11 Temmuz 2014 Cuma

Amerikalılar Kim John Un’a suikast girişimi ile ilgili film çektiler

Perşembe günü “Straits Times” adlı Singapur gazetesinin internet sitesinden bildirildiğine göre, Kuzey Kore Birleşmiş Milletler’e (BM) Kuzey Kore Lideri Kim John Un’a suikast girişimi ile ilgili Hollywood komedisi nedeniyle protesto yazısı gönderdi. Yazıda ayrıca filmin gösterim ve dağıtımının yasaklanması çağrısı yapıldı.

Pyongyang’ın BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’a hitaben yazdığı mektupta bu filmin çıkışının terörizmi açık bir şekilde finanse etmekle eşdeğer olduğu belirtildi. Ayrıca, Amerikan yönetiminin filmin üretiminin ve dağıtımının yasaklanması için acil önlemler alması gerektiği, aksi takdirde onların terörü teşvik ve finanse etmekten tamamen sorumlu olacakları ifade edildi.

Kuzey Kore Dışişleri Bakanlığı daha önceki açıklamasında filmin gangster yönetmenlerinin çalışmalarının ürünü olduğunu ve kamuda gösterilmemesi gerektiğini dile getirmişti.

“Röportaj” adlı filmde televizyon sunucusu ve yapımcısı Kim John Un ile röportaj yapmak için Kuzey Kore’ye gidiyorlar. Ancak onların aslında CIA talimatı gereği Kuzey Kore liderini öldürmeleri gerekiyor. Filmin 14 Ekim’de Amerika’da gösterime girmesi bekleniyor.

kaynak : rusyanın sesi

‘İlk Türk filmi’ hiç çekilmedi mi?

Sinemamızın başlangıcı sayılan, ama bugüne kadar kimsenin görmediği “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” ortada yok. Bu film kayıp mı, yoksa hiç çekilmedi mi?

2014’te 100 yılını tamamlayacak olan Türk sinemasının ilk filmi olarak Fuat Uzkınay’ın “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” kabul edilir.

Ne var ki, uzunluğu kimine göre 150, kimine göre 300 metre olan, yaklaşık 1-1.5 dakikalık, tek tük kayıtlarda 14 Kasım 1914’te çekildiği (!) belirtilen ve Nijat Özön gibi bize sinema kültürünü tanıtıp sevdiren çok saygın bir film eleştirmeni, sinema yazarı ve tarihçimize göre sinemamızın başlangıcı sayılan, ama kimsenin görmediği bu belge film ne yazık ki günümüze ulaşamamıştır.

Anıtın yıkılması kararı

Halkın 93 Harbi diye adlandırdığı, 1876-77 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan galip çıkan Rusların İstanbul’a doğru ilerleyişlerinde en son varıp durdukları yer olan Ayastefanos’ta (Yeşilköy) bir zafer abidesi dikmek istemelerinin sonucunda ortaya çıkan, yarısı anıt, yarısı hayır kurumu gibi olan, Ayastefanos Rus Abidesi denen bu acayip yapının diken gibi battığı Osmanlı devletinde, 93 Harbi’nin yarattığı acı anıları silmek için mutlaka yıkılması kararını aldı, (Almanların müttefiki olarak ülkeyi I. Dünya Savaşı’na sokan) dönemin muhteris yöneticileri.

Propaganda filmi

Anıtın yıkılışının iyi bir propaganda olur düşüncesiyle filme çekilmesi, önceden Viyana merkezli, Sacha film yapımevine sipariş edilmişken savaşa girmemizle körüklenen milli duyguların coşup iteklemesiyle bu yıkılışın mutlaka bir Türk tarafından çekilmesi görüşü ağır bastı ve o sırada, önceden sinemacılığa bulaşıp İstanbul’da halka ilk film gösterenlerden biri olan ve savaş nedeniyle askere alınmış yedeksubay Ali Fuat Uzkınay bu olayı filme çekmekle görevlendirildi.

1915’teki Almanya ziyaretinde Alman ordusundaki sinema bölümünün çektiği haber filmlerini seyredince sinemanın propaganda gücünü anlayan Enver Paşa’nın emriyle Osmanlı ordusunda da bir Merkez Ordu Sinema Dairesi (MOSD) kurulmuştu 1915’te.

Cumhuriyet yıllarında

Cumhuriyet yıllarında Ordu Foto Film Merkezi adını alacak MOSD’nin başına Weinberg atanmış, yardımcılığına da Uzkınay getirilmişti. Uzkınay, 1924’te yeniden düzenlenerek Genelkurmay Başkanlığı’na bağlanan Ordu Foto Film Merkezi’nde Laboratuvar Grup Amirliği’ne atanmış, emekliye ayrıldığı 1953’e kadar bu görevde kalmış ve 1956’da Göztepe’deki evinde vefat etmiştir.

İlk yerli film!

Nijat Özön ustamız, araştırmacı yazar Nurullah Tilgen’in 1953’te Yıldız dergisinde yayımladığı “Türk Sineması Tarihi, Dünden Bugüne, 1914-1953” adlı yazı dizisinden yararlanarak alıntılar yaptığı “Türk Sinema Tarihi 1896-1960” (Artist Yayınları, 1962) adlı temel kaynak eseri ile Sinematek Derneği yayını “Fuat Uzkınay” adlı biyografik kitabında “Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı”nı ilk yerli filmimiz, Uzkınay’ı da ilk sinemacımız sayar.

Aslında Uzkınay’dan daha önce Sultan Reşat’ın 1911’deki Selanik ve Manastır seyahatleri olmak üzere, çeşitli belge filmler ve haber filmleri çekerek Balkanlara sinemayı yayan, fotoğrafçılıktan yetişme, Manastırlı Yanaki Manaki (1878-1954) ile Milton Yanaki (1882-1964) kardeşlerdir ilk Osmanlı sinemacılarımız.

Bugüne dek bulunamadı

Tekrar başa, yani bugüne kadar bir türlü bulunamayıp kimsenin de seyredemediği “Ayastefanos’taki Rus Abidesi”nin esrarına dönerek, zaten titiz araştırmacılığını bildiğimiz Nijat Özön’ün “Fuat Uzkınay” kitabındaki önemli bir dipnotuna vurgu yapalım şimdi:

“Bu film bugüne kadar bulunamamıştır. K.K. Foto Film Merkezi’nde bu ad altında kayıtlı filmin bununla hiçbir ilgisi yoktur. Dikkati çeken bir nokta da, Uzkınay’ın 1953’te henüz emekliye ayrıldığı sırada yazar Tilgen’le yaptığı konuşmada bu filmin Merkez’de bulunduğundan hiç söz açmamasıdır. Uzkınay öteki filmlerinin resimlerini Merkez’in arşivindeki kopyalardan sağlayabilmesine rağmen bu filmle ilgili hiç bir fotoğraf vermemiştir Tilgen’e.

Bundan dolayı filmin kaybolduğu sonucuna varılabilir. Foto Film Merkezi’ndeki filmlerin zaman zaman kayıplara uğradığı, tasfiye edildiği bilinmektedir. İlk filmimizin de bu arada kaybedilmiş olması muhtemeldir. Ancak filmin günün birinde beklenmedik bir yerden çıkması da (az da olsa) ihtimal dahilindedir.”

1951’de “Film ve Öğretim” adlı bir dergide yayımladığı “Türk Filmciliğinin Tarihi” adlı yazısında “Ayastefanos”tan hiç söz etmeyen Tilgen’in sinemamız hakkında “Yıldız” dergisindeki araştırmasını yazarken o yıllarda hayatta olan Uzkınay’a danışmaması da ilginçtir.

Kamerayı kullanamadı mı?

Kendi çektiği “ilk filmimiz”e dair pek konuşmayan Uzkınay’ın 14 Kasım 1914’te, kısa sürede kamera kullanmasını öğrenip öğrenemediği de bir başka soru işaretidir.

Anıtın yıkılmasına ilişkin toplumsal ilginin yoğunlaştığı o tarihte Uzkınay’ın filmin çekiminde başarısız olduğunu itiraf etmekten kaçınması da gayet doğal.

Bir varsayım olarak bu filmin hiçbir zaman çekilmediği de söylenebilir. Bu konudaki bir başka varsayım da filmin çekilmiş ve zaman içinde bir şekilde kaybolmuş olması ihtimalidir. Ama en akla yakın ihtimal, telaş ve heyecan içindeki Uzkınay’ın büyük olasılıkla henüz öğrendiği kamerayı kullanamamış olduğudur.

Kızları da görmedi

Gelişim Sinema dergisinin Kasım 1984 tarihli, 2. sayısında Burçak Evren imzalı “İlk Türk Filmi Üstündeki Kuşkular” başlıklı yazı ve Uzkınay’ın o tarihte hayatta olan 2 kızıyla (Mutena Uzkınay ve Mualla Uzkınay Tüzel) yapılmış, “İlk Türk filmini biz de görmedik” başlıklı söyleşi de sonuçta bu görüşlerimizi doğrular niteliktedir.

İlk Türk filminin varlığı üstüne akıl yürüttüğümüz bu yazıyla tabii ki ilk Türk sinemacısı Uzkınay’ın ruhunu rencide etmek ya da olay hakkında yazan kimi sinema yazarına-tarihçisine kara çalmak değil amacımız.

Her ne kadar somut varlığı ortada olmasa da, “Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı” ilk Türk filmi olarak kabul ediliyor bugün.


Sungu Çapan/Cumhuriyet
kaynak : cumhuriyet.com.tr

Oscarlı senaristten Jimi Hendrix filmi

Efsane gitarist Jimi Hendrix'in hayatını anlatan "Jimi: All Is by My Side" gösterime girmek için gün sayıyor


ABD'de 26 Eylül'de gösterime girecek Jimi Hendrix'in hayatını anlatan "Jimi: All Is by My Side" filminde, Hendrix'i Outkast grubunun solisti Andre Benjamin canlandırıyor.

Hendrix'in ünlü olmadan önceki Londra günlerinin anlatıldığı filmi, "12 Yıllık Esaret" filmiyle uyarlama senaryo dalında bu yıl Oscar kazanan John Ridley yazıp yönetti.

kaynak : haberturk.com

4 kişiden 1'i 'Recep İvedik 4' izledi

Her 4 seyirciden birinin tercihi olarak yılın en çok izlenen, 1989'dan günümüze de en çok izlenen 2. film unvanını alan "Recep İvedik 4", 67 milyon lirayı geçen hasılatıyla toplam sinema hasılatında aslan payını aldı.

Türkiye'de, yılın ilk çeyreğinde yaklaşık 24 milyon seyirci ve 250 milyon lira hasılat toplayan sinema sektörünün büyüklüğü, geçen yılın tamamının yarısına yaklaştı.
     
Box Office Türkiye verilerinden derlenen bilgiye göre, son olarak 2009 yılında bir önceki yıla göre yüzde 3,9'luk düşüşle 36 milyon 904 bin 345 seyircinin gittiği Türkiye'deki sinema salonları, bu yıldan sonra izleyici sayısını sürekli artırıp, geçen yıl 50 milyon 293 bin 837 kişiyle tepe noktasına ulaştı.
     
Bu yılın ilk çeyreğinde de Türk sinemasının en çok izlenen serilerinden olan "Recep İvedik 4" ve "Eyyvah Eyvah 3"ün vizyona girmesinin etkisiyle seyirci sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 31 artırartarak, 23 milyon 792 bin 242'ye ulaştı.
     
Sektör, geçen yılı, bir önceki yıla göre yüzde 13,4'lük artışla 50 milyon 295 bin 805 seyirciyle, yüzde 18,5'lik artışla 504 milyon 347 bin 109 liralık toplam hasılatla kapatmıştı. Buna göre yılın ilk çeyreğinde yaklaşık 24 milyon seyirci ve 246 milyon 53 bin 475 lira hasılat toplayan sinema sektörünün büyüklüğü, geçen yılın tamamının yarısına yaklaştı.

 kaynak : ntvmsnbc.com

Karnaval

30'lu yaşlardaki Ali babasıyla yaşadığı sorunlar nedeniyle evden kovulur ve arabada yaşamaya başlar. Bu süreçte tek derdi hayatını sürdürebileceği düzenli bir işe girebilmektir. Tam da bu sırada halı yıkama makinesi pazarlamacısı olma şansını elde eder. Sonrasında tesadüf eseri karşılaştığı Demet ile arasında gelişenler sayesinde hayallerini gerçekleştirme fırsatını yakalarlar.

Zafere Hücum, Rush

İki kez Oscar kazanmış olan Ron Howard (A Beautiful Mind, Frost/Nixon) iki kez Oscar’a aday olmuş senarist Peter Morgan’la (Frost/Nixon, The Queen) James Hunt ve Niki Lauda arasındaki acımasız rekabeti muhteşem bir şekilde anlatan Rush için bir araya geldi.

Epik aksiyon/dram filmi Rush’ta, Chris Hemsworth (The Avengers) karizmatik İngiliz James Hunt’ı, Daniel Brühl (Inglourious Basterds) ise disiplinli ve mükemmeliyetçi olan Avusturyalı Niki Lauda’yı canlandırıyor. Grand Prix yarış pistindeki çekişmeleri, bu iki sıra dışı karakter arasındaki farkı özetliyor.

Formula 1 yarışlarının ihtişamlı döneminde geçen Rush dünyanın şimdiye kadar gördüğü en büyük rakiplerin ikisinin (yakışıklı İngiliz Hunt ve disiplinli, zeki rakibi Lauda’nın) heyecan verici gerçek hikayesini anlatıyor. Özel hayatlarına da dahil olduğumuz filmde iki yarışçının zafere ulaşmak için bir kısa yolun bulunmadığı ve asla hataların asla düzeltilemediği bir ortamda fiziksel ve psikolojik dayanıklılık sınırlarını nasıl zorladığını göreceğiz.

Olivia Wilde (TRON: Legacy) ve Alexandra Maria Lara’nın da (The Reader) rol aldığı Rush’ın yapımcılığını Andrew Eaton (A Mighty Heart), Howard, Oscar ödüllü Brian Grazer (Apollo 13, A Beautiful Mind), Eric Fellner (Senna, Tinker Tailor Soldier Spy), Morgan ve Brian Oliver (Black Swan), idari yapımcılığını ise Cross Creek Pictures, Exclusive Media, Todd Hallowell ve Tim Bevan üstleniyor.

Rush İngiltere, Almanya ve Avusturya’da çekilmiştir.

Alex Cross

Psikoloji eğitimi almış cinayet masası detektifi Dr. Alex Cross, bir yakının öldürülmesi üzerine bir katilin peşine düşer ve Picasso olarak anılan bu suçlunun ilk cinayeti olmadığını öğrenir. Kedi fare oyununa dönen kovalamacada, işler kişisel boyut alınca Cross kendi ahlaki ve psikolojik sınırlarını da zorlayacaktır.

Vampir Kız Kardeşler, Die Vampirschwestern

12 yaşındaki vampir kız kardeşler Silvania ve Dakaria, evleri Transylvania'dan ayrılıp Almanya'nın bir kasabasına taşındıklarında büyük bir sorunla karşılaşırlar. Öncelikli sorunları insanların arasında yaşamayı öğrenecek olmalarıdır. Sadece geceyarısından sonra uçabilmekte ve süper güçlerini kullanamamaktadırlar. İnsanların arasında yaşamayı istemeyen Dakaria evlerine geri dönmeleri konusunda ısrar ederken, Silvania bu insancıl yaşama ayak uydurmaya çalışmayı tercih etmektedir. Okul yaşamları oldukça zorlu bir şekilde devam ederken, sürekli beklenmedik sorunlarlarla karşılaşmaktadırlar. Özellikle de komşularından birinin Dirk van Kombast isimli bir vampir avcısı olması işleri iyice zorlaştırır.
Vampir Kız Kardeşler (Die Vampirschwestern), Franziska Gehm'in romanından sinemaya uyarlandı.

Diana, Caught in Flight

Tüm dünyanın tanıdığı ve sevdiği Galler Prensesi Diana’nın hayatının son iki yılına ışık tutan bir film “Diana”.

Akademi ödüllü güzel oyuncu Naomi Watts’ın canlandırdığı Prenses Diana rolü, içinde çok naif ve tutkulu bir kadını barındıran bir aşkın hikâyesi. Naveen Andrews (The English Patent) Naomi Watts’a Dr. Hasnat Khan rolünü canlandırarak eşlik ediyor. Oliver Hirschbiegel’in yönetmen koltuğuna oturduğu Diana’da gerçek aşkın bir kadının her kim olursa olsun, hayatını nasıl değiştirebileceği tüm duygusallığıyla işleniyor.