüç yaşananları festivalin iyi hazırlanmış bir programı olmaması ve acemice yapıldığını bir makalesinde yazmış ve tüm olumsuzluklara karşın çocuğun ölü doğmadığını ve önünün açık olduğu ön görüsünü aynı tarihlerde kaleme almıştı. Özgüç; makalesinde jüride filmleri yarışan filmlerin yapımcılarının da bulunduğuna ve kendi filmlerine ödüller yağdırdığına dikkat çekmişti.

Her şeye karşın Antalya nın kendisini tanıtma isteğiyle başlayan iyi niyetli festival daha ilk yılından isteğine ulaşmış ve olumlu, olumsuz sesini tüm ülkeye duyurabilmişti. Yaşanan olumsuzluklar ve seçilemeyen yapımcıların baskısı ile ödül Kazanan Türkan Şoray ve İzzet Günay, ödüllerini almak için Antalya ya gelmezler. Gerçekte bu affedilebilir bir durum değildir ve uzun yıllar etkisini sürdürecektir.

Yıl 1964; öyle ya da böyle sinema insanları; “Altın Portakal '' ın çatısı altında Antalya da buluşmuş, sinemayı konuşmuştu. Kulislerde sorunlar tartışılmış, panellere taşınmıştı. Bu Türk Sinema tarihi için çok önemliydi. İlk yılında, Festival komitesinin acemilikleri, sinema çevrelerinin kaprisleri bir ilkti ama son olmayacaktı.

Ne gam ama! Ortada görünen tek bir gerçek vardı; Türk sineması “Altın Çağı '' nın başlangıcını sanki Akdeniz den başlatmış ve meşalesi de Antalya dan ateşlemişti.

TAMER UTKU
Antalya Film Komisyonu Gönüllü Girişimcisi
Onx Film'in sahibi
kaynak: turizmhaberleri.com

30 Eylül 2013 Pazartesi

Altın Portakal bu sene şaşaasız açılacak

Dünyanın en eski film festivallerinden olan Altın Portakal, bütçe yetersizliği yüzünden, bu yıl mütevazı bir törenle açılacak. 

4-11 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek Uluslararası Altın Portakal Film Festivali, Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfının (AKSAV) son dönemde yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle 50'nci yaşına "mütevazı" bir şölenle girecek.
Bu yıl 50.si düzenlenen festival, bu yıl 85'incisi düzenlenen Oscar, 70'incisi düzenlenen Venedik, 66'ncı kez düzenlenen Cannes, 63'üncüsü düzenlenen Berlin Film Festivali'nin ardından dünyanın en uzun süredir devam eden film festivali.


Halk konserleri azaltıldı

AKSAV'ın çiçeği burnunda başkanı, seramik sanatçısı Tufan Dağıstanlı, 50'nci yıl hazırlıklarını AA muhabiriyle paylaştı. Bu yılki festivali yaklaşık 250 kişilik kadroyla hazırlayacaklarını belirten Dağıstanlı, yaşanan ekonomik sıkıntılara rağmen aksaklık yaşamadıklarını kaydetti. Bu yıl yaklaşık 6 milyon liralık bütçeyle festivali gerçekleştireceklerini vurgulayan Dağıstanlı, bütçe yetersizliği nedeniyle bazı halk konserleri ile Burdur ve Isparta'da sanatçıların katılımıyla gerçekleştirilen kortejlerin yapılamayacağına dikkati çekti.


Kortej, karnaval havasına bürünecek

Festivalin simgesi haline gelen Antalya kortejinin ise tüm kuruluşların katılımıyla "karnaval havasında" gerçekleşmesi için çalıştıklarına değinen Dağıstanlı, şöyle konuştu:

"Antalya'nın tüm kuruluşlarının katıldığı bir karnaval havası yaşanmasını istiyorum. Bu yıl otellerin animasyon ekipleri ile resmi kurumların araçlarını süsleyerek katılacağı bir kortej yapmayı hedefliyoruz. EXPO 2016 Antalya Ajansı, çiçek ve çocuk teması kapsamında süsledikleri araçlarla korteje katılacak. Anadolu Ateşi dans grubunun bir katılımı var. Ayrıca Harley Davidson Kulübü'nden yaklaşık 30 motosikletli de korteje katılacak. Korteji ne kadar zenginleştirebilirsek o kadar zenginleştirmek istiyoruz."

Dağıstanlı, Altın Portakal'ın dünyanın en uzun soluklu festivallerinden biri olduğunu, sahip olduğu deneyimi genç sinemacılara aktarmak istediğini bildirdi. Bu yıl yarışan filmlerin büyük bölümünün genç sinemacıların eserleri olduğuna değinen Dağıstanlı, "Hedefimiz, Türk sinemasını taze kanlarla hayata döndürmek. Türk sinemasına destek vermek, yeni yönetmenler, yeni filmler oluşturmak ve bu sanatı sıcak tutmak" dedi.


Jüri 62 filmi değerlendirdi

50. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde, Handan İpekçi (Yönetmen), Özgür Doğan (Yapımcı-Yönetmen), Önder Çakar (Senarist-Yapımcı), Defne Halman (Oyuncu), Prof. Dr. Selahattin Yıldız (Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı), Natali Yeres (Sanat Yönetmeni) ve Tunca Arslan'dan (Sinema Yazarı-SİYAD Başkanı) oluşan ön jüri, 62 filmi değerlendirdi.
Ön jürinin değerlendirmesinin ardından Ferit Karahan'ın "Cennetten Kovulmak", Ali Kemal Çınar'ın "Kısa Film", Ramin Martin'in "Kusursuzlar", Serdar Temizkan'ın "Kutsal Bir Gün", Zeynep Dadak ve Merve Kayan'ın "Mavi Dalga", Ömer Leventoğlu'nun "Mavi Ring", Atalay Taşdikan'ın "Meryem", Mehmet Bahadır Er-Maryna Er Gorbach'ın "Sev Beni", Alpgiray Uğurlu'nun "Üvertür" ve Nihat Seven'in "Uzun Yol" adlı filmlerin Altın Portakal heykelciği için yarışmasına karar verildi.

Filmlerin değerlendirmesini Türk sinemasının sultanı Türkan Şoray başkanlığındaki, yönetmen Reis Çelik ve Ümit Ünal, Yunan müzisyen Eleni Karaindrou, yapımcı Şükrü Avşar, oyuncu Mahir Günşiray, Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Bölümü Başkanı Prof. Dr. Feride Çiçekoğlu, görüntü yönetmeni Mehmet Aksın, sinema yazarı Burçak Evren ve CNN Türk Programlar Koordinatörü ve gazeteci Aslı Öymen'den oluşan jüri yapacak.


Uluslararası Uzun Metraj'da bir Türk filmi

Altın Portakal Film Festivali programı kapsamında yer alan uluslararası uzun metraj film yarışmasına da 10 film seçildi.
Bu yıl Nawapol Thamrongrattanarit'in, "36", Corneliu Porumboiu'nun "When Evening Falls on Bucharest or Metabolism-Bükreş'e Gece Çöktüğünde ya da Metabolizma", Tomasz Wasilewski'nin "Floating Skyscrapers-Dalgalanan Gökdelenler", Tom Shoval'in "Youth-Gençlik", Hala Lotfy'nin "Coming Forth by Day-Gündüz Gözüyle", David Perrault'nun "Our Heroes Died Tonight-Kahramanlarımız Bu Gece Öldüler", Barbara Albert'in "The Dead and The Living-Ölüler ve Yaşayanlar", Ari Folman'ın "The Congress-Son Şans", Ramon Zürcher'in "The Strange Little Cat-Tuhaf Kedicik" adlı filmleri, Altın Portakal için yarışması kararlaştırıldı.

Deniz Akçay'ın Venedik Film Festivali'nde "Geleceğin Aslanı" ödülü için yarışan "Köksüz-Nobody's Home" adlı filmi de Altın Portakal'ın bu yılki uluslararası yarışmasında yer alacakTürkiye yapımı tek film oldu.


Kısa film ve belgesele ilgi büyük

50. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'ne kısa film yarışması için başvuran 206 filmden 20'si, 99 belgeselden de 15'i yarışmaya seçildi.

Belgesel film yarışmasının jürisinde bu yıl, belgeselci ve yapımcı Nebil Özgentürk, Almanya Belgeselciler Birliği (AGDOK) Başkanı ve Avrupa Belgesel Ağı (EDN) Yönetim Kurulu Üyesi Thomas Frickel, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazmi Ulutak, Documentarist'in kurucularından belgesel yapımcısı-sinema yazarı Necati Sönmez ve haber programları dışında belgesel çalışmalarıyla da tanınan Şehbal Şenyurt Arınlı yer alacak.

Bu yıl belgesel dalında Nilüfer Uzunoğlu "Antigoni Küçük Adamız Hayatımız", Cem Fakir "Esaret Günlüğü, Dilek Gökçin "Buka Barane", Piran Baydemir "Fecira", Nezahat Gündoğan "Hay Way Zaman", Hikmet Yaşar Yenigün "İmbatla Dol Kalbim", Haydar Demirtaş "Misafir", Doğu Akıncı "Mustafa'nın Yaşam Zinciri", Özgür Fındık "Olağan Haller", Lusin Dink "Saroyan Ülkesi", Andrea Luka Zimmerman "Taşkafa - Bir Sokak Hikayesi", Birnur Pilavcı "Tek Başına Dans", Caner Canerik "Was", Deniz Koçak "Yaşam Marangozu" ve Deniz Şengeç "Yürümek" adlı eserleriyle yarışacak.

Geçen yıl Altın Portakal'da "En iyi yönetmen" ve "En iyi ilk film" ödüllerini kazanan "Zerre" filminin genç yönetmeni Erdem Tepegöz, film eleştirmeni Serdar Kökçeoğlu, yönetmen Rezan Yeşilbaş, televizyon, sinema ve tiyatro oyuncusu Esra Akkaya ve Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema TV Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Zehra Yiğit ise bu yıl yarışacak kısa filmleri değerlendirecek.

Kısa film dalında da Cemil Sobacı "2023", Baki Erdi Mamikoğlu "Amok Koşucusu", Mizgin Müjde Arslan "Asya", Emre Sert ve Gözde Yetişkin "Bi' Garip Adam", Tufan Taştan "Bir Kelime", Ertuğ Tüfekçioğlu "Çok Uzun Bir Hikayenin Tam Ortası", Sadık Demiröz "Resolution", Ziya Demirel "Evicko", Güçlü Aydoğdu "Hunger", Rıdvan Çevik "İrfan", Kudret Güneş "Jinekolog ve Tercümanı", Gülistan Acet "Karpuz Cenneti", Azra Deniz Okyay "Küçük Kara Balıklar", Bülent Öztürk "Küçük Pencereli Evler", Ahmet Bikiç "Mama", Onur Yağız "Patika", Yakup Tekintangaç "Qapsul", Buğra Dedeoğlu "Şeref Dayı ve Gölgesi", Ayce Kartal "Tornistan", Gündüz Sevdi "Ziman" yarışacak.


Halkın Portakalları yarışması

Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamında bu yıl beşincisi yapılan Halkın Portakalı Kısa Film Yarışması'nda da "Ben-Antalya" temalı projeler mücadele edecek.

Konusunda uzman eğitimciler tarafından "senaryo", "kurgu", "ses ve görüntü", "film yapımı", "sinematografik anlatım" ve "oyunculuk" dallarında üç hafta eğitim alan gruplar arasından seçilen 15 film, "Halkın Portakalı" ödülü için yarışacak.


Ustaların gözünden dünya sineması

50. Altın Portakal'da, dünya sinemasının ilgi gören, usta eserlerin yapımları da gösterilecek.

"Ustaların Gözünden" programı kapsamında, dünyaca ünlü yönetmen François Ozon'un Altın Palmiye için yarışan filmi "Jeune & Jolie", Oscar ödüllü Coen Kardeşler'in bu yıl Cannes'da jüri büyük ödülü kazanan "Inside Llewyn Davis", efsanevi "Taxi Driver" filminin senaristi ve yönetmen Paul Schrader'in The Canyons", Koreli yönetmen Kim Ki-Duk'un kendi ülkesinde tartışmaye neden olan, yenilenen kurgusuyla vizyona girme izni alan "Moebius"un da arasında bulunduğu filmler, sinema severlerle buluşacak.

Altın Portakal Film Festivali, Hint sinemasının 100. yılı dolayısıyla özel bir seçkiyle izleyicilerine farklı bir sinema deneyimi yaşatacak. Seçkide, Hint sinemasının kült yönetmenlerinden, Oscar dahil birçok uluslararası ödülün sahibi Satyajit Ray'in 1964 yapımı "Lonely Wife-Charulata", Anand Gandhi'nin 2012 Toronto Film Festivali'nde dünya prömiyeri yapan "yılın keşfi" diye olumlu eleştiri alan yapımı "Ship of Theseus", Richie Mehta'nın "Siddharth" adlı yapımının da arasında bulunduğu filmler gösterilecek.

Altın Portakal, "Kırılmalar/Yansımalar" başlığında ön yargıları sarsacak filmler, "68'den Bugüne" seçkisinde 1968'den bugüne farklı kuşakların direniş biçimleri ve mücadele öykülerini konu yapımlar sinema severlerin beğenisine sunulacak.


Açılış mütevazi, ödüller yüksek

Türkiye'nin en uzun soluklu sinema festivali Altın Portakal'da bu yıl 700 bin liraya yakın ödül dağıtılacak.

Ulusal uzun metraj film yarışmasında birinci gelen film 350 bin lira ile ödüllendirilecek. Uzun metrajda "En iyi ilk film" 100 bin lira, "En iyi yönetmen" 55 bin lira, "En iyi senaryo" 35 bin lira, "En iyi görüntü yönetmeni" ve "En iyi müzik" 30'ar bin lira, "En iyi belgesel" 30 bin lira, "En iyi ilk belgesel" 5 bin lira, "En iyi kısa film" 15 bin lira parasal ödül ile Altın Portakal heykelciğinin sahibi olacak.

Halkın Portakalı Kısa Film Yarışması'nda birinci gelen filme 15 bin, ikinci filme 10 bin, üçüncü filme 5 bin lira ödül ile "Halkın Portakalı" heykeli verilecek.

kaynak: timeturk.com/tr

26 Eylül 2013 Perşembe

Film setlerinde pratik eğitim

İzmir Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde ders veren ünlü tiyatrocu Volkan Severcan, öğrencilerine setlerde pratik yaptırıyor

Tiyatro ve televizyon dünyasının sevilen ismi oyuncu Volkan Severcan, İzmir Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde eğitim veriyor. Derslerinde ünlü oyuncuları konuk edecek olan Severcan, pratik eğitim için öğrencileri ile setlere konuk olacak. Fakülte sayısını Güzel Sanatlar Fakültesi ile yediye yükselten İzmir Üniversitesi, oyuncu Volkan Severcan'ı da eğitim kadrosuna ekledi. Dizi ve tiyatro sahnelerinin başarılı oyuncusu, Sinema Televizyon ve Görsel İletişim Tasarımı bölümlerinde verdiği dersler ile Güzel Sanatlar Fakültesi eğitimini farklı bir seviyeye taşıyacak. Oyunculuk derslerinde sık sık sevilen oyuncuları konuk edecek olan Severcan, öğrencilerine pratik eğitimi televizyon ve sinema setlerinde verecek.

SEÇKİN İSİMLER 
Bahar Şenliği ve Güzel Sanatlar Fakültesi açılışına verdiği destek ile İzmir Üniversitesi ailesine giriş yapan oyuncu Volkan Severcan, Rektör Prof. Dr. Kayhan Erciyeş ile bir araya geldi. Güzel Sanatlar Fakültesi'nde ders veriyor olmanın mutluluğunu yaşadığını dile getiren Severcan, "Birbirinden seçkin isimler ile kurulan İzmir Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin gelecek günlerde yeni bölümleri ile önemli bir atılım gerçekleştireceğine inanıyorum" dedi.

kaynak: sabah.com.tr

20 Eylül 2013 Cuma

Asya kokulu filmler

İstanbul’da bugün başlayacak olan ‘Gelişen Ülkeler Film Festivali’, çok da aşina olmadığımız ülke sinemalarına odaklanıyor. Mısır ve Asya’dan 34 film sinemaseverlerin ayağına geliyor.

20-27 Eylül 2013 tarihlerinde, Türkiye’nin de üyesi bulunduğu D-8 ve ECO ülkeleri sinemalarından düzenlediğimiz Gelişen Ülkeler Film Festivali, bugün 19.00’da, Istanbul Kongre Merkezi, Harbiye’de açılıyor. Festivale dünya film dağıtım ağına kolaylıkla giremeyen, film festivallerinde de çok az yer bulabilen çalışmalar katılıyor. 14 ülkeden 34 filmin sergileneceği programda ayrıca yabancı konuklar da yer alıyor. Azerbaycan’dan Tevfik İsmailov, İran sinemasından Mücteba Raei, Türkmen yönetmen Hocakulu Narlıyev ve oyuncu Maya Aymedova, Endonezya’dan ayrıca bu festivalin de mimarı, eski D-8 genel sekreteri Dipo Alam ve Endonezya sinema ve televizyon sektöründen 15 kişi katılıyor. Beyoğlu Majestik Sineması, TÜRVAK Sinema Müzesi, Bağlarbaşı Kültür Merkezi ve Istanbul Şehir Üniversitesi’nde yer alacak gösterimler ücretsiz olarak sinemaseverlere sunulacak.

Bu filmleri daha önce hiç görmedik

Yapım yılının dikkate alınmadığı, daha çok katılan ülkelerin sinema tarihlerinden muhteva ve estetik değeri yüksek eserlerin, insanların ortak değerlerini öne çıkartan temalara sahip çalışmaların seçilmeye çalışıldığı festivalde, günümüzün biraz şirazesinden çıkmış sinema anlayışının dışında az bilinen filmler gösterilecek. Türkistan’ın milli kahramanlarından yazar Mustafa Şokay’ın hayatını işleyen Şokay, Kazak yönetmen Nariman Satibaldi’nin ustalıklı kamera çalışmasıyla, Nazarbayev’in 40 milyon dolarlık bütçe tahsisiyle bir büyük prodüksiyon olarak, kostüme bir dönem filmi hüviyetinde, Sovyet-öncesi devirden Berlin’de 1941’de vefatına dek geçen yüzyılın en hareketli yıllarına panoramik bir bakış getiriyor. Aynı sinemadan Sultan Khodzikov’un İpek Kız, yine Kazak tarihinden bir sevda ve güç efsanesi sunuyor. İran sinemasından Ali Hatemi’nin Aşkla Vurulmuş, Seman Mukaddem’in Kafe Sitare, Mücteba Raei’in Hidalu’ya Yolculuk, değişik toplumsal kesimlerden Doğu’ya has duyarlılığın ve estetiğin öne çıktığı imgeselliği yüksek bir görselliğe davet ediyor. Pakistan’dan Ayesha Khan’ın Keşf: Örtüyü Kaldırmak’ı, modern hayatta varoluşsal olarak manevi bir yolculuğa çıkışın bir versiyonunu deniyor. Cemil Dehlevi’nin Cinnah’ı, yine tarihi bir panoramada, Pakistan’ın kuruluşunda geçen olayları ve zihni arkaplanını, bir dönem filmi olarak karşımıza getiriyor.

Mısırlı ünlü müzisyen Halim’in hayatı

Mısır’dan Şerif Arafa’nın, Ümmü Gülsüm’ün erkek karşılık düşümü Halim’in hayatından derlediği Halim, şarkıcının sanat dünyasını ülkedeki siyasi ve toplumsal dönüşümlerle birlikte işliyor. Şadi Abdüsselam’ın Mumya’sı, Mısır’ın yakın tarihinden esrarengiz bir eskiz sunuyor. Halid Yusuf’un Fırtına’sı ise, Irak savaşının patlak verdiği günlerde, Mısır’daki sosyal çalkantıyı işliyor. Endonezya’dan Riri Rıza’nın Gökyüzü Savaşçıları, çocukların dünyasına duyarlıklı bir şekilde yaklaşıyor. Faozan Rizal’in Habibi ve Aynun’u, eski Endonezya devlet başkanının hayatının tarihi süreci içindeki önemli noktalarıyla perdeye getiriyor. Hani Saputra’nın Kabe’nin Himayesinde, bir aşk hikayesinin manevi değişim sarmalındaki gelişimine ışık tutuyor. Tacikistan’dan Nasır Saidov’un Tam Gün Ortası, aralarına sınır çekilen iki insan topluluğun yaşadıklarını traji-komik bir şekilde işliyor. Türkmenistan’dan Hacakulu Narlıyev’in Annenin Sesi, modern hayatın inkırazlarını perdeye getiriyor. Afganistan’dan Atik Rahimi’nin Yeryüzü ve Küller’i, yeryüzü ıssızlığında insanların çareyle çaresizlik arasındaki durumuna mercek tutuyor. Diğer filmlerle festival, seyirciyi farklı bir duyarlılıkla farklı dünyaların içine çekmeyi planlıyor.

İhsan Kabil/Sinema
Kaynak: haber.stargazete.com

19 Eylül 2013 Perşembe

Blogları film oluyor

İki grafik tasarımcısının 40 günlük ilişkilerini anlattığı blogları '40 Days of Dating' beyazperdeye uyarlanıyor.

New Yorklu iki grafik tasarımcı arkadaş Jessica Wash ve Timothy Goodman'ın beraber olmaya karar verip 40 günlük ilişkilerini günü gününe paylaştıkları blog '40 Days of Dating' film olma yolunda.

Blogun film haklarını Warner Bros. satın alırken, yönetmen olarak Michael Sucsy, yazar olarak ise Lorene Scafaria (Nick and Nora’s Infinite Playlist, Seeking a Friend for the End of the World) görevlendirildi.

İki yakın arkadaşın bekar oldukları bir dönemde 40 gün boyunca buluşarak başlattıkları ilişki deneyi internette büyük bir sansasyon yaratmıştı. Walsh ve Goodman her gün buluşarak deneyimlerini ve yaşadıklarını blogta paylaşmıştı.

kaynak: ntvmsnbc.com

18 Eylül 2013 Çarşamba

'Kayıp film' listesi daha da kabaracak

Antrakt sinema gazetesi henüz proje aşamasında olanlar da dahil olmak üzere 400 filmlik bir liste yayımladı. Listede 'Haber alınamayan' başlığı altında 45 yapım yer alırken, söz konusu yüzlerce filmin önemli bir kısmı da bu listeye eklenecek!

Radikal Hayat ’ın dünkü manşetinde yer alan ‘Kayıp Filmler’ haberi oldukça ses getirdi. Haber, sadece bu yıl Altın Portakal ve Altın Koza’ya başvuran film sayılarına bakarak elliye yakın filmin vizyon ya da festivalde gösterim şansı bulamadan kaybolup gideceğine dikkat çekiyordu. Haftalık Antrakt Sinema Gazetesi’nde yayımlanan bir liste durumun vehametini daha da gözler önüne seriyor.

Antrakt’ın haberine göre, şu anda Türkiye ’de proje, çekim ve laboratuvar aşamasında tam 315 film yer alıyor. Aynı haberde tamamlanmış ve vizyon bekleyen film sayısı ise 40 olarak belirtiliyor. Yani birkaç ay içerisinde 350’den fazla film vizyon şansı arayacak. Bir kısmı ise ulusal ve uluslararası festivallere kabul edilmeyi bekleyecek. ‘Haber alınamayan’ film listesi ise 45 satırdan oluşuyor. Yani önümüzdeki bir-iki yıl içinde 400’e yakın film üretilmiş olacak. Peki, bu iyi bir haber mi? Bu durum seyirci olarak bizi sevindirebilir ama sektör için söylemek biraz zor görünüyor.

Her yıl Türkiye’de ortalama 60-70 civarında film vizyon şansı bulabiliyor. Hem nüfus oranına göre izleyicisi sayısının az olması (Ortalama iki kişiye bir bilet düşüyor; Avrupa ortalaması bir kişiye 2-3 bilet) hem uluslararası dağıtımcıların sinema salonlarıyla olan bağlayıcı sözleşmeleri (her yıl 200’ün üzerinde yabancı film salonlarda gösteriliyor) hem de salon sahiplerinin ‘gişe garantili’ filmleri tercih etmesi nedeniyle bu sayının çok fazla yükselmesi zor görünüyor. Çünkü seyirci sayısında büyük bir artış da öngörmek zor. Geçen yıl 44 milyon bilet satılan sektörde, bu rakam bu yıl 13 Eyül itibariyle 32.5 milyon adet civarında. Geride kalan üç buçuk ayda geçen yılı geride bırakabilir ama bir ‘patlama’ beklenmiyor.

Peki, bu 400 filmin akıbeti ne olacak? Muhtemelen bir-iki yıla yayılan bir süreçte 100-150 tanesi vizyona girme ve seyirciyle buluşabilme şansı yakalayacak. Çok az bir kısmı da ulusal festivallerin çeşitli bölümlerinde kendilerine yer bulup en azından ‘görünür’ hale gelecek. Bu filmlerden şanslı olup vizyona girebilenler, birkaç salonda ve kısa süreli de olsa seyirciyle buluşacak. Çünkü festivalde ödül almak da bir garanti değil. Örneğin Pelin Esmer’in geçen yıl birçok festivalde gösterilen ve ödüller alan son filmi ‘Gözetleme Kulesi’, ancak bir kaç kentte ve sadece 5 salonda gösterim olanağı bulabildi. Film bu ay Fransa’da 13 kentte ve 18 kopya ile vizyonda!

Bu film enflasyonu, yüzlerce filmin gösterildiği, salonların dolup taştığı ‘görkemli’ Yeşilçam günlerini çağrıştırıyor. Ama o görkemin sektörün sağlıklı bir şekilde organize edilememesi; yapım, dağıtım ve gösterim ayaklarının birbiriyle uyumlu hale getirilememesi sonucu nasıl da dağılıp gittiğini biliyoruz. Üstelik şimdi o kadar da ‘görkemli’ değiliz!


HABER ALINAMAYAN FİLMLER!

Antrakt Sinema Gazetesi, 45 filmi de ‘Kaybolanlar, Ertelenenler, Haber Alınmayanlar’ başlığı altında toplamış.

İşte Antrakt’ın çalışmasına göre ‘Haber alınamayan filmler’:

Albatrosun Yolculuğu - Cengiz T. Asaltürk

Ali Hıdır Bir - Volga Sorgu

Ana Yurdu - Senem Tüzen

Asimetrik - Alper Giray Urhanoğlu

Ateşe Uçan Kelebekler - Selda Salman Acar

Ayaz - Hakan KurşunAyhan Hanım - Levent Semerci

Barınak - Haluk Can, Hakan Karcı

Bir Aylak Adam - Özgür Şeyben

Bir Hikâyem Var - Talip Karamahmutoğlu

Bul Beni - Evre Türkel

Çakma Hayat - Kemal Kara

Diğer Yol - Oğuz Çiçek

Gitme Baba - Ahmet Sönmez

Hadi Baba Gene Yap - Emre Yalgın

Hasat - Kazım Taşkın

Komik Bir Aşk Hikâyesi - Cüneyt Yosulçay

Kral Yolu: Olba Krallığı - Serli Seta Nişanyan

Melek Yoksa Şeytan mı? - Erdal Bayraktar, Zaim Güvenç

Mum - Yaşar Bedri Özdemir

Mutlak Adalet - Hüseyin Eleman

Orada - Ezel Akay

Oyuncu - Serhat Furtuna

Pucca Günlük : K. Aptalın B. Rüyası

Saba - Erdal Rahmi Hanay

Saklı Bahçede Aşk - Zeynep Üstünipek

Sarı Siyah - Levent Akçay

Semi - Refik Çakar

Şiirin Tadı - Savaş Baykal

Takım - Sami Güçlü

Toprağa Uzanan Eller - Ömer Can

Turquaze - Kadir Balcı

Uçan Melekler - Fırat Gürsoy

Üç Yol - Faysal SoysalYün Bebek - Ümmiye Koçak

Bu listede yer alan bazı filmleri ayrı parantez açmak gerekti. Örneğin Faik Ahmet Akıncı’nın ‘3 Kadın 3 Kader’ isimli filmi 27 Eylül’ün vizyon programında görünüyor. Veli Kahraman’ın ‘Ana Dilim Nerede’si, Elfe Uluç’un ‘Aziz Ayşe’si ve M. Çağatay Tosun’un ‘Derin Düşünce’si festivallerde gösterilmelerine rağmen vizyon akıbetleri belli değil. Hüseyin Tabak’ın ‘Güzelliğin On Par’Etmez’i ise kısa bir vizyon macerası yaşayabildi.

Bu listede yer alan Ferit Karahan imzalı ‘Cennetten Kovulmak’ ve Alpgiray M. Uğurlu’nun yönettiği ‘Uvertür’ü Altın Portakal’da ; Atıl İnaç imzalı ‘Daire’yi de Altın Koza’da göreceğiz. Seyfi Teoman’ın aramızdan ayrılmadan önce üzerinde çalıştığı son projesi ‘Evliya’ ve Ahmet Uluçay’ın bitiremediği filmi ‘Bozkırda Deniz Kabuğu’nun akıbetleri ise henüz belli değil.


VİZYONA GİREN YERLİ FİLM SAYISI

2009 70

2010 66

2011 75

2012 60

2013* 45

* 13 Eylül itibariyle

(Şenay Aydemir / Radikal)
kaynak: timeturk.com/tr

13 Eylül 2013 Cuma

Ustalardan film yaratmanın püf noktaları

Ankara Büyülü Fener Sinemaları’nda gerçekleşecek CAVA Enstitü'nün Masterclass programında Ezel Akay, Ercan Kesal, Emin Alper, Belmin Söylemez gibi usta isimler ders verecek.

2012-2013 sezonunu Cermodern'de tamamlayan ve ardından kurumla yollarını ayıran CAVA (Cinema and Audio Visual Arts); bu sezon çalışmalarını genişleterek Büyülü Fener Sinemaları’na taşıyor.

Yeni sinema alanındaki çalışmalarını derinleştiren CAVA Enstitü, 20 Ekim-05 Ocak tarihleri arasında 'Film Stüdyosu' Masterclass programı ile sinemaseverlere kaçırılmayacak bir ustalar geçidi sunuyor.

Program Yönetmenliğini Tufan Taştan’ın gerçekleştireceği Masterclass; Ezel Akay, Ercan Kesal, Güven Kıraç, Cahit Berkay, Yüksel Aksu, Gökhan Tiryaki, Özcan Alper, Ümit Ünal, Nateli Yeres, Emin Alper, Belmin Söylemez, Çiçek Kahraman, Feza Çaldıran, Thomas Balkenhol, Engin Altıntaş ve Yamaç Okur gibi sinema sektörünün güçlü isimlerini ağırlayacak.

Haberin devamı ↓
reklam

Sinema sanatının temel esaslarını alanlarında usta isimler eşliğinde ele alacak 12 haftalık ders programı, her hafta Pazar günleri 12.00-15.00 saatleri arasında Büyülü Fener Kızılay’da gerçekleşecek.

Masterclasslar’da bir film yaratmanın bütün gereklilikleri yapımcı, yönetmen, senarist, oyuncu, müzisyen, görüntü yönetmeni, sanat yönetmeni, kurgu ve ışık gibi disiplinlerden doğru ele alınacak. Profesyoneller film yaratmanın püf noktalarını katılımcılar ile paylaşacak, sinema sanatına dair teorik ve pratik bilgileri deneyimleri ışığında sunacak. Her hafta farklı bir konu başlığıyla usta bir ismi ağırlayacak olan program, moderatör eşliğinde birbirinden farklı bağlamları önceki haftalarla birleştirerek bütünlüklü bir bilgi birikiminin katılımcılara sunulmasını sağlayacak.

Ankara’da bir ilki gerçekleştirecek olan “Film Stüdyosu” Masterclass’ı, bir filme başlamak için cevaplanması gereken tüm soruları yanıtlayarak sinema sektörüne açılan kapıyı aralayacak. Masterclass programı aynı zamanda Türkiye Sineması'na kaynak oluşturması amacıyla kitap ve DVD olarak sinemaseverlere sunulacak.

“Film Stüdyosu” Masterclass programının kontenjanı sınırlı olup, son başvuru tarihi 17 Ekim 2013. Bilgi için:www.cavainstitute.org

kaynak: ntvmsnbc.com

17 Haziran 2013 Pazartesi

YÖNETMEN OLMAK İSTEYENLER İÇİN...

Türkiye'de yönetmenlik yapmak konusunda yoğun bir istek var. Her yıl Kültür Bakanlığı'na 'ilk film' kategorisinde pek çok proje ve yönetmen başvuruyor. Destek alan pek çok film, zorluklarla tamamlanıyor ve hedeflerini pek azı yakalayabiliyor. Bu konudaki gözlemlerin herkesin 'yönetmen' olma sevdasının bir çığ gibi büyümesi... Bu durum, benim sinema -tv okuduğum yıllarda da vardı... Hala var...

Hatta ilginç bir anımı paylaşmak istiyorum:
Bir Zamanlar Anadolu'dayı çekerken, çocuk oyuncumuz (o yörede yaşayan bir çocuğumuzdu) oyuncu sorumlumuza, bu setin sahibi kim? En çok kimin sözü geçiyor diye sormuş... Sonra ben Nuri abim gibi olmak isterim, herkes O'nun sözünü dinliyor... demiş... Aslında 'yönetmen olmayı istemek' bazen 'iktidar sahibi olma' isteğiyle eşdeğer..

Halbuki, 'yönetmen' olmak, bilgi, kültür, ve hayat ile ilgili deneyimler isteyen birşeydir. Teknik konulardan, tüm gelişmelerden bilgi sahibi olmayı gerektirir. Bunun da ötesinde estetik, psikoloji, felsefe konularında fikir sahibi olmayı, yaratma cesareti ile bunları ortaya koymayı gerektirir.

Bir yapımcı, bir yönetmenin 'ilk' filmini yapmadan önce hangi kriterleri gözetir?

Bu kriterler

-Yönetmenin 'kısa film'i var mı?
-Yönetmenin, daha önce birlikte çalıştığı bir yönetmen var mı?
-Kendisine ve işlerine yaklaşımı nasıl?
-Sektörü ne derecede tanıyor? Gerçek bilgi mi, önyargı mı?
-Yönetmen görüşünde kendini nasıl ifade ediyor?
-Beklenti ve amaçları nedir?
-Yapımcı ile ilgili beklentileri neler?
-Çalışma prensipleri ve alışkanlıkları nedir?
- Karşılıklı olarak açık ve net bir iletişim sağlanabiliyor mu?

Bu kriterler pek çok yapımcı için bazı değişkenlik gösterebilir. Ama bir yapımcı ve yönetmen biraraya gelmeden önce, biribirlerinin çalışma prensiplerini tanımayı amaç edinmeli ve karşılıklı beklentilerini iyi oluşturmaları gerekmektedir.

Yönetmenin projesinin kabul edilip edilmemesini düşünmeden önce, projesinin yapımcı tarafından doğru algılanıp, algılanmadığını öncelik olarak almalıdır. Aynı şekilde 'yapımcı' kendinin 'yönetmen' ile iletişime açık bir ilişki geliştirip, geliştiremediğini öncelik olarak almalıdır.

Yönetmenlik, çağımızın en önemli 'yaratıcı' mesleklerinden biridir. Bu bağlamda, 'yönetmen'lik kariyeri yapmak isteyenler, bunu uzun ve zorlu
bir yol olarak görmelidirler. Telaşsız ve hayata, öğrenmeye açık bir yolda ilerlerlen, sektörün dinamiklerini öğrenmeli ve tüm dünyayı takip etmelidirler.

kaynak: yapimlab.blogspot.com

3 Mayıs 2013 Cuma

Sinema ve dizi oyunculuğu için yeni şartlar


Meslek Yeterlilik Kurumu (MKY), sinema ve dizi oyunları için standartları belirledi. -MYK tarafından hazırlatılan ulusal meslek standardına göre, sinema ve dizi oyuncularının dil, lehçe ve şive bilgisi olacak

MYK görevlendirilen Oyuncular Sendikasının hazırladığı ulusal meslek standardı, oyuncularda bulunması gereken bilgi, beceri, tutum ve davranışları belirlendi. Standartlara göre, oyuncular analiz yapma becerisi ile beden ısıtma teknikleri bilgi ve becerisine sahip olması isteniyor.

Doğaçlama becerisi ile dramaturji bilgisine olması gereken sinema ve dizi oyuncularının ayrıca dil, lehçe, şive ve ağızlara dair bilgisine sahip olmaları gerekiyor. Edebiyat bilgisi olması gereken oyunculardan ayrıca empati ve ezberleme, fiziksel ve zihinsel koordinasyon, kendini motive etme ve konsantrasyon beceri şartı da aranıyor.

Mesleki terminoloji ve metni deşifre etme bilgisi de aranacak oyuncuların, kamera, ışık, mikrofon ilişkisini kullanma becerisine de sahip olması gerekiyor.

Hayal kuracak, yaratıcı olacak
Çalışma zamanını işe uygun şekilde etkili ve verimli kullanması da istenilen oyuncuların ayrıca çevre korumaya karşı duyarlı olmaları, hayal kurma ve yaratıcılığa açık olmaları da arzulanıyor.
Oyuncularda ayrıca, sahne saçı ve makyajı uygulama, ses ve nefes ısıtma teknikleri, stresle baş etme, süreç izleme, koordinasyon ve zamanlama becerileri ile tanıtım ve promosyon, temel anatomi, estetik, müzik, psikoloji ve sosyoloji bilgisi de aranan diğer şartlar arasında yer alıyor.

Kaynak: haber7.com


13 Nisan 2013 Cumartesi

Yönetmen Peter Weir'den sinema dersi


"Gallipoli/Gelibolu", "Dead Poets Society/Ölü Ozanlar Derneği", "Green Card/Yeşil Kart" ve "The Truman Show/Truman Show" gibi filmlerin usta yönetmeni Peter Weir, "Çocuklarınızı sinemaya yönlendirecekseniz onlara küçük bir kamera vermeye kalkmayın, küçük bir kalem verin" önerisinde bulundu.

Boğaziçi Üniversitesi'nden yapılan açıklamaya göre, İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen 32. İstanbul Film Festivali kapsamında İstanbul'da bulunan yönetmen Peter Weir, üniversitede sinema dersi verdi.
Çocukluk yıllarından başlayarak yaşadığı deneyimleri ve Hollywood'a uzanan kişisel serüvenini anlatan Weir, sinema tarihinde yerini alan filmlerine dair merak edilen sorulara yanıt verdi.

Yönetmen olmadan önce, gençliğinde uzunca bir süre ne yapacağına karar veremediğini belirten usta sinemacı, gerek lise gerekse üniversitede hiç de parlak bir öğrenci olmadığını aktardı.

Weir, 1960'ların sonunda gemiyle çıktığı Avrupa yolculuğunun yaşamında önemli bir dönüm noktası olduğunu ifade ederek, bu yolculukta sahneye koydukları küçük skeçler sonrasında geri kalan yaşamında "eğlendirici" olmaya karar verdiğini kaydetti.

Savaş hikayelerinin her zaman çok ilgisini çektiğini vurgulayan Weir, "Gelibolu" filmi için 1976'da Türkiye'ye geldiğini, bölgeyi gördüğünü ve orada yaşanan trajedinin bıraktığı enerjiyi sinemaya aktarmak istediğini anlattı.
Jim Carrey, Mel Gibson, Harrison Ford gibi ünlü oyuncularla çalışan Peter Weir, oyuncuların bir film için çok önemli olduğunu ve sınırlarını zorlayan aktörlerle çalışmanın yönetmene de büyük heyecan verdiğini bildirdi.
Weir, "Sinema ile aslında küçükken tanışıyoruz. Çocukken dünya bizler için hem heyecan verici hem de dehşetengiz bir yer. Her zaman gerilim hissediyorsunuz. Bu gerilim ileriki yaşlara geldiğinizde içinizdeki çocukla hala iletişim kurabilmeyi sağlıyor" ifadelerini kullandı.

Bir yönetmen olarak her zaman hikayeye hizmet ettiğini, anonim kalmak istediğini belirten Weir, "Sinemada yazarlık çok önemli. Çocuklarınızı sinemaya yönlendirecekseniz onlara küçük bir kamera vermeye kalkmayın, küçük bir kalem verin" değerlendirmesinde bulundu.

Yönetmen Peter Weir'e yarın akşam 32. İstanbul Film Festivali'nin kapanış töreninde "Onur Ödülü" verilecek.

AA
kaynak: yirmidorthaber.com

12 Nisan 2013 Cuma

Eleştiri Türleri ve Örnekleri


Günümüzde eleştiri eleştirme denilen bu türe eskiden tenkit, eleştiri yazan kimseye de “münekkit” denilirdi. Bugün eleştiri yazan kimseye; eleştirmen, eleştirici denilmektedir.

Tenkid sanat eserlerini konu almasına rağmen kendisi sanat eseri değildir. Ele aldığı her türün bir sistemi ve kuralları olduğundan eleştirmen bunları bilmek zorundadır. Bununla birlikte doğuşları büyük ölçüde edebiyat akımlarına bağlı olan başlıca eleştiri yöntemleri şunlardır.

Tarihi Eleştiri: Bu yöntem; edebi eseri, yazarın hayatına, yetişme şartlarını ve devrin özelliklerine göre inceleme esasına dayanır. Burada eserden çok sanatçı önemlidir. Eser, buna bağlı olarak açıklanmaya çalışılır.

Sosyolojik Eleştiri: Bu görüş, edebiyatın kendi başına var olmadığı toplumla var olduğu ve toplumun bir ifadesi olduğu ilkesinden hareket eder. Buna göre eleştirmen; eseri ve okuyucuyu sosyal koşullardan soyutlamadan değerlendirme yapacaktır.

İzafî Eleştiri: Bu anlayışa göre eleştiriye sınır koymak mümkün değildir. Herkes kişisel zevkine ve düşüncesine göre eseri değerlendirir.

İzlenimci eleştiri: Bu anlayışa göre eleştiri “kitaplardan zevk almak, onlarla duyguları inceltmek ve zenginleştirmek sanatı”dır. Bu anlayışın belli bir yöntemi yoktur. Eserlerin ve türlerin sınıflaması da yoktur. Eseri okurken alınan zevk, eserin tek ölçüsüdür.

Yapısal eleştiri: Bu görüş eserin bağımsız bir yapı, bir bütün olduğu anlayışından

hareket eder ve eserin açıklanmasının ancak kendi yapısıyla mümkün olduğu görüşünü benimser. Buna göre her eserin kendine has bir yapısı vardır ve bu yapı çeşitli parçaların organik bir biçimde birleştirilmesiyle oluşur.
Eleştiri de temeli düşünce olan yazı türüdür. Konu sınırlaması yoktur. Sanat, edebiyat ya da düşünce yazılarının içeriği ile bu içeriğin işlenişini, değerli ve değersiz yönlerini ortaya koyan bir yazı türüdür. Yazarın yazıyı kendine göre, yazıyı ilgilendiren topluma göre, kendi alanındaki diğer çalışmalara göre değerlendirdiği yazılardır.

Bir eseri değerlendirme amacıyla yazılan yazılara eleştiri denir.Eleştiride eserin yada sanatçının gerçek değerinin belirtilmesi amaçlanır.

Eleştirmeci,bir sanat eserinin gerçek değerini,özünü yapılışını,değerli-değersiz yanlarını ortaya koyar.Eleştirmecinin görevi güzellik yaratmak değil,yaratılmış güzelliği yargılamak,okurlara tanıtmaktır. Eleştiriler; okura dönük eleştiri,topluma dönük eleştiri,sanatçıya dönük eleştiri,yapıta dönük eleştiri… olmak üzere türlere ayrılır.

Herhangi bir kişiyi, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlışlarını göstererek anlatmak amacıyla yazılan kısa metinlerdir. Hedeflenen öğeyi doğru ve yanlış yönleriyle tanıtmayı amaçlayabileceği gibi, bu öğenin doğru tanıtılmasını sağlamayı ve bir değerlendirmeyi de hedef alabilir. Edebiyat sorunlarını ve yapıtlarını konu alan inceleme, yorum ya da değerlendirme olarak da tanımlanabilir.ister şahsi zevklerle ister estetık prensııplere gore sıstemlı bır sekılde degerlendirmedir.nazmın kururlarını bildiren ilim olarakda bilinir.yazar; objektif olmalı eseri dıkkatle ınceleyebılmelı; analiz ve yorumlayabılmelı, geniş açılarla geniş bir bilgiyle ve hassasiyetle eseri degerlendirme kabibiliyetine sahip olmalıdır. Eleştiri okulları üçe ayrılır: Yansıtma, yaratma, dil. Yansıtma, eserin doğaya benzediğini savunur. Yaratma, eserin iç dünyasıdır, yani sanatçı. Dil ise, Rus biçimcilerinin yöntemidir ve eseri dil sistemi olarak görür.

Türkiye’de Eleştiri

Tanzimat dönemi Romantikleri Şinasi, Namık Kemal, Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamid; Realistleri Samipaşazade Sezai, Beşir Fuad, Nabizade Nazım, Mizancı Murad’tır.

Serveti Fünun döneminde, Cenap Şahabettin intikad (sahte parayı gerçeğinden ayırmak)anlayışıyla tenkit eder. Halit Ziya, Mehmet Rauf, Nabizade Nazım, Hüseyin Cahit dönemin eleştiricileridir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında eleştiri Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’le başlar. İsmail Habip Sevük ve Ahmet Hamdi Tanpınar eleştiriyi edebiyat tarihi içinde ele alırlar. Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin iki öznelci eleştirmendir.

Sistematik eleştirmenler Asım Bezirci, Fethi Naci, Hüseyin Cöntürk bağımsız yöntemi geliştirdi. Sabahattin Eyüboğlu ile Vedat Günyol hümanist eleştirmenlerdir. Çağdaş eleştirmenler Mehmet Kaplan, Tahsin Yücel, Akşit Göktürk, Şara Sayın, Ünsal Oskay, Murat Belge, Orhan Burian, Tahir Alangu, Memet Fuat, Mehmet Doğan, Bedrettin Cömert, Enis Batur, Nihat Sami Banarlı, Cemil Meriç, Kenan Akyüz, Melih Cevdet, Konur Ertop, Orhan Şaik Gökyay, Alpay Kabacalı, Cevdet Kudret, Agah Sırrı, Berna Moran, Rauf Mutluay, Yaşar Nabi, Ahmet Oktay, Atilla Özkırımlı, Nermi Uygur ve Fuat Köprülü.

Dünya edebiyatında Boielau, A. France, Türk edebiyatında ise Mehmet Kaplan, Nurullah Ataç, Cemil Meriç ve Hüseyin Cahit yalçın eleştiri türünün önemli temsilcileridir. Edebiyatımızdaki ilk eleştiri Namık Kemal’in Tahrib-i Harabat’ıdır.

Eleştirinin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Düşünsel plânla yazılır.
• Konu, yazının sonuna dek değerlendirilmesi yapılan esere bağlı kalmalıdır. Eser ile ilgili, değerli ve değersiz diye gösterilen yargılar, eserden alınacak örneklere dayandırılmalıdır.
• Yazar, yargılarında belirli ölçülere bağlı kalmalı, eleştirileri nesnel olmalı, “beğendim, hoşuma gitti”… gibi öznel değerlendirmelerden kaçınmalıdır. Bunun yanında eleştiri yazısını okutacak olan elbette eleştiri yazarının kendine özgü konuyu ele alış biçimi, kendine özgü yorumlayışı ve anlatımındaki üslûbudur.
• Eleştirisi yapılan çalışma, bütün boyutlarıyla ele alınmalı, kendi türü içindeki bilimsel, sanatsal, toplumsal yere oturtulmalıdır. Alanındaki diğer çalışmalarla karşılaştırılarak bu türe kattıklarıyla, kendisinden beklendiği halde katamadıklarıyla ele alınmalıdır.
Bu da gösteriyor ki eleştiri yazarı, her konuda eleştiri yazısı yazamaz, ancak uzmanı olduğu alanda yazabilir. Eleştiri yazarının alan bilgisi, eleştirdiği çalışmayı yapanın alan bilgisi ile en azından aynı düzeyde olmalıdır.Anı Mektup Biyografi Günlük Roman Tiyatro Fıkra Röportaj Makale Eleştiri Haber Yazısı Deneme Gezi Yazısı Söyleşi

Yazınsal Yaratmada Bireyin İşlevini Nasıl Anlamalı?
Bir yapıtın açıklanmasında yazarın yaşamöyküsü, yapıtın anlaşılmasında temel bir öğe değildir; yazarın düşünce ve niyetlerinin bilinmesi de bu yapıtın anlaşılmasında temel bir öğe olamaz. Yapıt, önemli bir yapıt olduğu ölçüde, kendi gücüyle yaşar ve anlaşılır ve çeşitli toplumsal sınıfların düşüncelerinin çözümlenmesiyle de doğrudan doğruya açıklanabilir. Bir yazın ya da felsefe yapıtında bireyin işlevini yadsımak, yadsımak mı demektir? Kuşkusuz hayır. Ne var ki, bütün gerçekler gibi bu işlev de eytişimseldir (diyalektiktir), dolayısıyla onu neyse öyle anlayıp kavramaya çalışmak gerekir.

Yazın ya da felsefe ürünlerinin, yazarlarının yapıtları olduğunu yadsımayı kimse düşünemez; ne ki bunların da kendi mantıkları vardır, dolayısıyle keyfe bağlı yaratmalar değillerdir hiç de. Yazınsal bir yapıtta hem kavramsal bir dizgenin iç bağlantısı, hem de bir canlı varlıklar dizgesinin iç bağlantısı vardır; bu bağlantı, bunların birtakım bütünler oluşturduğunu gösterir; bu bütünlerin parçaları, birbirlerine göre, birbirlerinin yardımıyle, özellikle temel özleri yardımıyle anlaşılıp kavrayabilirler. Böylece, bir yandan şu sonuç çıkar ortaya: Yapıt ne denli büyük olursa o denli de kişisel olur; çünkü, ancak çok zengin ve güçlü bireylik, henüz oluşmakta bulunan ve topluluğun bilincinde pek az belirlenmiş olan bir evreni düşünüp görebilir ve son ayrıntılarına dek bunu yaşayabilir. ama bir yandan da şu sonuç çıkar ortaya: Bir yapıt ne denli büyük bir düşünür ya da yazarın kaleminden çıkmışsa o denli de kendi gücüyle kendini anlatabilir; dolayısıyle tarihçinin, yapıtı yaratanın yaşam öyküsü ya da düşüncelerine baş vurmasına hiç gerek kalmaz. En güçlü kişilik, düşünsel yaşamla en iyi özdeşleşen kişiliktir, toplumsal bilincin etken ve yaratıcı bütün temel güçleriyle en çok özdeşleşen kişilik. Bir yapıtın güçsüz ve tutarsız yanlarını anlamak söz konusu olduğunda ancak, yazarın kişiliğine ve yaşamının dış koşullarına baş vurmak zorunluluğu doğar çok kez.Böylece, Goethe’nin pek yazınsal bir değer taşımayan bir sürü benzetme oyunları, hatta Faust’un birtakım cılız, güçsüz yanları, yazarın Weimar sarayında karşı karşıya bulunduğu zorunluklarla açıklanabilmektedir. Ama Goethe artık kendine yaraşır düzeyde bulunmadığı andadır ki Weimar bakanı yapıtta ön sıraya geçip varlığını duyurur.

Demek, toplumla bireyi, tinsel değerlerle toplumsal yaşamı birbirine karşıt görmek şöyle dursun, gerçek, bunun tam tersidir. Toplumsal yaşam, yaratma gücünün en son noktasına eriştiğinde, her ikisi de, en yüce biçimleri içinde birbirleriyle kaynaşmış olurlar; yazın alanında bu böyledir, felsefede, siyasal alanında da böyle. Racine ya da Pascal’ı PortRoyal’dan nasıl ayırabilirsiniz. Munzer’i Köylüler Savaşından, Luther’i din devriminden, Napoléon’u imparatorluktan ve Fransız Devrimiyle eski rejim arasındaki sürekli kavgadan? Tersine, topluluk ortaklığa dönüştüğünde, birey güçsüzleşip göze batar duruma geldiğinde aradaki karşıtlık iyice derinleşir. Ama o zaman da, yazınsal yaratma tarihinde, derin bilginleri çok ama yazınsal düşünce tarihçisini pek az ilgilendirebilecek olan yazılarla karşı karşıya bulunuruz artık..

Eleştiri (Tenkit) Türü-Eleştiri Türüne Örnekler

Tanımı

Şiir, tiyatro, hikâye, roman, resim, heykel, film gibi bir sanat veya düşünce eserinin, zayıf ve güçlü yönleri göz önünde bulundurularak gerçek değerini belirleme amacıyla yapılan inceleme sonucunun anlatıldığı yazı türüne “eleştiri (tenkit)” denir.

Eleştiri Türleri

a- İzlenimsel (Empresyonist) Eleştiri:

Edebî eserlerin okuyucu üzerinde bıraktığı etkilerden, izlenimlerden yola çıkılarak yapılan eleştirilere “izlenimci eleştiri” denir, ilkelerini ünlü Fransız edebiyatçı Anatole France (Anatol Frans)’ın belirlediği ve eleştirmenin bir eseri kendi zevk, algılama, değer ölçülerine göre incelediği eleştiri türüdür. Bu tür eleştirilerde öznel, kişisel yargılar ağırlıktadır. Bu nedenle günümüzde izlenimsel eleştiri edebiyat dünyasından pek rağbet görmez.

b- Nesnel (Bilimsel) Eleştiri:

Edebî eserlerin içerik, yapı ve üslupları üzerinde tarafsız olarak yapılan eleştirilere de “bilimsel eleştiri” denir. Bu eleştiri türünde, her eserin değerlendirilmesinde kullanılabilecek ölçütler vardır. Eleştirmen, kişisel yargılara varmaktan kaçınmaya çalışır. Bilimsel araştırmalardan yararlanarak, eseri tarafsız bir gözle değerlendirir. Eseri, ister beğensin ister beğenmesin, kendi duygularını işin içine katmadan, eserin sanat değerini ortaya koymaya çalışır.

Dünya Edebiyatında Eleştiri

·                                 Eleştiri uzun zaman, “kusur bulmak” gibi algılanmıştır. Eleştiriyi kişiden kişiye değişen bir zevkin sonucu olmaktan kurtarmak, onu belli prensiplere göre değerlendirmek gerektiği fikri 19. yüzyıldan itibaren yaygınlaşmaya başlamıştır.
·                                 Eleştiri türü Avrupa’da Boielau, Sainte Beuve, Hippolyte Taine, Brunetiere, Jules Lamaitre, Anatole France, Remy de Gourmont, Gustave Lanson, Lessing, Hazlitt, Carlyle, Ruskun ve Belinski gibi sanatçılarla temsil edilmiştir.
Türk Edebiyatında Eleştiri

·                                 Eleştiri türü Türk edebiyatına makale, fıkra, deneme ve sohbet gibi Batı’dan Tanzimat döneminde geçmiştir.
·                                 İlk başlarda dil ile ilgili eleştiriler yazılmıştır. Sonra özellikle Namık Kemal ve Recaizâde Mahmut Ekrem, eleştiri türünün sınırlarını genişletmiştir.
·                                 Servet-i Fünun edebiyatı döneminde ise Batı tarzında eleştiriler kaleme alınmıştır.
·                                 Türk edebiyatında ise eleştiri türünde eserleriyle Hüseyin Cahit, Cenap Şehabettin, Ali Canip, Yakup Kadri, Nurullah Ataç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan, Cemil Meriç, Mehmet Murat, Vedat Günyol, Tahir Alangu, Asım Bezirci, Rauf Mutluay, Metin and, Özdemir Nutku öne çıkan isimlerdir.

Eleştirinin Özellikleri
*Düşünsel planla yazılır.
*Bir kimsenin kendi eleştirisini yazarken ortaya koyduğu esere “otokritik” veya “özeleştiri” denir.
*Eleştirinin amacı, iyi ve güzel olan sanat yapıtının değerini ortaya çıkarmak, sanatı iyi ve güzel olmayandan kurtarmak, kalıcı bir niteliğe kavuşturmaktır.
*Eleştirmen, hangi sanat eserini eleştirecekse o sanat dalının gerektirdiği birikime sahip olmalıdır.
*Eleştirmen, eser hakkında okuyucuyu her yönden bilgilendirir. Hem okura hem de eserin yazarına kendini geliştirmesi için yol gösterir.
*Eleştiriye konu olan eser, yalın bir dille tanıtılır.
*Eleştiri yazarı, her konuda eleştiri yazısı yazamaz, ancak uzmanı olduğu alanda yazabilir.

Eleştirinin Diğer Türlerden Farkı
Eleştiri, yaratıcı sanatların arasında değildir. Eleştiri, edebi esere veya başka sanatlara bağlı bir türdür. Eleştirinin varlığı, kendisi dışında bir sanatı gerektirir. Edebî eserin konusu bütün maddî ve manevî varlığı ile yazar, çevresi ve kâinattır. Eleştirinin konusu ise sanat eseridir, bir başkasının yazdıklarıdır. Yani eleştiri, bir dil yapıtı üzerine ikinci bir dil varlığıdır. Eleştiri, doğrudan kaleme alınmaz. Eleştirinin yazılabilmesi için eleştirilecek kişi veya eser olmalıdır ortada.

Eleştiri yapan kişi;

*Geçmişin ve çağının sanat olaylarını iyi bilmeli,

*Geniş bilgi ve kültür birikimiyle donanımlı olmalı,

*Dünya edebiyatı, sanatı ve kültürüyle ilgili genel bilgilere sahip olmalı,

*Eleştirdiği konuyu, eseri veya olayı bütün olarak kavramalı,

*Bir sanat eserinin gerçek değerini, özünü, yapısını, değerli-değersiz yönlerini ortaya koymalıdır.

Eleştiri Türüne Örnekler

Eleştiri adı : Halikarnas Balıkçısı  

Halikarnas Balıkçısı takma adıyla tanınan Cevat Şakir Kabaağaçlı (1886-1973), öykücü ve romancı olarak, Ege ve Akdeniz kıyılarımızın, ekmeğini çekişe dövüşe denizden çıkaran yoksul, ama namuslu insanlarının yaşam serüvenini, bu bölgelerin taşı toprağı, ormanı dağı, mitolojisi efsanesiyle birlikte, şiirsel bir anlatımın bütün sıcaklığında coşa taşa edebiyatımıza mal eden ilk ve tek sanatçıdır.

Daha babasının (Şakir Paşa) elçi olarak bulunduğu Atina’da geçen çocukluk günlerinde filizlenip, Oxford’daki tarih öğreniminde daha bir gelişerek bilinçlenen mitoloji merakı, meraktan da öte tutkusu, o taşkın deniz sevgisiyle sarmaş dolaş olarak, hikâye ve romanlarına yansır.

Cevat Şakir, Oxford’dan klasik kültür yüküyle yurda dönünce (1910), resim karikatür, dergi kapağı resimleri, çevirilerle başlar gazetelerde çalışmaya. 1925’te Resimli Ay dergisinde, asker kaçaklarının yargılanmadan kurşuna dizilmelerini konu alan bir öyküsü, Doğu İsyanı günlerine rastlaması kasıtlı bir eleştiri sayılarak sanatçı üç yıl Bodrum’da kalebentlik cezasına çarptırılır. Daha Bodrum’a ayak bastığı ilk gece ile sanatçının yaşamında, ömrünün sonuna kadar sürecek olan, yepyeni bir dönem başlar. Yurt gerçeklerinden uzakta, varlıklı, alafranga bir çevrede, Batı kültürüyle beslenmiş çıtkırıldım genç aydının, görüp yaşadığı, alışıp benimsediği dünyadan apayrı, yoksul ama mert deniz insanları ile karşılaşmasıdır bu. Cevat Şakir, Bodrum’da geçirdiği bir buçuk yıl içinde, daha başlangıçtan beri kafasından yüreğine, yüreğinden kafasına akıp ona gerçek kişiliğini aydınlatan her şeyi bulur: Denizle sarmaş dolaş doğa güzelliği yanında, taşı toprağıyla boğazına kadar mitolojik anılarla dolu bir dünya, o anılardan habersiz, günlük ekmek tasası içinde çırpınan yoksul ama dürüst, temiz deniz insanlarının imrenilesi yaşamı.

Kalebentlik cezası biter ama, ondaki deniz sevgisi, deniz insanlarına duyduğu hayranlık, sevgi bitmez. İstanbul’lardan kalkıp, evini barkını, kolay hayatını, rahatını elinin tersiyle bir yana iter ve gelip tam yirmi yıl Bodrum’da yaşar, ekmeğini alnının teriyle kazanan deniz insanlarının arasında.

Önce sokaklara palmiyeler dikip, yurtdışından getirttiği bitkilerle şehrin dört bir yanını donatmak, bilgisini, görgüsünü bütün cömertliğiyle çevresine saçmakla başlar işe. Sonra, karşılıklı sevgi ve duygu alışverişinin potasında oluşturduğu zengin izlenimleri, hayal gücünün bütün yetisiyle dile getirir hikâye ve romanlarında.

Daha öykü kitaplarının adlarından başlar deniz sevgisinin, insanı doğayı kucak kucağa birbiriyle kaynaştıran önüne geçilmez bir tutkunun serüveni. Yazarın ilk hikâye kitabı, Halikarnas Balıkçısı adıyla 1939’da çıkar: Ege Kıyılarında. Onun ardından sırasıyla Merhaba Akdeniz (1947, 1962), Ege’nin Dibi (1952), Yaşasın Deniz (1954), Gülen Ada (1957) yayınlanır. Balıkçı, bütün bu öykülerde (romanlarında olduğu gibi), kara insanlarının yanı sıra, ama onlardan çok, umutlarını, fırtınalı denizlerde dalgalarla boğuşa boğuşa çoluk çocuklarının günlük nafakasını çıkarmaya çalışan yiğit babaların, oğulların, vefalı kocaların, kardeşlerin, vazgeçilmez sevgililerin ağları, sandalları, kürekleri yelkenleri, tekneleri ile bir bereket müjdesi gibi geri dönmelerini, rıhtımlarda, kapı aralıklarında, damlarda pencerelerde bekleyen kızlı erkekli, çoluklu çocuklu kıyı insanlarının çileli yaşayışını verir. Kimi zaman denizin üstünde, kimi zaman sünger avcıları, dalgıçlarla denizlerin dibinde, renkli, esrarlı, sürprizli bir dünyanın ta orta yerinde buluruz kendimizi.

Bir geçim kaygısı olmakla birlikte, o kaygıyı gerilerde bırakıp, kazası belası, bin bir tehlikesi güçlüğü ile bir serüven tutkusuna dönüşen deniz sevgisi, deniz büyüsü, Balıkçı’nın romanlarını da alır avucunun içine. Balıkçının ilk ve en güzel romanı olan Aganta Burina Burinata’nın (1946), amcası açıklarda boğulduğu için, denizcilikten uzaklaştırılan, evlendirilip karaya bağlanmaya çalışılan kahramanı genç Mahmut’u, sonunda denizin çağrısına dayanamayıp, enginlere teslim eder kaderini.

Deniz insanlarına olan hayranlığı, Balıkçı’yı, yanında yöresinde görüp tanıdığı, ölesiye bağlandığı sıradan insanlar yanında, tarihimize mal olmuş deniz kahramanlarının hayatlarını da romanlaştırmaya götürür. Uluç Reis (1962) ve Turgut Reis (1966) adlı romanlar bu hayranlığın bir ürünüdür.

Balıkçı’nın, öykücülüğü ve romancılığı yanında, bir o kadar önemli, bir o kadar üzerinde durulması gereken özelliği, tarih bilinci ve mitoloji merakıyla sivrilen, bunların da ötesinde, gelmişi geçmişiyle Anadolu’nun kültür kaynakları üstüne eğilen, gerçek bir düşünür, yurtsever bir düşünür olmasıdır. Balıkçı, bir yandan, mitoloji tutkusuyla Anadolu Efsaneleri (1955) ve Anadolu Tanrıları (1962) üzerine eğilirken, öte yandan, Batı kültürünü oluşturan kaynağın Yunanistan’da değil, Anadolu’da yeşerip geliştiğini ispatlamaya adar kendini. Anadolu’nun Sesi (1971) ve Hey, Koca Yurt’ta (1972) İyonya (Anadolu) kültürünün Yunanistan kültüründen üstünlüğünü göstermeye çalışır. Ona göre Batılıların Yunan Mucizesi diye belledikleri şey, aslında Ege bölgelerinde yeşermiş, aklı mantığı, olumlu düşünceyi başlatan bir çabanın, adına, göğsümüzü kabarta kabarta Ege Mucizesi diyebileceğimiz bir düşünce akımını ürünüdür. Balıkçı’ya göre, insan aklının olumlu tohumları maddeci düşünürlerle İyonya’da atılmıştır. Sokrataes ve Platon’la, bu akılcı atılım bir başka yöne yaptırılmış, ruh ve madde ayrılığı içinde ruha üstünlük tanıyarak, insan aklı 1800 yıllık bir gecikmeye uğratılmıştır.

Doğru yanlış yönleri bir yana, Batı kültürünü İyonya dışında yalnız Yunanistan’a bağlayan klasik görüşe karşı çıkışı, yurt topraklarında, nüfus kütüğü merakına düşmeden, boy atmış, gelişim göstermiş her çeşit düşünceyi özümseme yolundaki çabası ile Balıkçı, Azra Erhat’ın deyimiyle bir kültür öncüsü olmuştur ve öyle anılacaktır.

(Vedat Günyol,  “Çalakalem”)

Eleştiri adı : Orhan Veli
Varlık yayınları arasında küçük bir kitap daha çıktı: Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri. Yaşar Nabi iyi etmiş bunu düşündüğüne, zaten bu işle uğraşmak en çok ona düşerdi: Orhan Veli’yi de, arkadaşlarını da Varlık dergisinde o tanıtmıştı. Ancak tamam değil o kitap. Orhan Veli’nin bende bir defteri vardır, on yıldan çok oluyor, bir gün kendisi vermişti; şimdi nerede olduğunu bilmiyorum, kolayca da bulamam. O defterdeki şiirlerinin birkaçı bu kitapta yok gibi geliyor bana. Arayıp bulurum elbette, kitabın ikinci baskısı çıkarsa eksik olanları oraya alırlar. Doğrusu, eksiklerin büyük bir önemi yok: Onlar Orhan Veli’nin pek beğenmediği, sağlığında çıkardığı kitaplara da almadığı ilk şiirleri, ilk denemeleridir.
Ama önemli eksikler de var: Örneğin, Orhan Veli’nin son yazdığı şiirlerden biri olan “Aşk Resmigeçidi”. Bu şiir için kitabın sonunda şöyle deniliyor: “… yarım kalmış ve sonradan düzelttiği metni bulunamadığı için bu kitaba alınmayan ‘Aşk Resmigeçidi’ isimli şiiri…” Demek Yaşar Nabi’nin elinde o şiir var: Daha bitmemiş, düzeltilmemiş ilk şekli. Yarım olmasının, düzeltilmemiş olmasının zararı yok, bize hiç olmazsa onu vermeliydi. Öyle sanıyorum ki Orhan Veli’nin kâğıtları arasında arasalar son metni de bulabilirlerdi. Ben o şiiri görmedim, ancak Orhan Veli’nin kendisinden dinlemiş olanların birinden duydum, çok güzelmiş. Şair onda gerçek, yahut hayalî birtakım sevgilerini anlatıyor: “Mabadi var” diye bitiriyormuş. Şiirini okuduğu gün, ölümünden bir iki hafta önce: “Mabadi yok ya, neyse!” demiş.
Ölümü bu şakaya acılık katıyor. Yaşar Nabi ne yapıp yapıp o şiiri bulmalı; bulamazsa, demin dediğim gibi elinde bulunan yarım, düzeltilmemiş metni dergisine koymalı. Gene kitapta söylenildiğine göre Orhan Veli son günlerinde bir dergiye birkaç şiir vermiş, Yaşar Nabi kitaba koymak, üzere istemiş, alamamış. Onlar için üzülmüyorum: O dergi hangisi ise, o şiirleri elbette basar, biz de görürüz.

O küçücük kitabı karıştırırken bir üzünç çöküyor kişinin içine: Bir şair yaşamış, sevmiş sanatını, uğraşmış, anlamayanların gülmelerine, kaba, bayağı sözlerine karşı koymuş, bütün bıraktığı işte bu… Küçümsemiyorum o eseri, bilmiyorum değerini, bizim şiir, sanat anlayışımızı, dünya görüşümüzü tazeleyiverdi. Ama Orhan Veli yaşasaydı daha çok şeyler verebilirdi. Günden güne olgunlaşıyordu; hem olgunlaşıyor, hem de sanattaki devrimciliğinden ayrılmaksızın, özüne hıyanet etmeksizin değişiyordu. Yaşlandıkça uslanan, şu içsiz, sevgisiz, inansız, kendi kendilerine araştırmalara girişmekten korkan, yerleşmiş kanılara bağlanıp sağlıklarında yok oluveren kimselerin uslanmak dedikleri pısırıklığa düşecek insanlardan değildi o.
Yaşasaydı düşüncesi günden güne zenginleşecek, genişleyecekti. Kendi sanatını savunmak, kendi değerini belirtmek için başkalarını küçültmeye kalkışanlardan da değildi. Kaynak dergisi birtakım yeni şairlere Yahya Kemal için ne düşündüklerini sormuştu: Çoğu, hemen hepsi, o şairi kötülemeyi, onun yaptıklarını inkâr etmeyi bir hüner sandılar, iri iri kof lâkırdılar söylediler. Orhan Veli ise Yahya Kemal’in şiirini anladığını gösterdi, ona olan saygısını, sevgisini, ona olan borcunu söyledi. Oysaki Orhan Veli sevmediği, beğenmediği, değerine inanmadığı şairleri batırmasını da hepsinden iyi bilirdi. Kendine gerçekten güvendiği için bütün gerçek değerleri, ancak onları savunmanın boynuna borç olduğunu anlamıştı. Gençti, kelimenin bayağı, aşağı manasıyla uslanmamıştı, uslanmayacaktı ama yüksek manasıyla tek doğru manasıyla uslanmıştı, öteden beri uslu idi, yani düşüncede dölekliğe, temkine varmıştı. Yaşasaydı, en iyi eleştirmecilerimizden, sanat anlatıcılarımızdan biri olacaktı.
Onda, ancak Yahya Kemal’de gördüğümüz bir kavrayış vardı. Naili’nin, Galip’in, daha birçok eski şairlerimizin eserlerini ne iyi anlardı! Bir zamanlar Nazîm’in: “Gel gör Nazîm başımıza geldi âkıbet – Divânegân-i aşka gülerdik zaman ile” beytini, Naili’nin “Gamzene böyle kılan hâtır-i âşûbu esîr” diye başlayan terkibini birlikte okurduk: Onlardaki güzelliği ne iyi sezer, ne iyi sezdirirdi!.. Bir Fuzuli’yi sevmemesine, onu anlamamasına üzülürdüm. Nedense Fuzuli’yi hep ağlar, yalvarır bir şair diye görür: “Bana dilenci gibi geliyor bu adam!” derdi. Giderek onun inceliklerini de, bütün o sözde ağlamalar, yalvarmalara altındaki gerçek şiir sevgisini de anlayacağından şüphem yoktu Orhan Veli yaşasaydı… Boş bütün bu sözler, yaşamadı işte… Hem ne biliyoruz? Belki de yaratma, anlama gücü tükenmiş olduğu için ölmüştür.

Yeni çıkan kitabı karıştırırken, Orhan Veli için ilk yazdığım yazılardan birini hatırladım. Hemen hiçbir yazımı saklamadığım gibi onu da saklamadım, eski Haber gazetesinden de onu kim bulup çıkaracak? Dursun durduğu yerde, bugün onu belki ben de beğenmem: “Hatırlamasaydım keşke şunu!” derim. O yazımda, Orhan Veli ile arkadaşlarının, yani Oktay Rıfat’ın, Melih Cevdet’in şiirlerini okurken bende de şiir yazmak hevesi uyandığını söylüyordum. Geçmiş gün, yanılmıyorsam bir yerinde de şöyle diyordum: “Ben şiir yazacağım da siz benimle alay etmek için yeni bir fırsat ele geçireceksiniz diye hemen sevinivermeyin. Yapmam öyle şey, bilirim ben boyumun ölçüsünü.
Ancak size bu gençlerin insana şiiri sevdirdiklerini, dünyaya bir şair gözüyle bakmayı öğrettiklerini, çevremizde umulmadık güzellikler sezdirdiklerini söylemek istiyorum.” Kitabı karıştırırken gene durdum o ilk şiirlerin üzerinde. Bilmem ama bana öyle geliyor ki biri de yitirmemiş tazeliğini: “Robenson”, “İnsanlar”, “Bayram”, “Hicret”… Hepsi de, şiir yazmak hevesi uyandırıyor gene bende, hepsi de Oktay Rıfat’ın şiirde söylediği gibi, benim için gökyüzünü birdenbire başlatıveriyor, bu dünyayı bağışlayıveriyor.

Küçücük bir kitap, ama bir şairden, gerçek bir şairden kalma bir kitap, neler neler var içinde…

kaynak: kozanbilgi.net

8 Nisan 2013 Pazartesi

Üç Boyutlu Teknoloji İş Hayatında


LOS ANGELES — Sinema filmlerinden bilgisayar oyunlarına, üç boyutlu görüntülerin sunduğu gerçeklik izleyicileri büyülüyor. Şimdilerde ise Los Angeles’ta bir ekip, üç boyutlu görüntü teknolojisini eğlence dünyasının tekelinden çıkarıp iş dünyası ve eğitim alanlarında uygulamaya koymak için harekete geçti.

“Superman Returns- Superman Dönüyor” filminde gerçek değil sanal bir aktör uçuyor. Ancak bu dijital dublörü yaratmak için önce gerçek aktörün ışıklı bir sahnenin önünde rol yapması gerekiyor. Aktörün yüz hatlarının ışığı nasıl yansıttığı, bilgisayar aracılığıyla kaydediliyor.

Paul Debevec,  ”Bilgisayar kontrollü aydınlatma kullanarak aktörün yüz hatlarını ışıklandırıyoruz ve yedi ayrı açıdan yüksek çözünürlüklü kameralarla fotoğraflarını çekiyoruz,” şeklinde konuşuyor.

Güney California Üniversitesi Yaratıcı Teknolojiler Enstitüsü’nden Paul Debevec, farklı insan, nesne ve ortamların bilgisayarda işlenmiş görüntülerinin gerçek gibi görünüp hareket etmesini sağlayan ekibin uzmanlarından. Ekip, ışıklı sahneyi kullanarak aktörlerin dijital görüntülerini yaratıyor.

Bu görüntü örneklerinden biri, Avatar filmindeki mavi yaratıklar. Enstitünün geliştirdiği benzer teknoloji yakında gerçek hayatta da kullanılabilir.

Örneğin üç boyutlu video görüntülü telekonferans sistemi, katılımcılardan birinin görüntüsünü toplantı odasına yansıtabilir. Katılımcının üç boyutlu görüntüsü, özel gözlük olmadan görülebilir.

Paul Debevec,  ”Görüntüsü uzakta bir yere yansıtılan kişi, bulunduğu odada etrafındaki insanlara bakabilir, odadaki herkes kime baktıklarını bilir. Göz teması, insan iletişiminin temelini oluşturur,” diyor.

Debevec’e göre iş dünyası, üç boyutlu video telekonferans sistemini önümüzdeki beş yıl içinde kullanmaya başlayacak. Ancak bu teknolojinin sonuçlarını daha erken görmemiz mümkün.

Enstitü, ışıklı sahneyi ve etkileşimli üç boyutlu görüntü teknolojisini kullanarak, üniversite bünyesindeki Shoah Vakfı için Yahudi Soykırımı’ndan kurtulanların anılarını kaydediyor. Üç boyutlu görüntüler dersliklerde ya da müzelerde gösterilecek, öğrenci ya da müze ziyaretçilerinin soykırıma ilişkin sorularını yanıtlamak üzere programlanacak.

Kim Simon,  ”İnanç, aşk, sevgi, kimlik üzerine sorular sorulabilir,” diyor.

Vakıftan Kim Simon bu yola neden başvurduklarını şöyle açıklıyor: ”Günümüz gençleri için görsellik önemli. Bir kişinin yüzünü görerek, sesini duyarak aktarılan bilgiyi çok daha rahat bir şekilde özümseyebiliyorlar.”

Öğrencilerin Yahudi soykırımından kurtulan bir kişiyle görsel etkileşimi, bir yıl içinde mümkün olabilir.

10 yıl içindeyse üç boyutlu video oyunları özel gözlükler takılmadan oynanabilir.

kaynak: amerikaninsesi.com

5 Nisan 2013 Cuma

Yörük göçünü belgesel yapacaklar


TÜRK, İspanyol ve Almanlar'dan oluşan ekip, 45 gün boyunca İzmir'in Torbalı İlçesi'nden, Aydın'ın Didim ve Afyonkarahisar'ın Sandıklı ilçelerine kadar Yörüklerle birlikte göç ederek, göç yollarında yaşananları filme çekip belgesel hazırlayacak.

İspanyol Jesüs Garzon, Alman Stefan Hammerle ve Mark Klawikowski, Almanya'da turizmcilik yapan Saim Güler, İzmirli emekli öğretmen Arif Sevimli, Almanya'da Şehir Uyum Meclisi Üyesi Diş Hekimi Resul Kayahan İzmir'de ortak bir projede biraraya geldi.

Ekip 45 gün boyunca Torbalı, Didim ve Sandıklı'ya kadar Yörüklerle göç ederek, göç yollarında yaşananları filme çekip belgesel hazırlayacak. Belgesel filmin tanıtımı, Almanya ve İspanya'da yapılacak. Gruba İzmirli gazeteci Halil Özdür de eşlik edecek. İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdülaziz Ediz'i ziyaret eden ekip, kendisinden destek sözü aldı.

İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdülaziz Ediz, kendilerinde Yörüklerle ilgili bir göç yolu haritası bulunmadığını, Anadolu'nun binlerce yıldır büyük medeniyetlere ev sahipliği yaptığını, günümüzde de yapmaya devam ettiğini belirtti. Ediz, "Ülkemizde örf ve adetleri, giyim kuşamları, farklı kültürleri görmek mümkün. Kültürel paylaşımlardan mutluluk duyuyoruz. Yörüklerimizin yaşamlarını yurt dışında tanıtılması konusunda hizmet etmekten memnun oluruz. Akdeniz'den başlayıp ve oradan da İç Anadolu'ya uzanan tarihi İpek Yolu üzerinden geçen doğal yürüyüş yolu proje çalışmalarımız var" dedi.

Jesüs Garzon da, İspanyol göçerlerin yaşam ve kültürlerinin Anadolu'da yaşayan Yörüklerle benzediğini dile getirdi. Garzon, bundan 400 yıl önce dönemin İspanya kralının ülke toprakları üzerinde hayvancılıkla geçinen, şu anda sayıları 10 bini bulan, göçer olarak yaşayan aileye 125 bin kilometrelik yolu göç sırasında kullanma hakkı verdiğini dile getirdi. Alman karikatürist Mark Klawikwski ve kendisi de bir göçer olan Stefan Hammerle, sayıları az da olsa Almanya'da hayvancılık ile uğraşan göçerlerin yılın belli aylarında Alp Dağları eteklerinde toplanıp burada şenlikler düzenlediği dile getirdi.

Kendisi de Yörük olan ve bu konuda senelerdir araştırmalar yaptığını belirten, Almanya'da Şehir Uyum Meclisi Üyesi Diş Hekimi Resul Kayahan binlerce yıldır Anadolu topraklarında yaşayan Yörüklerin göç yollarının işgal edildiğini belirterek, "Anadolu'da Yörükler göç ederken, göç yolları üzerindeki topraklardan geçerken, toprak sahiplerinden izin almak zorunda kalıyor, hatta para talepleri ile karşılaşıyorlar. Bu filmi çekmekteki amacımız, binlerce yıldır Anadolu insanını et, peynir, süt ile besleyen, yünlerle ısıtan Yörüklerin, yaşadıkları zorlukları, yaşamlarını belgeselleştirmek. Bu nedenle konuya duyarlı, hayvancılıkla uğraşan, kendileri de tıpkı Türk Yörükleri gibi yaşayan İspanyol ve Alman göçerlerle, bu kültürün sürdürebilmesi için ortak hareket etme kararı aldık. İspanya ve Almanya'da tanımını yapacağımız belgesel film bunun ilk adımı" dedi.

kaynak: haber7.com