9 Kasım 2011 Çarşamba

Kanlı Elmas’tan kıtlığa…


Geçmişe bir bakış… Kanlı Elmas’tan kıtlığa…

Kanlı Elmas! Bu filmin adını duyduğunuzda; izlediyseniz eğer, benimle aynı şeyleri hissettiğinize iddiasına girerim. Hazır bu günlerde Afrika’da ki açlıktan bahsediyoruz,  bu filmden söz etmesek olmaz. Biz doyumsuz iştahımızla her zaman daha fazlasını isterken Afrika’da birileri bizim burun kıvırdıklarımız için birbirini öldürüyor. Biz bayatlamış ekmeğimizi çöpe atarken onlar kırıntısını bile bulamıyor. Kanlı Elmas bir bakıma bizim doyumsuzluğumuzu yüzümüze vuruyor. Daha bilinçli bir toplum nasıl yaratılır? Ben de kalıcı çözümler üretemiyorum ama sanırım böyle görsel materyaller ne istediğinizi anlatmakta yardımcı oluyor. Evet, millet olarak ekonomik sıkıntılarımızda bizi güldürecek gereksiz filmler (Recep İvedik serileri v.b.) izliyoruz; vakit ve para ayırarak, neden kardeşlerimizin sorunlarına değinen bir film izlemeyelim?..

Acılar paylaşarak azalırmış; biz neden paylaşmıyoruz? Kapitalist toplumların dayattığı ‘daha iyi, daha güzel, daha çok’ yargılarından sıyrılıp daha kanaatkâr davranmalıyız. Evet, kıskançlık bir insan duygusu; ama kapitalizm daha da alevlendirmiyor mu? ‘Daha iyisi bende olmalı!’ olgusunu yaratmıyor mu? Biz bu kıskançlığımızla, bencilliğimizle birbirimizi görmezken, birbirimize kardeş olamazken, bu büyük sorunu çözümleyemezken; Afrika’da ki insanlara nasıl yardım edeceğiz. Ben bile utanmaya başladım bu yazıyı yazarken…

Sevilay Bingöl
sevilay.bingol@sinefesto.com
                                                                                                                                         Alıntıdır...

Roma'da en iyi film seçildi


Uluslararası Roma Film Festivalinde, Arjantinli yönetmen Sebastian Borensztein'in yönettiği ''Un Cuento Chino'' filmi, en iyi film ödülü olan ''Marc'Aurelio''yu kazandı.

ROMA - İtalya'nın başkentinde bu yıl 6'ncısı düzenlenen ve Luc Besson'ın yönetmenliğini üstlendiği Nobel Barış ödüllü Aung San Suu Kyi'nin hayatının anlatıldığı, yarışma dışı filmlerden olan ''The Lady'' ile kapılarını açan festivalin son gününde ödül töreni yapıldı.

Ünlü İngiliz oyuncu Charlie Chaplin'in torunu Carmen Chaplin de aralarında yer aldığı, başkanlığını besteci ve orkestra şefi Ennio Morricone'nin yaptığı jüri festivalin en iyi film ödülü olan, ''Marc'Aurelio''ya Arjantinli yönetmen Sebastian Borensztein yönettiği ''Un Cuento Chino'' filmini layık gördü.

Festivalde en iyi kadın oyuncu ödülünün sahibi ''Babycall'' filmindeki rolüyle Noomi Rapace olurken, en iyi erkek oyuncu ödülünü ise ''Une vie meuilleure'' filmindeki performansıyla Guillaume Canet aldı.

Jüri büyük ödülü Claude Miller'ın yönetmenliğini üstlendiği ''Voyez commeils dansent''e giderken, jüri özel ödülü ise Fred Schepisi'nin ''The eye of the storm'' filminin oldu.

Festivalin son günlerine katılan ABD'li aktör Richard Gere ise ''Marc'Aurelio Oyunculuk Ödülü''nün sahibi oldu.

Ayrıca, festivalde yaklaşık 20 yıl önce gösterime girdiğinde büyük ilgi gören Aslan Kral (The Lion King) filminin 3 boyutlu versiyonu da seyirciyle buluştu.

Festivalde öne çıkan bir diğer önemli unsur ise yaklaşık 9 gün boyunca yıldızlar geçidine ev sahipliği yapan bin 300 metrekarelik kırmızı halı oldu. Halı, ölçüleriyle ''dünyanın en büyük kırmızı halısı'' unvanının sahibi oldu.

Bu arada, başkanlığını besteci ve orkestra şefi Ennio Morricone'nin yaptığı jürinin İtalya'ya ödül vermemesi, İtalyan basını tarafından dikkati çekici bulundu.

ntvmsnbc
                                                                                                                                              Alıntıdır...

Bollywood'un Mardin sahnesi


(Bir Zamanlar Tiger)" filminin aksiyon sahneleri Mardin'de çekiliyor.

Hint sineması Bollywood'un ünlü yıldızları Salman Khan ve Katrina Kaif'in başrolünü paylaştığı "Ek Tha Tiger

(Bir Zamanlar Tiger)" filminin aksiyon sahneleri Mardin'de çekiliyor.

Tarihi varlıklarının güzellikleriyle Türkiye'de çok sayıda film ve diziye ev sahipliği yapan Mardin'in bu zenginliği yabancı yönetmenlerin de ilgisini çekmeye başladı. Hint sinemasının ünlü yönetmeni Kabri Khan, Salman Khan ve Katrine Kaif'in başrolünü paylaştığı "Ek Tha Tiger (Bir Zamanlar Tiger)" filminin bazı aksiyon sahnelerinin çekimi için Mardin'i seçti. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 4 ülkede çekilecek ve aynı anda 25 ülkede gösterime girecek filmin, bazı sahnelerinin de İstanbul ve Antalya'da çekildiği bildirildi.

Filmin Türkiye'deki yapımcısı Birsin Çolakoğlu Gandolf, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Hintli ve Pakistanlı iki ajanın aşk hikayesini konu alan filmin, aksiyon sahnelerinin Mardin'de çekilmeye başlandığını söyledi.

Şehrin doğal güzelliği, tarihi yapıların mükemmelliği ve kenttin orjinalliğini korumasının filmin burada çekilmesinin nedenlerinden biri olduğunu anlatan Gandolf, "Çatıları, dar sokakları ve ara sokakları kullanıyoruz. Mardinli vatandaşlarımızı da yan karakterlerde oynatıyoruz. Buradaki esnaflarımıza da katkıda bulunuyoruz" dedi.

Mardin'in tarihi yapısına hayran kaldığını belirten yönetmen Khan, kenttin sıcak kanlı insanlarına teşekkür etti.

-"Tarihi kentimiz adını dünyaya duyuruyor"

Vali Turhan Ayvaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Mardin'in her geçen yıl turizmde yakaladığı başarıyı beyaz perdeye de aktardığını ifade etti.

Mardin'in her sokağında ayrı bir güzellik olduğunu kaydeden Vali Ayvaz, şöyle dedi:

"Tarihi kent son yıllarda yerli ve yabancı film yönetmenleri ve sinema oyuncularının uğrak yeri oldu. Mardin'de çekilen film birçok ülkede gösterime giriyor. Mardin'in tanıtımı için çok güzel bir fırsat. Turizm ve sanayi alanında yaşanan gelişmelerden sonra şimdi sinema ve dizi sektöründe de tarihi kentimiz adını dünyaya duyuruyor. Bizlerde burada yaptıklarımız çalışmalar ile Mardin'i geleceğe hazırlıyoruz. Sayın Başbakan Mardin'i ziyaret ettiği zaman tarihi kentti Mardinwood'a çevirmek ve film platosu haline getirmek için projesini açıklamıştı. Amerika'da bir Hollywood varsa, nasıl Hindistan'da bir Bollywood varsa bizim için Türkiye'de Mardinwood olacaktır. Mardin yakın tarihte dünyanın önemli film platosu haline gelecek."

-AA
 MARDİN
                                                                                                                                       Alıntıdır,,,

Yüksek bütçeli Türk filmi


Bütçesinin 10 milyon doları aşacağı belirtilen "Karanlık Hesaplaşma" Filminin yapımcı şirketi Master Movie’nin Yönetim Kurulu Başkanı ve filmin oyuncularından Fatih Usta, "Türkiye’de, Universal’in küçüğü olmak istiyorum" dedi.

AA Muhabirinin sorularını yanıtlayan Usta, "Karanlık Hesaplaşma" filminin Türkiye’de birçok ilke imza atan bir film olacağını belirterek, teknik yapısının "A Class" bir Hollywood teknolojisi olacağını söyledi.

Usta, Avatar filminde de kullanılan montaj sistemini Türkiye’ye ilk defa getirdiklerinin altını çizerek, bu montaj setinin maliyetinin 350 bin sterlin olduğunu belirtti.

Türkiye’ye ilk defa getirdikleri kameralar sayesinde Türk filmleri ile Hollywood filmleri arasındaki renk ve görüntü farkını ortadan kaldıracaklarını, bu yatırımın yapılma nedeninin Hollywood kalitesini yakalayabilmek olduğunu vurgulayan Usta, "Ben Türkiye’de Universal’in küçüğü olmak istiyorum" dedi.

Filmin 3 boyutlu olmayacağını belirten Usta, 3 boyutlu görüntü çeken sinema kameralarının, getirdikleri kameralardan çok daha ucuz olduğunu, getirdikleri kameraların daha yüksek çözünürlüğe sahip bulunduğunu bildirdi.

Usta, 3 boyutlu film çekmeyi tercih etmemelerinin en büyük sebebinin ise 3 boyutlu seyirci sayısının azlığı olduğunu belirterek, şöyle konuştu: "3 boyutlu filmlerde seyircinin beklentisi çok yüksek oluyor. Amerika’da bile 3 boyutlu film çekimi tercih edilmiyor. Bu, Amerikan sinemasında da var.

Amerika’da bir sinemanın ortalama bilet fiyatı 7,50 dolar. Türkiye’de de bunun ortalaması 7-8 lira. Bütün amacımız seyirciyi sinemaya çekmek ve ’Türkiye’deki seyirci pastasını nasıl artırırız’ın cevaplarını bulmak. Biz bütçesel olarak da Hollywood filmlerine denk bir film yapmayı hedefledik. Bizim filmimiz Holywood’da ’medium bütçe’ olarak adlandırılan aralığa giriyor. 10 milyon doların üzerindeki projelere medium bütçeli projeler deniyor. Fazla film yapmak değil kaliteli film yapmak gerekli, kaliteli film yapalım seyirci pastası yüksek olsun. Biz ’sinema bir endüstridir’ diyoruz. Hollywood yıllarca sinema endüstrisiyle besleniyor ve şu anda krizde en çok ayakta duran sektör sinema sektörü, çünkü seyirci gidip izliyor ve nakit para veriyor. Krizden hiç etkilenmeyen sektör Türkiye’de sinema sektörüydü. ’Sinema bir endüstri olmalı’ diyoruz ve sinemanın bir endüstri olması için fabrikayı, teknolojiyi alıp Türkiye’ye getiriyoruz. Fabrikamızı burada kuracağız."

"SİNEMADA ULUSLARARASI AÇILIM"

Usta, Türkiye’de aksiyon yapımlarının 2 milyon ile 4 milyon arasında seyirci bulabildiğine dikkati çekerek, en çok izlenenlerin ise komedi filmleri olduğunu bildirdi.

Recep İvedik’in 4 milyon 300 bin civarında bir seyirci sayısını yakalayabildiğini ifade eden Usta, "Bizim Türkiye’de alt limitimiz 3 milyon seyirci, üst limitimiz ise 5 milyon seyirciyi yakalamak. 4 milyon 300 bin rakamını mutlaka geçmek istiyoruz biz Türkiye’de" diye konuştu.

Bu filmin Türkiye’de bir seyirci kültürünü oluşturmayı hedeflediğini vurgulayan Usta, "Sektör hedefimiz, sinema filmlerinde uluslararası bir açılım yapmak" dedi.

Bu filmde Tayland ve Rusya sahnelerinin olduğunu ancak, filmin başrollerinde İstanbul’un bulunduğunu ve filmin, Türkiye’nin tanıtımına çok ciddi katkıda bulunacağını dile getiren Usta, filmin yönetmeninin, ’İstanbul’u bugüne kadar hiç görülmediği kadar, Paris gibi, Newyork gibi ışıltılı bir şehir olarak göstereceğini’ söylediğini aktardı.

Usta, filmin büyük stüdyolarda gösterimi için birçok dağıtıcı firmanın kendilerine başvurduğunu belirterek, kullanılacak teknik materyallerin bu filmde çok önemli olduğunu ve bu filmin, dijital platformda 8 kamera ile çekilecek olan ve 2 ünite halinde çalışılacak, belki de Hollywood’da bile ilk yapım olabileceğini bildirdi.

-BU YIL SONU YA DA 2011 KARNE TATİLİNDE VİZYONA GİREBİLİR- Bu film için 4 yıldır araştırma yaptıklarını ifade eden Usta, 1,5 yıldır teknik alımlarla ilgili bir sürecin olduğunu ve Mayıs’ın ilk haftasında çekimlerin başlayacağını belirtti.

Temmuz’un ilk haftasında film çekimlerini bitirmeyi planladıklarının altını çizen Usta, vizyona giriş tarihini ise anlaşacakları dağıtıcı firma ile belirleyeceklerini, bu yıl sonunda ya da 2011 yılının karne tatiline denk gelen dönemde filmin vizyona girebileceğini kaydetti.

Amerika’dan ve Rusya’dan çok ciddi gişe hasılatı elde etmek istediklerini vurgulayan Fatih Usta, "Yönetmenin önceki filmlerinden elde etmiş olduğu film başarısı ortalama 200 milyon dolar civarında... Bunu, biz bu film ile yakalayabiliriz ya da yakalayamayız bilemiyorum ama hiç bir şekilde filmimiz zarar etmeyecektir" dedi.

Usta, aksiyon yapımlarının Oscar ödüllerinde çok fazla ön plana çıkmadığını ancak görüntü ve seste iddialı olduklarını belirterek, "Aksiyon filmleri Oscar’da sadece ses efektleri ve görüntüyle ön plana çıkabiliyor.

Görselde Oscar kapısını aralayabiliriz diye düşünüyorum. Çünkü ilk gelen görüntüler onu gösteriyor" şeklinde konuştu.

Karanlık Hesaplaşma ile oyunculuk kariyerine adım atan Usta, 5 yaşından beri sinema hayranı olduğunu ve Trabzon’da açtığı vcd ve dvd satan ve kiralayan dükkandan şimdiye kadar 110 bin kere dvd ve vcd kiraya verdiğini söyledi.

Usta, kamera arkası görüntüleri izlemenin hayatındaki en büyük zevki olduğunu belirterek, oyunculuk kariyeri ve film için ciddi derecede eğitim aldığını, filmin hikayesini de kendisinin yazdığını anlattı.

-"BÜTÜN SAVAŞLAR İPEK YOLUNDA BAŞLAR"- Fatih Usta, filmin yönetmeni, oyuncuları ve konusuna ilişkin ise şu bilgileri verdi: "Karanlık Hesaplaşma’yı Beşikten Mezara’ ve ’Doom’ gibi filmlere imza atan ünlü yönetmen Andrzej Bartkowiak çekecek. ’Şeytanın Avukatı’, ’Romeo Ölmeli’ ve ’Cehennem Silahı 4’ gibi filmlerin de görüntü yönetmenliğini yapan Bartkowiak, ’Karanlık Kesaplaşma’ filmi için Türkiye’de çalışmalarına başladı. Dört tanesi başrol olmak üzere ’X-Men’, ’The Bourne Ultimatum’ gibi 25 tane Hollywood yapımında oynamış ve geleceğin ’en’ iyi aksiyon aktörlerinden biri olarak düşünülen Scott Adkins bu filmin başrolünü oynayacak. Türkiye’den Kenan Işık, Tamer Karadağlı, Hande Subaşı, Bahadır Sarı da oyuncular arasında. 8 farklı kamerayla çekilmesiyle Hollywood yapımlarını bile sollayacak olan filmin montajı için Avatar’la aynı sistem kullanılacak. Kasım ayında vizyona girmesi planlanan ’Karanlık Hesaplaşma’nın ’Türkiye’de ilk’ dedirten bir diğer özelliği ise aksiyon sahnelerinde yer alan Tamer Karadağlı gibi oyuncuların ’dövüş koreografisi’ denilen bir eğitim alması. Dünyaca ünlü Aksiyon Koreografı Cyril Raffaelli 1 Şubat itibariyle Türkiye’de antrenmanlarına ve provalarına başladı.

Bir ’üçleme’nin ilk filmi, Bazı bölümleri Türkiye’nin İran ve Irak sınırlarında çekilecek olan ’Karanlık Hesaplaşma’ Rusya’nın dağılma dönemini ve sonrasında yaşananları yansıtıyor. Suikasta uğrayan bir Türk ailenin çocuğu Hakan’ın KGB ajanları tarafından kaçırılması, götürüldüğü kampta eğitilmesi ve sonrasında gelişen olayları anlatıyor film.

Filmde, İpek Yolu’na yapılan göndermelerde iki cümle dikkat çekiyor, ’Bütün savaşlar İpek Yolu’nda başlar ve burada biter’, ’Bazen dünyayı yönetmek iddiasında olanlar, kendini yönetmek isteyen küçük hikayelerin sahibi bir adamın cesaretine yenilebilirler..."

Milliyet
                                                                                                                                               Alıntıdır....

Türk Sinemasında Komedi Türünün Başlangıcı


Türkiye’de film yapımcılığının başlaması I. Dünya Savaşı yıllarına rastlar. İlk adım1915 yılında Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın emriyle kurulan Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin kurulmasıyla atılır.

Kurumun başlıca amaçları askerî muharebe ve harekatları filme almak, askeri fabrikaların çalışmalarını görüntülemek ve müttefik ülkelerden gönderilen yeni silahların kullanılışlarını gösteren filmler çekmek ve nizamnamesinde belirtilmese de, göstereceği filmler ile Osmanlı kamuoyunda İttifak Devletleri lehine propaganda yapmaktı. Ancak cephelerdeki muharebe ve askerî harekatları filme almak için kurumun yeterli sayıda yetişmiş personeli yoktu. Bunu sağlamak için de tüm kolordulara bir genelge gönderildi. Genelgede fotoğraftan anlayan teğmenlerin İstanbul’a Başkumandanlık emrine gönderilecekleri belirtiyordu. Kolordulardan gelecek olan teğmenler burada sinema sanatını teknik yönleriyle birlikte öğrenecekler ve ekipmanlarıyla birlikte yeniden görev yerlerine dönerek söz konusu muharebe ve harekatları filme alacaklardı. Böylece Türk sinemasında film yapım süreci başlamış oldu.

Konulu Filmlere Doğru…
Kuruluşu ani ve hızlı olan Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin başına sarayın yakından tanıdığı ve devlet erkanıyla yakın ilişkileri olan Romanya uyruklu bir Leh Yahudi’si olan Sigmund Weinberg getirilmişti. Weinberg aynı zamanda Türkiye’de ilk film gösterilerini düzenleyen, Pathe Film’in Türkiye temsilcisi olarak ilk sinema salonunu kuran ve sinema işletmeciliğinin gelişmesini sağlayan özetle sinema alanında uzman sayılabilecek bir kişiydi. Türkiye’de konulu ilk sinema filmi denemesi yine onun öncülüğünde başlatıldı. Harbiye Nezareti’nden gerekli izin alındıktan sonra Benliyan topluluğunun repertuarında önemli bir yer tutan “Leblebici Horhor” adlı oyunu, topluluk ile beraber, filme alma çalışmalarına başlanıldı. Fakat filmin çekimleri devam ederken oyunculardan birinin ölümü üzerine Weinberg işi yarıda bırakmak zorunda kaldı. Weinberg, bir sonraki konulu film denemesi yine Benliyan topluluğunun repertuarında yer alan “Himmet Ağa’nın İzdivacı” adlı oyun oldu. Söz konusu oyun Moliere’nin “Le mariage force – Zor Nikah”ının tulûat kumpanyalarında kılık değiştirmiş haliydi. Çekimlerine başlanan bu film, oyuncuların silah altına alınmasıyla ilkinde olduğu gibi yine tamamlanamadı. Her iki denemesi de yarıda kalan Weinberg, belki de üçüncü bir denemeye girişecekti. Ancak, Romanya’nın tarafsızlığını bozup Osmanlı İmparatorluğu’na 29 Ağustos 1916’da savaş ilan etmesiyle bu olasılık da ortadan kalktı. Romanya kökenli olan Weinberg’in kurumdaki görevine düvel-i muhâsama (düşman devletler) tebaasından olduğu için son verildi. Böylece Türkiye’de konulu filmlere geçişin önü kesilmiş oldu. Merkez Ordu Sinema Dairesi de savaşın sonuna kadar kısa aktüalite filmler çevirmeye koyuldu.

Merkez Ordu Sinema Dairesi’nden sonra konulu filmlere geçiş Müdafaa-i Milliye Cemiyeti tarafından gerçekleştirilmeye çalışıldı. 1913 yılında kurulan cemiyet, nizamnamesinin üçüncü maddesinde her ne kadar “Müdafaa-i Milliye Cemiyeti politika ve fırka hissiyatından tamamıyla âzâdedir” ifadesi yer alıyorsa da doğrudan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin marifetiyle kurulmuştu. II. Balkan Savaşı’nın devam ettiği yıllarda ordu ile sivil halk arasında bağ kurmayı ve sivil halkın maddi ve manevi yardımlarını orduya ulaştırmayı amaçlayan cemiyet, 13 Ağustos 1914 tarihli nizamnamesinde gelirlerini artırmak için kültürel faaliyetlerde bulunacağını açıklıyordu. Cemiyetin mecmua, konser, tiyatro ve müsamereler ile başlayan gelir artırıcı faaliyetlerine 1915 yılı başlarında sinema da eklendi. Ardından Şehzadebaşı’nda cemiyete ait olan Müdafaa-i Milliye Sineması açıldı. Halkın filmlere karşı göstermiş olduğu yakın ilgiden de cesaret alan cemiyet, 1916 da film yapımına başladı. Cemiyet adına Kenan Erginsoy tarafından yapılan ilk filmler bazı muharebe görüntüleri ile İstanbul manzaralarından oluşuyordu. 1917 yılı başlarında bugünkü Hürriyet gazetesinin kurucusu Sedat Simavi, cemiyetin müdürü Dr. Hamdi Bey’e aktüalite türündeki kısa filmlerin yetersizliğini belirterek konulu uzun filmler çekildiği taktirde, halkın daha çok ilgisini toplayacağını, cemiyete daha çok gelir sağlayacağını, üstelik yurtta asıl anlamıyla sinemacılığın başlayabileceğini söyledi. Yönetim kurulunun Simavi’nin bu önerisini kabul etmesiyle de Türk sinemasında, Weinberg’ten sonra, konulu filmlerin yapılmasının önü yeniden açılmış oldu.

Cemiyetin Divanyolu’ndaki binasının alt katı stüdyo (dâr-üs-sınâa) haline getirildi. 1917 yılında Sedat Simavi’nin yönetmenliğinde Türk sinemasının ilk konulu filmi olan “Pençe” çekildi. Mehmet Rauf’un dört perdelik oyunundan aynı adla sinemaya uyarlanan “Pençe”, yayımlandığı yıl (1909) bile bir aile kütüphanesine sokulamayacak kadar “ahlak nokta-i nazarından muzır bulunarak çok ağır eleştirilere uğramıştı. Film, gösterime girdiği yılda aynı eleştiriler ile karşılaştı.

Cemiyetin aynı yıl yine Sedat Simavi’nin yönetmenliğinde gerçekleştirdiği ikinci konulu filmi “Casus” oldu. Konusu hakkında herhangi bir bilgiye sahip olamadığımız ve Türk sinemasının kayıp filmleri arasında yer alan Casus filmiyle ilgili bilgilerin tamamı sadece iki cümleden ibaret kalıyor. Cemiyetin sabah gazetesinde yayımlanan bir ilanında filmin “bir mukaddema ve üç kısımdan ibaret olan milli piyes”ten uyarlandığı ve filmin son defa olarak Royal sinemasında oynayacağı belirtiliyor.

Türk Sinemasında Komedi Filmleri Başlıyor
Pençe ve Casus adlı filmler gişe gelirleri bakımından istenilen sonucu vermedi. Bunun üzerine cemiyet, halk tarafından rağbet edilen komedi türünü sinemada deneme yoluna gitti. 1917 yılında Dârülbedâyi’de sahnelenmeye başlayan ve halkın tarafından rağbet gören “Hisse-i Şaya” adlı oyundaki “Bican Efendi” tiplemesini oyundan bağımsız olarak filme almaya karar verdi. “Hisse-i Şaya”, İbnürrefik Ahmet Nuri (Sekizinci) nin Fransız yazar Daniel Riche’in “Le pretex” adlı oyunundan yerli yerli yaşayışa uyguladığı bir eserdi. “Hisse-i Şaya”, Dârülbedâyi’de sahnelenirken oyunun bütününde çok az yeri olmasına rağmen Bican Efendi tipinin canlandırılışıyla dikkat çekiyordu. Şadi Karagözoğlu’nun şahsına münhasır bir evkaf memuru olan Bican Efendi’yi en küçük ayrıntılarına kadar verebilmesi bu tiplemenin halk tarafından tutulmasında oldukça etkili olmuştu. Bu tiplemenin canlandırılışında Karagözoğlu’nun esin kaynağı ise kısa komedileriyle dünyada şöhreti gittikçe artmakta olan Charlie Chaplin idi.

Bican Efendi tiplemesinin halk tarafından çok seviliyor olmasından hareket eden cemiyet, Türk sinemasının ilk kısa komedi filminin çekimlerine başladı. “Bican Efendi Belediye Müfettişi” adını taşıyan serinin ilk filmi 24 Eylül 1917 tarihinden itibaren Royal sinemasında gösterilmeye başlandı. Şunu belirtmekte fayda var ki Bican Efendi tiplemesinin filme alınması sinema tarihi kitaplarında belirtilen bilgilerin aksine 1921 yılında değil 1917 yılında çekilen bu film ile oldu. Bir diğer hususta ilk film olarak kabul edilen “Bican Efendi Vekilharç” filminin serinin beşinci filmi olmasıdır. Yine kitaplarda belirtilen bilgilerin aksine ilk film Malul Gaziler Cemiyeti tarafından değil Müdafaa-i Milliye Cemiyeti tarafından yapıldı.

Bican Efendi tiplemesi, tiyatroda olduğu gibi, beyazperdede de halkın yoğun bir ilgisiyle karşılaştı. Bunun üzerine cemiyet, 1917 yılının sonlarına doğru hızla ikinci filmin çekimlerine başladı. “Bican Efendi Tebdil-i Havada” adını taşıyan ikinci filmin konusu şöyleydi: “ Bican Efendi rahatsızlığından bahisle çalışmakta olduğu kalemin müdüründen, bir-iki maaşla birlikte izin ister. Doktorun da raporuyla istediğini koparır. İznini Büyükada’da, maşukasıyla zevk ve sefa içinde geçirirken günlerini bile unutmuştur. Tesadüfen eline geçen bir gazeteden, izin tarihinin geçtiğini öğrenince maşukasının bırakıp dairesine koşar. Fakat Bican Efendi artık müstafi addedilmiştir.”

Serinin ikinci filmi olan “Bican Efendi Tebdil-i Havada” ya halkın gösterdiği ilgi ilkinden farksızdı. Dolayısıyla da cemiyet, “Bican Efendi”nin yeni maceralarını beyaz perdeye taşımak için yeni bir filmin hazırlıklarına başladı. Savaşın Osmanlı’nın da dahil olduğu İttifak devletleri aleyhine sonuçlanacağı 1918 baharında cemiyet, “Bican Efendi Yeni Zengin” adlı yeni bir filme başladı. Bu filmin tamamlanmasından sonra da hiç zaman yitirmeden serinin dördüncü filmi olan “Bican Efendi Para Peşinde” nin çekimlerine başladı.

Cemiyetin Sabah gazetesinde yayımlanan bir ilanından bu iki filmin Beyoğlu Varyete Tiyatrosu’nda gösterildiğini öğrenmekteyiz. Aynı ilanda ayrıca yine cemiyete ait olan “Sultan Ahmet Parkı” adlı bir filmin de gösterildiği belirtilmektedir.

Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, bu son filmden sonra belki de “Bican Efendi” serisine yine devam edecekti; ancak meydana gelen askerî ve siyasi olaylar, buna izin vermedi. Ayrıca tüm sinema faaliyetlerinden de çekilmek zorunda kaldı. 4 Kasım 1918 tarihinde kendi üyeleri tarafından feshedilen ve “Teceddüt” adını alan İttihat ve Terakki Partisi mensuplarına ve kuruluşlarına karşı, iktidar olan hükümetler tarafından geniş çapta bir tasfiye hareketi başlatılmıştı. Müdafaa-i Milliye Cemiyeti de bu kuruluşlardan biriydi. Tevfik Paşa hükümetinin aldığı bir karar ile cemiyetin, sinema araç ve gereçleri, Malûlin-i Guzata Muavenet Heyeti (Malul Gaziler Cemiyeti)’ne devredildi.

Malul Gaziler Cemiyeti, I. Dünya Savaşı’nda savaşta sakatlanan askerlere yardım etmek ve onların sivil hayata geçişlerini kolaylaştırmak için kurulan yarı-resmî nitelikte bir cemiyetti. Bu devir teslimden sonra Malul Gaziler Cemiyeti, tıpkı Müdafaa-i Milliye Cemiyeti gibi, gelirlerini artırmak için sinema faaliyetlerine başladı. Önce cemiyete bağlı olarak Malûlîn-i Guzata Sinema Film Fabrikası kuruldu. Ardından da şubat ayında cemiyetin ilk filmi olan “Mürebbiye”nin çekimlerine başlanıldı. Ancak cemiyetin sinema kolu, ülkede işgale karşı girişilen protesto gösterilerini filme almak için Mürebbiye’nin çekimlerine üç aya yakın bir zaman ara verdi. Protesto gösterilerinin filme alınmasından sonra da Mayıs 1919’da Mürebbiye’nin çekimleri tamamlandı. Arkasından da hiç zaman kaybetmeden ikinci film olan “Binnaz” çekildi.

“Bican Efendi” Filmleri Yeniden Başlıyor

İtilaf kuvvetlerinin fiili işgalinin devam ettiği İstanbul’da Malul Gaziler Cemiyeti de, Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin yaptığı gibi, ikinci filmden sonra komedi türüne geçiş yapmak istedi. Tiyatro alanında büyük bir çaba gösteren “Donanma Cemiyeti” ile anlaşmaya varılarak zamanın komedi oyuncularından İsmet Fahri Gülünç’ün canlandıracağı “Tombul Aşığın Dört Sevgilisi” adındaki bir sahne eserinin çevrilmesi kararlaştırıldı. Fakat iki cemiyet arasında çıkan bir anlaşmazlık yüzünden film yarıda kaldı.

Yarım kalan bu filmden sonra cemiyet, komedi türündeki ısrarını sürdürdü. Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin yaptığı gibi “Bican Efendi”nin yeni maceralarını sinemaya taşımaya karar verdi. En son 1918 yılında çekilen “Bican Efendi Para Peşinde” adlı serinin dördüncü filminden iki yıl sonra cemiyet tarafından “Bican Efendi Vekilharç” adlı serinin beşinci filminin hazırlıklarına başlanıldı.

Bican Efendi’yi Şadi Karagözoğlu’ndan başkasının canlandırması beklenemezdi. Nitekim bu tiplemeyi yaratan ve şöhrete kavuşturan Karagözoğlu’ydu ve seyircide perdede “Bican Efendi” olarak onu görmek istiyordu. Cemiyet, bundan dolayı Karagözoğlu ile çalışmaya karar verdi. Bican Efendi’nin yeni macerası bu tiplemenin yaratıcısı tarafından yazıldı. Bican Efendi yeni macerasında bir köşkteki “vekilharç” olacaktı. Yönetmenliğini Karagözoğlu’nun yaptığı filmin oyuncu kadrosu İ. Galip Arcan, Vasfi Rıza Zobu, Behzat Budak ve Karagözoğlu’nun eşi Şehber Hanım’dan oluşuyordu. Filmin çekimleri Şehzadebaşı’nda Fevziye Caddesi’ndeki bir arsa üzerine kurulan üstü açık dekorlar arasında gün ışığından yararlanarak gerçekleştirildi.

Sonuç elbetteki şaşırtıcı değildi. Halk, daha önce de olduğu gibi, serinin bu yeni filmine de yoğun bir ilgi gösterdi. Bundan dolayı da cemiyet, Bican Efendi’nin yeni maceralarını yine aynı kadro ile beyaz perdeye taşımaya devam etti. 1921 yılında “Bican Efendi Mektep Hocası” ile serinin yedinci ve son filmi olan “Bican Efendi’nin Rüyası” çekildi.

Bu son film ile birlikte “Bican Efendi…” nin serüvenleri sona erdi. Çünkü yapılan bu yedi film ile seyirci “Bican Efendi”nin serüvenlerine doymuş ayrıca da bu tipleme seyirci ve cemiyet tarafından yeterince tüketilmişti. Böylece, Türk sinemasında komedi türünü başlatan bu filmin yolculuğu, çevrilen yedi filmden sonra tamamlanmış oldu. “Bican Efendi…” filmlerinden sonra komedi türü, yerli sinemadan uzaklaştı. Türk sineması uzun bir süre bu türe dönemedi. Yerli komedi filmlerinin yarattığı boşluk ise ithal edilen Hollywood komedileri ile doldurulmaya çalışıldı.

                                                                                                                                              Alıntıdır....

Tiyatroda ve Sinemada İroninin İronik Sonu


Walter Benjamin, tiyatroda sahnede duvarda asılı olan bir saat için ortamın gerilimli geçeceğine işarettir; sinema için ise, oyuncunun nesne ile olan ilişkisi ve nesne üzerine kurulu oyunu, genel olarak yaşamın materyalist betimlemesini oluşturabilir, sinema bu yönüyle devrimci bir nitelik taşıyabilir, der. Tiyatro ve sinema sanatlarının çağımız dünyasında oyuncu açısından bütünlük taşıdığını düşünürsek, W. Benjamin’in söylediklerini içinden geçtiğimiz günler için daha iyi yorumlayabiliriz.

Peter Sellers, Avrupa Sineması’nda kendine özgü çığır açarken tiyatro ile sinema üstüne yeni yapılanmalar inşa etmişti. Sellers, tiyatro ile başlayan sanatsal yolculuğunda, oyuncunun sahnede neyi gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğine net biçimde karar verdiği için, komedi ve mizah alanında büyük işlere imza attı. Pembe Panter karakteri ile adını sanat dünyasına altın harflerle yazdıran sanatçı, “nesne” ile “söz” arasında nasıl ironi yapılabileceğini net biçimde göstermiştir. Sözü, zihinle kısıtlı zaman darlığından çıkarmak için, nesnenin gücünü sahnenin önüne itmiştir. Yani oyuncu için ironik bir dilin, anlatılan konuyu aktarımda yetersiz kaldığı açıktır.

Sahnede Nesnesiz Söz Kifayetsiz?

Walter Benjamin’in sanatçıya biçtiği “devrimci” misyon, seyirci ya da kamera karşısına geçen oyuncunun asıl kişiliğini oluşturması gerekirken, çağımız oyuncuları için durum hiç de böyle değil. Sadece akıl mantığına dayalı espri üreten ya da anlatmak istediği karakteri sözcüklerle dile getirme yanlışına düşen oyuncular için mizah anlayışı konservatif bir hale dönüşmüştür. Dünyada mizah anlayışı Hollywood ve Avrupa’da politik bir çizgiye doğru kayarken Türkiye için aynı gerçeği maalesef söyleyemiyoruz. Hiçbir şekilde nesnenin gücünü kullanamayan yığınla sanatçı ülkede türerken, söze (küfre) dayalı ironi, mizah anlayışı tırmandıkça tırmanıyor.

Adam Sandler, Kevin James, Jean Reno, Gerard Depardieu, Rob Schnedier… gibi dünyanın en iyi ironi üreten sanatçılarına baktığımız zaman, ülkemizde ironi üretmeye çalışan sanatçıların ne derece sahte işler yaptıklarını anlarız. Jean Reno “Korsikalı” filminde, sosyalist bir örgüt içinde bağımsızlık mücadelesi veren bir halkı anlatırken; Adam Sandler “Zohan’a Bulaşma” filminde dini faşizme ağır bir ironi ile saldırmıştır. Söze dayalı olmayan, nesnelerin gücünü kullanan bu filmlerde, objeler sanatçıların anlatı gücünü kat be kat arttırmıştır. Devrimci bayraklar bir örgütün en savunmasız halini gösterirken, savaşmak için üretilen bir roketatar komedinin nirengi noktası olabilmiştir. Saydığımız oyuncuların teatral olarak yaptıkları işler de aynıdır. Rob Schnedier’ın Broadway’de oynadığı “Zambak” oyununda duvarda asılı olan bir saat ırkçılığı tüm detaylarıyla anlatmıştır. Komedi, oyuncunun hem sözlerinde hem de kullandığı objelerde açıklıkla seyirciye aktarılırken, kitsel bir ruhu canlı tutabilmiştir.

Türkiye’deki Sanatçıların Durumu?

Türkiye’de mizah, ironi, komedi yapmaya çalışan sanatçılar var (!) Tiyatro ve sinemada kendisini oyuncu – sanatçı olarak addeden insanların çoğunluğu söze dayalı iş yaptıkları için, nesneye dayalı eylem devamlı arka planda kalıyor. Söylediğimizi biraz açarsak; ironiyi siyasi bir güç haline dönüştürmeyen, toplumsal bir bilinç oluşturmayan oyuncular bilinçsizce işlerini sürdürürken, salt küfre dayalı tiyatro ve sinema komedi endüstrisi sahnelerde, perdelerde anlamsız işler üretmeyi sürdürüyor. Siyasi bilinçten yoksun isimler toplumun ironi kültürünü ayaklar altına alıyor. Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar gibi popüler kültüre hitap eden komedyenler (!) aslında komedi üretmeden yoksun, toplumsal ahlaki değerleri tüketmekten başka iş yapmıyorlar. Bu isimler konservatif komedi ikonları olarak nesnelerini kaybetmişler. Oyuncunun söze ve küfre dayanarak ürettikleri asla komedi olamaz. Ayrıca ironi kültürü kazanamayan toplumsal yığınlar bu tip sanatçılarla bir adım yol alamazlar. Avrupa ve Amerika tiyatrosu-sineması yazdıklarımızın aksine, aydınlanmış komedyenleri ile toplumsal ironide devrim sayılacak işlere imza atmaya devam ediyor.

Walter Benjamin’in bahsettiği devrimci ruhla kendisini ifade eden sanatçılar dünyanın ileri düzeyde kapitalist ülkelerinde bulunuyor. Türkiye’de politikadan uzak, para kazanma hırsıyla hareket eden komedyenler oldukça tiyatro ve sinema hiçbir zaman kitlesel ruhları harekete geçiremez! Durum bu denli vahim olunca, söz ve nesne hareketini kavrayan sanatçıları uzun bir süre daha sahnelerde göremeyeceğiz. Tiyatroda ve sinemada ironi kültürümüz gitgide eriyerek, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak…
Birgün

Yaşa Kayam
                                                                                                                                               Alıntıdır....

Ülkemizin İlk İnternet Drama Dizisi Sponsor Arıyor...


Sinan Balcıkoca – Eskişehir’de 20 öğrencinin bir araya gelerek kentteki öğrenci hayatını anlattığı ve yaklaşık 700 bin kişi tarafından izlenilen “Siyah Beyaz Gri”adlı Türkiye’nin ilk internet drama dizisisponsor arıyor.


Sinan Balcıkoca – Eskişehir’de 20 öğrencinin bir araya gelerek kentteki öğrenci hayatını anlattığı ve yaklaşık 700 bin kişi tarafından izlenilen “Siyah Beyaz Gri”adlı Türkiye’nin ilk internet drama dizisi sponsor arıyor.
Dizinin yönetmeni Anadolu Üniversitesi (AÜ) İktisat Fakültesi 3. sınıf öğrencisi Gökhan Altuntaş, Aa muhabirine yaptığı açıklamada, küçük yaşlardan beri sinema ve tiyatroya ilgisi olduğunu, daha önceki yıllarda kısa film yarışmalarına katıldığını söyledi.

Geçen yıl mayıs ayında kısa film yapmak için hazırlık yaptıklarını, ancak daha sonra dizi çekmeye karar verdiklerini anlatan Altuntaş, şöyle konuştu:
“İnternet dizileri ABD ve Avrupa’da çok meşhur. Biz de Türkiye’de bunu yapmak istedik. Türkiye’de daha önce internet komedi dizisi hazırlanmıştı. Biz de drama yapmaya karar verdik. Arkadaşlarla bir araya gelip altyapıyı oluşturduk. Mart ayında ilk bölümünü servis ettiğimiz diziyi 9. bölüme kadar getirdik. Her hafta 45 dakikalık bölümümüz yayına giriyor. Bazen 2 haftada bir yayınlıyoruz. Bu haftaki 10. bölümün ardından sezon finalimiz gerçekleşecek.”

-”Ev kirasını bile bu işe harcadık”-

“Siyah Beyaz Gri”nin Eskişehir’in Üniversite hayatını, kentteki öğrencilerin gözüyle anlattığını ifade eden Altuntaş, 20 kişilik ekiple kentin farklı mekanlarında çekimler yaptıklarını bildirdi.

Bugüne kadar internette yaklaşık 700 bin kişi tarafından izlendiklerini dile getiren Altuntaş, “İlk önceleri fanatik kitlemiz yoktu. Ancak, 3. bölümden sonra bizi takip eden fanatik kitlemiz oluştu. Ciddi anlamda bizi eleştiri yağmuruna tutan, karakterleri kendileriyle özdeşleştiren kişiler var” dedi.
Dizinin cumartesi günleri sosyal paylaşım sitesi Facebook’taki sayfalarından saat 21.00′da yayına girdiğini, ancak gelen talepler üzerine yayın saatinin pazartesi 20.00 olarak değiştirildiğini belirten Altuntaş, şöyle devam etti:

“Çekimlerde kendimize ait el kameraları ve fotoğraf makineleriyle 5 farklı açıdan görüntü almaya çalışıyoruz. Her hafta bölüm çekmek bizim için çok zor, ev kirasını da bu iş için harcadığımız oldu. Dizinin ilk sezonu 24 Ekim’de bitecek. Ocak ayında 2. sezonu başlatacağız. Yeni sezon çekimlerinde daha kaliteli görüntü elde edebilmek için sponsor arıyoruz. Eğer sponsor bulursak daha kaliteli ekipmanlarla çalışacağız.”
Dizi oyuncularından AÜ Mobilya ve Dekorasyon 2. sınıf öğrencisi Aziz Tepe de internet dizisinin Türkiye’de fazla bilinmediğini anlatarak, “Bu konuda olumlu tepkiler alıyoruz. Ancak, internet dizisini fazla bilen yok. ‘Hangi kanalda yayınlanacak. İnternet dizisi de neymiş’ diyorlar. Fakat bu dizi oyunculuk anlamında kendimizi geliştirmemizi sağladı” diye konuştu.

Bu yıl mezun olan oyunculardan Emine Aydar da daha önceleri tiyatro gruplarında yer aldığını ifade ederek, “Farklı bir şeyler yapabilmek için bir araya geldik. Uzun süre uğraştık. Sonunda ortaya güzel işler çıkardık. İnşallah dizi bittiğinde bizi keşfeden olur. Oyunculuk için teklifler alırız” dedi.

- ESKİŞEHİR
Anadolu Ajans
                                                                                                                                       Alıntıdır....

Sinema ve Politik Tartışma (Sinematek)

Sinematek (Türk Sinematek Derneği): 1965-1980 Arasında Sinema ve Politik Tartışma*

            2007 yılında Sinematek Derneği üzerine Boğaziçi Üniversitesi’nde tezimi tamamladığımda, sonraki yıllarda da bu tezi kitaplaştıracağım ve sonrasında sürekli tekrar tekrar döneceğim aklıma gelmezdi. Ama Sinematek derneği ve 1960’ların genel sanat ortamı benim üzerinde çalışmaya devam ettiğim bir konu. Bu yazıda da dernek ve derneğin faaliyetde olduğu 1965-80 dönemi üzerine bir kez daha genel düşüncelerimi paylaşacağım. Bildiğimiz gibi, Türk Sinematek Derneği, 1965 ile 1980 yılları arasında varlığını sürdürmüş, özellikle 1975’e kadar son derece etkin bir şekilde faaliyet göstermiş, Batı’daki benzerlerini örnek almış bir sinema merkezidir. 1965 ve 1975 arasındaki 10 yıl, deneğin en verimli dönemi olurken bu yıllar Türkiye’de tiyatro, müzik ve edebiyat için de çok verimli olmuştur. Bu yıllar boyunca sanatsal faaliyetler toplum tarafından daha fazla benimsenmiş, ve şehir hayatının çok daha görünür bir parçası olmuştur.

Bu çalışmada derneğin etkin olduğu 1965‘ten özellikle 1975’e kadar olan dönem Cumhuriyet tarihinde özel, farklı bir dönem olarak resmediliyor. Biraz geniş tutarsak, 60 darbesi ile başlayan ve kesin olarak 80 darbesi ile sona eren bu dönem daha önceki 10 yıl 1950’ler ile daha sonraki 10 yıl 1980’lerden kesin olarak ayrışır (Arslan, 2005:119-20). Ekonomik, sosyal dönüşümlerin yanı sıra bu yazı açısından en önemlisi kültürel farklılıklar taşımaktadır. Kültürel politikalar, sanata yüklenen farklı anlamlar, sanatın kamusal alandaki rolü, sosyal yaşamdaki etkinliği büyük ölçüde farklılaşır. Bu sinema açısından ve Sinematek Derneği açısından da kesinlikle böyledir, zaten Sinematek o döneme özgü, o dönemin koşullarında ortaya çıkabilecek ve ileride betimlenecek özelliklerin taşıyıcısı olabilecek bir sosyal, kültürel ortamdır.

Sinematek derneği dönemin tartışmalarını, problemlerini, çelişkilerini, hayallerini, ekonomik sıkıntılarını, teknik imkânsızlıklarını, amatör ruhunu, herhangi bir iktidar odağından ve otoriteden bağımsız kalma isteğini yansıtırken diğer taraftan, o dönemi biçimlendiren, döneme damgasını vuran kurumlardan birisi olarak ortaya çıkmaktadır. Vedat Türkali Yeşilçam Dedikleri Türkiye[2] adlı romanında Yeşilçam sinemasını ağır sömürü ilişkilerine dayanan yozlaşmış, insanları öğüten bir sistem, bir yandan da aksine canlı ve dinamik insani ilişkiler yaşanan bir ortam olarak resmederken aynı zamanda değişmekte olan Türkiye’yi anlatmaktadır ve Yeşilçam üzerinden Türkiye’nin bir resminin çekilebileceği iddiasındadır. Bana kalırsa aydınlar ve gençlik açısından ise Sinematek Derneği bu tür bir ayna işlevi görebilir. Dernek bence o dönem ki, amatör, kar amacı gütmeyen, kamu çıkarını, toplumsal sorunları merkeze koyan kültürel kurumların ve aynı zamanda muhalif politik görüşleri benimseyen entelektüel grupların neredeyse temel bütün dinamiklerini içinde ve çevresinde barındırmaktadır ve yer yerde karşısına almıştır.

İlk olarak dönemin özelliklerine bir miktar yoğunlaşabiliriz. ABD’nin 1950’lerdeki politik ve ekonomik hegemonyasının bir sonucu olarak, (Türkiye özelinde DP iktidarının benimsediği tarıma dayalı ekonomik kalkınma modelleri) bu dönemde kültürel ve sanatsal alanda ABD’nin yoğun etkisinin izlerini görmek mümkündür; 1960larda ise rüzgâr tersine döner ve entelektüel ve sanatsal çevrelerde Sovyetler Birliği hayranlığıyla birlikde sonrasında Çin kültür devrimi ile birlikte Çin etkisi ile ve genel bir sosyalizm sempatisi ile yer değiştirir. Bu yıllarda yükselen ABD karşıtlığı emperyalizmin en güçlü temsilcine karşı Soğuk Savaş yıllarında etkin bir sol politik muhalefetin yükselmesinin sonucu olarak da görülebilir. Örneğin, 1960’ların başından 1970’lerin ortalarına kadar Türkiye’de sol kitle desteğinin çok ötesinde bir entelektüel etki yaratabilmiştir. Öte yandan, bu yıllarda siyasi süreçlere katılım önceki yıllara göre inanılmaz bir şekilde artmış; demokratik kitle örgütlerinin ve sendikaların hak ve özgürlük mücadelesi son derece etkili olmuştur. Bu entelektüel muhalefetin kentlerde ciddi bir kitle desteğine de dayandığını göstermektedir. Ancak, bir sınıflandırma yapılırsa 1960’ların sonu entelektüel hareketin geliştiği ama toplumsal hareketlerin henüz yeterli olgunlukta olmadığı, 1970lerin sonu ise entellektüel hareketin geriye çekildiği, toplumsal hareketlerin etkisinin arttığı bir dönem olarak düşünülebilir, bu anlamda entelektüel hareket ve kitle hareketi arasında bir senkronizasyondan bahsetmek mümkün değildir.[3] Bu yıllar kimilerince Cumhuriyet tarihinin en demokratik, katılımcı dönemi olarak görülürken (Kozaklı, 1998: 70), öte yandan askeri darbeler, katliamlar, idamlar, şiddetle bastırılan işçi ve öğrenci eylemlerinin damgasını vurduğu bir dönemdir. Sinemada da bu yıllarda sansür yoluyla ciddi bir baskıdan bahsedebiliriz.[4]

1960’larla birlikte hızlı sanayileşme ve kentleşme, kentsel alanlarda nüfus oranlarının yükselmesine neden olmuştur. Popülist iktisat politikaları ve kalkınmacı model, basına büyük okuyucu, sinemaya da büyük izleyici kitlelerinin gelmesine neden olur. Modernleşmeyle birlikte gazete okuyucusu profili de hızla değişmiştir. Gazete okumak, eğitimli ve okumuş kişilerin bir pratiği olmaktan çıkmıştır. (Avcı, 2003) Bu yıllarda kitlesel eğitim ülke çapında yaygınlaşmış, popüler kültürün ve kitle iletişim araçlarının ürünleri hızla yayılmıştır. 1970’lerde TRT’nin yayın hayatına başlaması ve telefonla haberleşmenin gelişmesi de önemlidir. Cumhuriyet’in erken dönemi, daha çok sosyal politik dönüşümlere sahne olmuşken bu dönemdeki dönüşümler, kapitalistleşmenin ve beraberinde sosyal ekonomik gelişmelerin sonucunda daha fazla sınıfsal ayrımları derinleştirmiştir. (Arslan: 119-120) Bu dönüşümler, Türkiye’de sinema alanında yaşanacak dönüşümlerin de tetikleyicisi olmuştur. Bu dönüşümler, 1960’larda çekilen sosyal gerçekçi sinema filmlerinin ve bu çalışma boyunca gündeme getirilecek sinema tartışmalarının temel malzemesini oluşturmaktadır.
Dönemin sosyal hareketlerini bu yazıda ele almak güç, ancak, dönemin hareketlerini anlamak ve değerlendirmek Cumhuriyet tarihinin bu dönemini anlamak ve değerlendirmek için zorunludur. 1960ların sosyal kalkışması ve orta sınıf kitlelerin radikalleşmesi Eric Hobsbawn tarafından dünya ölçeğinde,[5] Zafer Toprak tarafından da Türkiye özelinde yüksek öğrenim kurumlarında artan, piyasa tarafından içerilemeyen mezun oranları ile açıklanmaktadır. Ben ise bunlara ek olarak, o dönemki gençlerin ve entelektüellerin farklı bir özelliği olarak sosyal, kollektif etkileşim, yeni, ütopik bir toplum ve kamusal alan isteğinin ve bunun mümkün olduğuna dair inancın etkili olduğunu düşünmekteyim. Bu dönemde, entelektüeller ve gençlik, ülkenin politik, ekonomik-sosyal problemlerine müdahale etme isteğindeydiler. Bu eleştirel yaklaşımın tabii ki kültürel alanda da yansımaları oluyordu.

Bu yıllara dair genel bir değerlendirme yapmak gerekirse kimlik ve medeniyet problemlerini merkeze koyan milliyetçi ve muhafazakâr kesimlerin büyük ve yadsınamaz etkisine rağmen, 1960-80 arası dönemi, Türkiye modernleşme projesinin önemli, canlı mücadelelere sahne olan yeni bir dönemi olarak değerlendirmek gerekir. Ayrıca bu dönem, Cumhuriyet tarihi boyunca sürdüğü iddia edilen bürokrat, teknokrat kesimler ile özel sermaye kesimleri arasında, 12 Eylül 1980 sonrasında özel kesim lehine sonuçlanacak bir mücadelenin de izlerini taşımaktadır.

1960’lara geldiğimizde bir anda gerçekten sanat ve özellikle sinema için yepyeni bir dönem açılır, bu dönem Yeşilçam’ın mutlu yılları olarak da tanımlanmaktadır (Abisel, 1994: 98). Bu dönüşüm, tiyatro, edebiyat, plastik sanatlar ve resim içinde büyük ölçüde geçerlidir. Ancak, Cumhuriyet’in ilk yıllarında sinemaya rejim tarafından gösterilen genel bir ilgisizlikten sonra 40’lar ve 50’lerde bu hava dağılmaya başlamıştır, ama bu yıllar Türk sinemasının emekleme dönemleridir ve sinema aynı zamanda tiyatrocu olan Muhsin Ertuğrul’un kesin hâkimiyetindedir (Erdoğan, 1998: 261). 1960’lar sinema için hızlı bir yükselişi getirir, 239 film ile 1966’da Yeşilçam’da önemli bir film üretim seviyesine ulaşır (Kırel, 2005: 41). 1960’larla birlikte aslında sinema bütün dünyada hızlı bir şekilde değişmektedir. Son derece ilgi çekici filmler çekilir ve bu filmler geniş kesimlerce tanınır, keşfedillir. Dünyanın çok farklı coğrafyalarında film çeken bu yönetmenlerin ortak paydası sinemayı bir sanatsal alan olarak görmeleri ve sanat sineması değerlerinin zenginleşmesindeki, dönüşümündeki rolleridir: Hindistan’dan (Satyajit Ray), Japonya’dan (Kurosawa), Brezilya’dan (Glauber Rocha); Çekoslovakya’dan (Forman, Svankmajer), Polonya’dan (Polanski, Wajda), Soyetler Birliği’nden (Tarkovsky); Almanya’dan (Jean-Marie Straub), İsveç’ten (Bergman), Italya’dan (Antonioni, Fellini, Pasolini) ve Fransa’dan, (Buñuel, Marker, Resnais, Rouch) gibi isimlerin 1960’larla birlikte sinemayı bir sanatsal form olarak yeni, devrimci, birbirinden çok farklı sinema yorumlarıyla beslediklerinden bahsetmek mümkündür (Beckerton, 2006: 83).

Problemler, tartışmalar ve çelişkiler
          “Biz pembe filmler istemiyoruz, bizim istediğimiz üzerinde kan rengi olanlardır.”[6]
Bu yazıda Sinematek derneğini iki temel eksende ele almaya çalışıyorum, ve bu iki ekseni bir arada götürmeye çalışacağım, ilk eksen daha spesifik, Türkiye sinema tarihi ve sinema kültürü, sinema izleyiciliği açısından derneğin önemi boyutunda, ikinci olarak ise derneğin kuruluşundan itibaren ama 1970’lere doğru artan bir şekilde kimi politik, sanatsal ve kültürel tartışmaların dernek üzerindeki etkisi açısından.
Konuya salt sinema ekseninden yaklaştığımızda, sinemanın önemli bir popüler kültür alanı olduğu, geniş kesimlere seslenen ve bu geniş kesimlerin beğenisini kazanmaya çalışan bir ticari ürün olarak düşünülmesi gerektiği gerçeğiyle karşılaşırız; ama öte yandan sinemanın kuruluşundan itibaren yüksek kültür tarafından da sahiplenilen ve farklılaştırılmaya çalışılan bir sanatsal form olduğu olgusuyla başlamamız gerekir. “Sinema tek bir karede, tek bir imajda en fazla gerçekliği taşıma, yansıtma potansiyelini taşıyan sanat dalı olarak tanımlanabilir” (Montagu, 1964: 332). Sinemada gerçeğin temsili, hem görünenle, ya da gösterilenle, gerçekte yaşanmakta olan ve dahası yaşanmakta olan ile yaşanması arzu edilen arasındaki ayrım açısından önemli bir teorik ve pratik tartışma alanı olagelmiştir, örneğin sinema teorisyenleri gerçeğe sinema aracılğı ile ne ölçüde ulaşılabileceğini, bunun ne tür teknik, biçimsel dönüşümler gerektirdiğini ve aksine ne tür tekniklerin gerçeği çarpıttığını ve izleyiciyi gerçeklerden uzaklaştırdığını, olması gerekenden ise varolmakta olanı ebedi ve kalıcı olarak sunduğunu tartışmışlardır. Bu anlamda sinemada temsil edilen gerçeklik, hem aktüel olan, hem de potansiyel olanı, yani hem olanı, hem de olması gerekeni söyleme, gündeme getirme iddiasındadır. Sinemanın bu anlamda devlet ve devletin politikalarına muhalefet eden entelektüel çevreler için özel bir önemi olmuştur, devlet için sinemayı kontrol edebilmek, muhalefet içinse sinemayı bağımsız ve eleştirel kılabilmek önem taşımıştır.

Türkiye özelinde baktığımızda ise pek çok sinema tarihçisine göre devletin batılılaşma projelerinin bir nesnesi olarak görülmeyen sinema popüler kültür alanında ve nispeten bağımsız bir kimliğe sahip olmakla tanımlanmaktadır (Arslan, 2005: 45-54). Fakat bu bağımsızlığın ne tür bir bağımsızlık olduğu dönemin Sinematek Derneği çevresinde toplanan sinema yazarları tarafından tartışılmakta ve ekonomik çıkarlar ekseninde bu sinemanın sermayeye ve ABD emperyalizmine bağımlı olduğu eleştirisi yapılmaktadır. Onat Kutlar örneğin, 1967 yılında yazdığı bir makalede varolan sinemayı eleştimekte ve alternatif sinemanın nasıl oluşturulabileceği konusunda bazı önerilerde bulunmaktadır.

 “...yollar konformist olmak istemeyen, yepyeni bir dünyaya bakış açısını, yeni bir anlatım, yeni bir biçim getirmek isteyen sinemacıya kapalıdır. Birinci yolda herşey piyasa kalıplarına bütünüyle boyun eğmekle başlamakta, ikincisinde ise bu kalıplar büyük tavizler pahasına azıcık aralanmaktadır. Öyleyse non-conformiste sinemacı için piyasa dışında olanaklar aramak zorunludur. Dünya sinemasında teknik ve estetik alandaki son gelişmeler çok ucuz film yapmayı mümkün kılmaktadır. Böylece bu yeni sinema kuşakları yapacakları öncü filmler için sanatsever kapital sahipleri bularak, hatta kendi paralarıyla kısa filmler çevirmek isteklerini gerçekleştirebileceklerdir. Bu girişimler başlangıçta tek tek çıkışlar olarak kalacağından belki yerli sinemayı temsil etmekten uzak kalacaklardır. Ama değerli örnekler verirlerse, sanat adına özenti çukuruna düşmezlerse sinemanın uluslararası olanaklarından yararlanacaklar ve daha da önemlisi Sinematek’in, Sinema klüplerinin, basının desteğiyle ülkede bir “kalite pazarı” nın oluşmasını sağlayacaklar. Bu pazar doğduktan sonra mesele kalmamaktadır.çünkü bu alanda kazanç gören piyasa yapımcıları yanlızca kazanç amacıyla da olsa böyle filmler yapılmasına imkan tanıyacaklardır.” (Kutlar,1967:15)

Onat Kutlar’a göre o yıllarda sinema endüstrisini dönüştürmek için kısa filmler önerilmekte örneğin, “kısa film sinemanın molotof kokteylidir” yaklaşımıyla bağımsız ve devrimci sinemanın yolu olarak daha düşük sermaye ile çekilebilecek kısa filmler gösterilmektedir. Ancak derneğin yayın organı olarak görülebilecek Yeni Sinema dergisinde çıkan başyazılarda film çekmekten önce de yapılması gereken şeyler önerilmekte, örneğin o yıllara dek çok sınırlı ölçüde Türkiye’de izlenme olanağı bulunabilen Dünya sinemasının özellikle de Avrupa sanat sinemasının ve sosyalist ülkeler sinemasının dernek tarafından gösterilmesinin sinemaya çok daha farklı yaklaşacak kuşakların yetişmesi için, ve teorik içerikli sinema yazınının da Yeni Sinema dergisi tarafından okuyucuya ulaştırılmasının sinemanın entelektüel içeriğinin farkına varılması açısından önem taşıdığı vurgulanmaktadır.

Bu projeleri önüne koyan Sinematek derneğinin sosyal tabanı ile kültürel ajandası arasında bir tutarlılıktan bahsetmek en azından ilk yıllarda mümkündür, fakat ilerleyen yıllarda bu uyum giderek bozulur. İlk olarak derneğin kurucular listesinin, Onat Kutlar, Şakir Eczacıbaşı, Hüseyin Baş, Aziz Albek, Semih Tuğrul, Tunç Yalman, Tuncan Okan, Sabahattin Eyuboğlu, Cevat Çapan, Macit Gökberk, Nijat Özön ve Muhsin Ertuğrul gibi birbirinden değerli aydınlar tarafından oluştuğunu söylememiz gerekir (Avcı, 2006: 178). Üyelerindeki çeşitliliği görmek açısından ise Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Yılmaz Güney, Aliye Rona, Atıf Yılmaz, Ali Özgentürk, Selim İleri, Doğan Hızlan, Gencay Gürsoy, Dora Karabey, Yavuz Özkan, Umur Bugay, Atilla Dorsay, İlkay Demir, ve Zeynep Oral gibi isimlerin derneğin bünyesinde yer aldıklarından bahsetmek ve derneğin bir gösterimine örneğin, Onat Kutlar’ın Sinema bir Şenliktir kitabında vurguladığı gibi Sabahattin Eyuboğlu, Azra Erhat, Kuzgun Acar, prof. Cavit Orhan Tütengil, Oğuz Atay, Hasan Ali Ediz gibi çok farklı alanlardan aydınların katıldıklarını söylemek yeterli olacaktır (Kutlar, 1991:12). İlk yıllarda daha çok genç ve yaşlı her kesimden aydınların ortak zemini olarak gelişen dernek ilerleyen yılarda, özellikle 1968 yılından sonra dönemin devrimci öğrencilerinin mekanı olur ve ilk yıllardaki “nezih ortam” hızlı bir şekilde dağılır (Sayman, 2006: 21)

Derneğin etkinliklerine de bir miktar bakabiliriz: Sinematek Derneği, hemen kuruluşuyla bilikte içerisinde Fransız “auteur” sinemacılarının filmlerinin, özellikle o yılların en önemli Fransız Yeni Dalgası’nın Claude Chabrol, Jean-Luc Godard, François Truffaut gibi yönetmenlerinin, ünlü yönetmen Luis Bunuel’in filmlerinin, Luchino Visconti, Vittorio de Sica gibi İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin ve Doğu Avrupa ülkelerinin ve Sovyetler Birliği’nin (özellikle Eiseintein ve Vertov gibi) ve Amerikan sinemasının örneklerinin bulunduğu oldukça zengin bir programla yola koyuldu. Derneğin gösterimleri içerisinde, o günün deyimiyle “demir perde” ülkelerinin filmlerinin ve her zamanki en büyük sinema endüstrisi olan ABD filmlerinin önemli bir yer tuttuğunu belirtmemiz gerekir. Filmlerden sonra bu filmlerin tartışılması ve Türkiye’de alternatif bir sinema anlayışının oluşmasının gerekliliği üzerine konuşulması, film izleme sürecini daha entelektüel bir noktaya taşımaktadır. Şakir Eczacıbaşı, sinemanın gelişmesinde Sinematek’in rolünü, edebiyatın oluşmasındaki kütüphanelerin rolüne benzetmektedir. Dahası derneğin yayınına başladığı Yeni Sinema dergisi, Fransız Yeni Dalgası’ndan, İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ne ve Brezilya’dan Cinema Nuovo akımına dek pek çok alternatif sinema hereketini ve yönetmeni sayfalarında okurlara tanıtmaktadır. Onat Kutlar, o günlerdeki motivasyonlarını şu şekilde anlatmaktadır:

Sinematek’in kuruluşu hepimiz için çok heyecan vericiydi… Bir taraftan Türkiye’nin kültürel değerleri, bunun sinematografik karşılığı, öbür taraftan da hepimiz sinema tutkunuyuz. Hepimizin çok sevdiği filmlerin yönetmenlerini kendi ülkemizde göremiyoruz. Önce kendimiz film seyretmek istiyoruz.(Sayman:178)
Onat Kutlar’ın da vurguladığı gibi dernek, çok büyük bir şevkle ve her geçen gün artan miktarda film gösterimiyle yola devam eder: “Önceleri haftada 3 filmdi. Yedinci yıla doğru yavaş yavaş, haftada 20 filme çıktı. Dolayısıyla yılda kaç film olduğunu siz tahmin edin...”(Sayman: 178) Dernek, etkili olmaya başladığından itibaren sansür üzerinden devlet baskısıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu filmleri gösterebilmek için Onat Kutlar ve arkadaşları alternatif yöntemler geliştirmişler. Fransız Sinematek’iyle olan yakın ilişkileri sayesinde ve Rusya ve Doğu Avrupa ülkeleri konsoloslukları aracılığıyla sansürden muaf bir şekilde filmleri gösterebilmişler. Ancak devlet kurumları bu durumu fark ederek engellemeye çalışmışlar ve konsolosluklar, kendilerindeki kopyaların zarar göreceği gerekçesiyle kopyaları sansür kuruluna teslim etmedikleri için sansür kurulu bir şekilde amacına ulaşmış ve pek çok filmin gösterimini engellemiştir. İlerleyen yıllarda Sinematek Derneği, Uluslararası Film Arşivleri Derneği (FIAF) üyesi olmuştur. Cevat Çapan ve Hüseyin Baş, dernek adına Doğu Berlin’de yapılan kongreye katılmışlardır. Dernek aktif olduğu dönemde (10 yılda) 3000’e yakın uzun metrajlı, 2000’e yakın kısa metrajlı film göstermiştir, bütün bu dönemde 37 ülkeden filmler alınmış, çeşitli ülkelerden önemli ve ünlü 100’e yakın konuk gelmiş; Bunun dışında çok sayıda açık oturum, dizi gösteriler, konferanslar yapılmış. Az sayıda da olsa kitaplar yayınlanmıış. Bir ara kulüp sayısı (Sinematek’ten esinlenerek birçok yerde sinema kulüpleri kurulur) 20’ye çıkmış, bütün Türkiye’de 20 sinema kulübüne ulaşılmıştır. (Sayman: 117)

Derneğin gelişimindeki rolü açısından ve Türk sinemasındaki en önemli taraflaşmayı temsil etmesi açısından şimdi de Ulusal Sinema tartışmalarını ele almak doğru olur. Dernek tarafından Yeşilçam sinemasına karşı benimsenen ve tercih edilen sanat sineması özellikle de Avrupa sineması, yeni yeni yükselen auteur sinemasının, büyük ustaların örnekleri, Yeşilçam yönetmenleri ile dünya sinemasını, evrensel sinemayı bu sinemaya yeğleyen dönemin aydınlarını karşı karşıya getirir. Bu aydınlarda, sinema yazarlarında Türk sinemasına dönük ciddi bir hoşnutsuzluk vardır. Türk sinemasının sorunları ve Türkiye’yi evrensel sanat sineması ölçütleriyle değerlendirmenin zorluğu dernek üyelerinde alternatif bir sinemanın oluşması isteğini doğurmaktadır. Dolaysıyla, Türk sineması için Avrupa yüksek sanatı ile Anadolu’nun yerel ve popüler kültürünün bir bireşiminin arayışı içerisindeydiler, bu bağlamda evrensel sanat ile Türkiye’nin kendine özgü, sosyal kültürel yapısı arasında bir bağ kurmak istiyorlardı.

 Halit Refiğ ve Metin Erksan gibi sinemacıların derneğin Türk sinemasına biçtiği elbiseye dönük eleştirilerinin merkezinde ise bence yerel ve evrensel değerler arasındaki gerilim durmaktadır. Milliyetçi, yerel ve gelenekçi bir perspektifle modernist, evrensel değerleri sahiplenen bir grubun mücadelesi olarak okunması mümkün görülen bu tartışma daha sonra kendilerini Ulusal Sinema grubu olarak tanımlayacak Halit Refiğ ve Metin Erksan’ın Türkiye’ye yakıştırdıkları biriciklik, özgünlük, kendine has olma iddiasından ve kimlik ve kültürün, sınıf siyasetine ve ekonomik kalkınma arayışına baskın olması gerektiği inancından beslenmektedir. Kemal Tahir tezlerini benimseyen bu grup, dönemin Sinematek Derneği üyelerini existentialist, marksist, batıcı olarak görmekte; dönemin Sinematek Derneği çevresinde toplanan Batı kültürüne çok daha pozitif yaklaşan grup ise, Türk sinemasını ve yönetmenleri Batı kültünden yeterince nasiplenmemiş, ama ekonomik çıkarlar ekseninde Batı’ya bağımlı görmektedir. Kopyacılık, taklitçilik, sömürü bu sinemanın temeli olarak eleştirilmekte, “Türkiye sineması 20. yy’ın ikinci yarısında hala hiçbir insani değer taşımamaktadır. Türkiye sineması politik sorunlar bir yana kendi insanına yabancıdır.” (Gevgilili, 1966: 15) yaklaşımı bu eleştirilerin merkezinde durmaktadır. Aynı zamanda, Türkiye meselelerinin Türkiye’nin içinden halledilebileceği yaklaşımına artan bir şekilde uluslararası değerlendirmeler, daha global çözüm arayışları baskın çıkmaktadır. Tartışma bana kalırsa, bu ikiliklerden yerellik ile evrensellik, Batı ile Doğu arasındaki çatışmanın, bir az gelişmişlik, geri kalmışlık sorununa dönüştürülmesine direnen Kemal Tahir çizgisindeki aydınların sorunu bir medeniyet sorunu olarak görmekteki ısrarlarına dayanmaktadır. Bu çizgideki aydınlar modern avant-garde sanatı da dönemin en muteber eleştirisi bireysellik suçlaması ile reddetmekte, dernek çevresini elitimizle, ayağı yere basmamakla, Türkiye değerlerine yabancı olmakla suçlamaktadırlar (Refiğ, 1971:35). Dernek çevresinde ise 68 hareketinin devrimci ve halkçı ruhu giderek güç kazanmakta, halka gitmek, halka dönmek, halka yaklaşmak söylemini benimseyen gençler etkili olmaktadır. Bu eksende 1970’lerde genç ve dönemin devrimci örgütlerinin üyesi sinemacılarla derneğin ilk kuşak sinema eleştirmenleri arasında da bir ayrım yaşanır, gençler dernek üyelerini, pasifizm ve elitizmle suçlarlar, sinemanın politik eylemin bir parçası olarak yapılandırılması isterler (Soner, 1995: 10). Bu tartışma da dernek içerisinde bir huzursuzluk yaratır ve derneğin ilk yıllarındaki kapsayıcılığını zedeler.

Ulusal ve yerel değerleri savunan aydınlar ile, modernist ve evrenselci değerleri tekeline alan grup arasındaki bu keskin tartışma, modernleşme ve ulusal kimlik konusundaki vurgunun dönemin anti emperyalist söylemiyle ve ruhuyla kesişmesiyle başka bir boyut kazanır. Dernek üyeleri antiemperyalizmi hiçbir zaman bir batı karşıtlığı olarak görmezken, Ulusal sinemacılar grubu tartışmayı bir medeniyet çatışmasına götürmek ister. Öte yandan, Dekolonizayon süreci, Asya tipi üretim biçimleri, Çin kültür devrimi dönemin politik tartışmalarında son derece kilit anlamlar taşımaktadır. Antikolonyalist bir söylem, bir üçüncü dünya ülkesi olma halinin iki grup tarafından da aslında tam olarak benimsendiğini söylemek zordur, dönemin aydınları kendilerini hiçbir zaman bir sömürge ülkesi aydını olarak görmediklerinden ve Osmanlı mirasını ve kökü çok derinlerdeki modernleşme sürecini Batı değerlerine olan yakınlık için bir temel olarak düşündüklerinden Batı aydınları ile ortak değerleri paylaştıklarını düşünmektedirler. Tabii bu makalede yeterince değinemeyeceğim çok çeşitli politik farklılaşmalar oluşur bu yıllarda. TİP çevresinin, ulusal bir devrimi savunan Doğan Avcıoğlu’nun ve Türkiye’nin üretim yapısını Asya tipi üretim biçimine dayandıran Sencer Divitçioğlu ve İdris Küçükömer gibi aydınlarında bu tartışmaları beslediğini söylemek mümkündür.

1960’ların üç büyük tartışması yerel ve evrensel değerlerin örtüşüp örtüşmeyeceği, ya da karşıtlık içinde tanımlanması, sanatsal olanın halka ulaşıp ulaşmadığı, bazı sanat filmlerinin dar bir eğitimli kesime hitap ettiği, geniş kesimlerin ilgisini çekmediği, ve sinemanın ekonomik alt yapsının değiştirilmeden, sinemanın sanatsal kalitesinin de yükseltilemeyeceği, benim dernek üzerinden ele aldığım üç temel konu oldu. Ayrıca, “devrimci filmler devrim olmadan çekilemez”, “devrimci filmlerin çekilmesi ancak özgürlüğüne kavuşmuş ülkelerde mümkündür”, “devrimci politik güçlerin desteği olmadan devrimci filmler ya da genel olarak sanat yapmak imkansızdır” gibi değerlendirmeleri, kapitalist ya da sömürge sonrası ülkelerinde yaşayan entelektüellere getirilen olası eleştiriler olarak da ekleyebiliriz. Yeni Sinema dergisinde ise şu yaklaşımı görmekteyiz: “Toplumsal uyanış, yeni bir toplum, yeni bir sanat yaratma mücadelesi Türkiye’de birbirine paralel iki olgudur.” (İkinci Sayıda: 5) Bu açıklama, deneğin üyelerinin görüşlerini bence çok güzel yansıtmaktadır. Türkiye’yi ve Türk sinemasını değiştirmenin yolu, var olan sinema endüstrisinin toptan reddine dayanmaktadır.

Ekonomik bağımsızlık ve kendi kendine yeter olma isteği, ulusal egemenlik, halkın siyasi süreçlere katılması, dışa bağımlılık eleştirisi dönemin politik söylemini belirlediği ölçüde sanatta da karşılık bulmuştur. Türk sanatı’nın, Türk sineması’nın az gelişmişliği dışa bağımlılık eleştirisini de beraberinde getirir. Türkiye modernleşme projesinin yeni ve yoğun bir evresi olarak değerlendirdiğimiz 60’lı yıllar demokratik kitle örgütleri, sendikalar, TİP gibi çok önemli bir siyasi partinin rengini verdiği yıllardır. Bu süreci yayıncılık alanında Ant ve Yön gbi dergilerin ortaya çıkması, kültürel alanda ise Sinematek derneği gibi ortamların oluşması tamamlıyordu. Aydınlar ve gençlik ülkenin sorunlarını sinema üzerinden ve sinema aracılığıyla tartışıyorlardı, Sinemada tıpkı tiyatroda ve edebiyatda olduğu gibi bu tür tartışmaların bir parçası kılınıyordu. Bu anlamda, dernek politik muhalefetin merkezlerinden birine dönüşmüş, kentli kültürün önemli bir tamamlayıcısı, modern hayatın önemli bir parçası olması istenen dernek daha farklı işlevler kazanmıştır. Tek başına bir sinema salonu, ya da bir sanatsal atölyenin ötesine geçerek, hiyerarşik olmayan kolektif bir çevre, avant-garde, bohem, marksist aydınların, sanatçıların toplandığı devletten bağımsız ve muhalif bir alan olarak şekillenmiştir. Bu noktada derneğin genç kuşak üyelerinden Jak Şalom derneği şu şekilde değerlendirmektedir:

Bir kurum olarak Sinematek'in net bir politik tavrının olduğunu söylemek güçtür. Bir kere Sinematek'in kurum olup olmadığı tartışma götürür.. Hiç kuşkusuz geniş bir kitleye seslenen, işini başarılı biçimde yürüten bir dernekti ama tavrının kurumsal olduğunu söyleyemem.... Bir süre sonra, Sinematek "solcu" bir dernek olarak toplumda yerini almış ve öyle bilinmişti. O kadar ki, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980'den sonra bu yüzden sıkıntı çekmiş ve ikinci dönemde kapanmıştır.. Bu açıdan, Sinematek'in düpedüz bir siyasi tavrının olduğunu söyleyemiyorum. Ancak, kabaca Türkiye'nin siyasi yelpazesinde sol kanatta yer alan görüşlerin tartışıldığı bir yer konumunda olduğunu söyleyebilirim. [7]

Son olarak neden o yılllarda böyle bir dernek oluşabilmiştir sorusuna cevap olarak vurgulanması gereken önemli bir koşul ise, bu yıllarda entelektüel özerkleşme ve coğrafi ayrışmanın son derece sınırlı olduğu gerçeğidir; entelektüel yoğunlaşmanın büyük şehirler eksenli, İzmir, Ankara, İstanbul merkezli olduğunu ve çok çeşitli sanatsal alanlarda faaliyet gösteren sanatçıların kendi aralarında görüştüğünü ve sanat dalları arasında karşılıklı bir etkileşimin varolduğunu vurgulamalıyız. Tabii Anadolu’ya ulaşma isteği hem sinemada ve sanatta Anadolu’yu yansıtma hem de sinemayı ve sanatı tabii gerçek sinemayı Anadolu’ya götürme isteği gençler arasında belirgindir. Öte yandan aydınlar dünya sinemasının seçkin örneklerini izlemek istiyorlardı ve sanat sinemasını Yeşilçam filmlerine tercih ediyorlardı. Sinematek derneğinin bu beklentilere, taleplere canlı samimi bir atmosfer sağladığı kanısındayım. Dernek Yeşilçam’da umduklarını bulamayanlar için bir alternatif çekim merkezi olmuştur.

Bu tartışmaları özetlemek gerekirse, ben bu dernek çevresinde toplanan aydınları Cumhuriyet’in ilk yıllarında Hasan Ali Yücel ile temsil olunan hümanist, romantik geleneğin sürdürücüsü olarak görüyorum. Özellikle, Batı’nın eleştirel kültüründen beslenen derneğin üyesi olan bu aydınlar tarafından marksizmle birlikte sürrealizm, existentialism, psikanaliz gibi düşünce akımları da bu dönemde bilinmekte ve okunmaktadır. Bu yıllarda, Türkiye’nin sadece Batı kültürü olarak sınırlandırılamayacak evrensel ve kendi içinde her zaman bir eleştirel potansiyeli taşıyan zengin dünya kültürünün değerleriyle barışık aydınlarının sanatın her dalında ürün vermek istedikleri yaratıcı ve aktif bir dönemden geçtiklerini düşünüyorum. Bu isteklerini ne ölçüde sinemada yansıtabildikleri de önemli bir tartışma konusudur. Yılmaz Güney ve Ömer Lütfi Akad sineması dernek çevresi tarafından arzu edilen sinema olarak değerlendirilmiş, ilerleyen yıllarda Şerif Gören, Ali Özgentürk, Erden Kral, Ömer Kavur gibi yönetmenlerin üzerinde de derneğin ciddi bir etkisi olmuştur. Ancak derneğin kendine has bir sinema ekolü oluşturduğunu ve Türk sineması’nda kalıcı bir dönüşümü tetiklediğini söylemek de aşırı olur kanaatindeyim. Ayrıca dönemin ticari sineması da dönem içerisinde bazı olumlu gelişmeler göstermiştir. 1970’lerin sonuna doğru Kartal Tibet’in, Sultan, Atıf Yılmaz’ın Selvi Boylum Al Yazmalım, Ertem Eğilmez’in Hababam Sınıfı, Zeki Ökten’in Kapıcılar Kralı, daha sonra 1988’de Düttürü Dünya gibi filmleri ve ilerleyen yıllarda Yavuz Turgul’un melodramları “ticari” sinemanın da belirli bir niteliğe sahip olabileceğinin önemli göstergeleridir.

Sinematek çevresinin hem bu gelişmede bir miktarda olsa olumlu etkileri vardır, ama sinemanın, ilk yıllarda Yeşilçam sinemasının dönüşüm potansiyelini yok saydıklarını da söylemek doğru olur, derneğe dönük bazı eleştirilerin de hakkını vermek gerekir. Halit Refiğ, Metin Erksan, Duygu Sağıroğlu gibi Yeşilçam sinemasının en değerli filmlerinden bazılarını çeken yönetmenlerle derneğin çevresindeki sinema yazarlarının girdiği tartışmanın en kötü yanı iki tarafın karşılıklı birbirini etkileme imkanının kalmaması ve popüler sinema ile sanat sineması arasında ayrımın olduğundan derinmiş gibi düşünülmesidir. Örneğin, Erksan’ın Sevmek Zamanı filmi önemli bir sanat sineması baş yapıtı iken, derneğin sahiplendiği Yılmaz Güney’in Arkadaş filmi son derece popüler bir film olabilmiştir. Tabii ki popüler olmak ile sanatsal olmak birbirini dışlamak zorunda değildir, sanatsal değeri yüksek olan az gişe yapar gibi bir kural da yoktur. Bu tartışmalarda zaman zaman bu geçişler ihmal edilmiştir, ya da tartışmanın etkisiyle olduğundan büyük hissedilmiştir.

Heyecan, amatör ruh, samimiyet, siyasal angajman, dünyanın değiştirilebilirliğine dönük bir inanç, kafa karışıklığı, netlik, derinlik, yüzeysellik, moda, çatışma, çelişki, tartışma, bütün bu kimi zaman birbirine zıt kavramları dönemin sanatsal ortam ve çevrelerinde gözlemlemek mümkündür. Canlı bir örnek vermek gerekirse, Melih Aşık 1960’larda Sinematek salonlarında Bergman filmleri izleyip, sinema eğitimi almak için İsveç’e gidip, 6 ayın sonunda yabancı öğrencilerin sinema öğrenimi alamadıklarını öğrenip düş kırıklığı içerisinde Türkiye’ye dönen genç bir sinema sevdalısı olarak bu bahsettiğimiz ruhu çok güzel yansıtmaktadır.

Bibliografya:
Abisel, Nilgün (1994), Türk Sineması Üzerine Yazılar, Ankara: İmge Kitabevi.
Arslan, Savaş (2005), Hollywood Alla Turca: A History of Cinema in Turkey, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ohio State University.
Avcı, Artun "Toplumsal Eleştiri Söylemi Olarak Mizah ve Gülmece," Birikim Dergisi, S. 166, Şubat 2003, s.80-96.
Avcı, Zeynep (2006), “Onat Kutlar ve Şakir Eczacıbaşı Sinematek Dönemini Anlatıyor, Roportaj,” Onat Kutlar Kitabı, Turgut Çeviker (der.) içinde, İstanbul: Türsak Yayınları.
Aydınoğlu, Ergun (2007), Türkiye Solu: 1960-1980: Bir Amneziğin Anıları, İstanbul: Versus Kitap.
Beckerton, Emilie (2006), “Adieu To Cahiers”, New Left Review, no. 42: 69-97.
Behramoğlu, Ataol (2007), Hasan Bülent Kahraman’ın moderatörlüğünde konferans, 7 Mart 2007, Aksanat Kültür Merkezi.
Erdoğan, Nezih (1998) “Narratives of Resistance: National Identity and the Ambivalance in the Turkish Melodrama between 1965 and 1975,” Screenno. 39: 259-271.
Gevgilili, Ali (1966), “Çağdaş Sinema Karşısında Türk Sineması” Yeni Sinema Dergisi, no. 3:13-5.
Hobsbawn, Eric, J. (1995), Age of Extremes: The Short Twentieth Century, 1914-1991, London: Abacus.
“İkinci Sayıda,” Yeni Sinema, S. 2., Nisan-Mayıs 1966, s. 5.

Kaplan, Yusuf (1997), “Turkish Cinema”, The Oxford History of World Cinema, Geoffrey Nowell-Smith (der.) içinde, Oxford: New-York University Press.
Kozaklı, Süreyya Tamer (1998), “Türkiye’nin Kendi Kaderini Tayin Hakkı”, Birikim Dergisi, no. 111-112: 70-75.
Kutlar, Onat (1991), Sinema Bir Şenliktir: Sinema Yazıları. İstanbul: Can Yayınları.
_______ (1967), “Türk Sineması Niçin Olumlu Çıkış Yapamıyor,” Ant, Siyasi Dergi, no. 11: 14-5.
Montagu, Ivor (1964), Film World: A Guide to Cinema, Baltimore: Penguin Books.
Özgüç, Agah (2000), Türk Sineması’nda Sansür, Ankara: Kitle Yayıncılık.
Pamuk, Şevket ve Toprak Zafer (der.) (1988), Türkiye’de Tarımsal Yapılar, Ankara: Yurt Yayınevi.
Refiğ, Halit (1971), Ulusal Sinema Kavgası,Istanbul: Hareket Yayınları.
Sayman, Aydın (2006), “Onat Kutlar Presente!” Onat Kutlar Kitabı, Turgut Çeviker, (der.) içinde, Istanbul: Türsak Yayınları.
Soner, Ahmet. “Onat İsyancıdır.” Özgür Ülke, (12 Ocak 1995): 10.
Şalom, Jak (2007), İnternet Üzerinden Mülakat.
Toprak, Zafer (1998), “1968’i Yargılamak Ya da 68 Kuşağına Mersiye.” Cogito, no. 14: 154-159.
Türkali, Vedat (2001), Yeşilçam Dedikleri Türkiye, İstanbul: Gendaş.
Yaman, Zeynep Yasa (1998), 1950’lerin Sanatsal Ortamı ve Temsil Sorunu, Toplum ve Bilim, no. 79: 94-137.
Zileli, Gün (2002), Yarılma: 1954-1972, İstanbul: İletişim Yayınları.
Zürcher, Erik Jan (1994), Turkey: A Modern History, London and New York: I. B. Tauris and Co Ltd Publishers.

[1] Bu çalışma 2007 yılının sonunda Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlke ve İnkilapları Enstitüsü’nde, Yrd. Dr. Ahmet Ersoy danışmanlığında tamamladığım tez çalışmasının ve sonrasında 2009'da Libra Yayıncılık'dan çıkan Sinematek Derneği kitabımın bir tür özeti olarak düşünülebilir.

[2] Bkz.: Vedat Türkali (2001), Yeşilçam Dedikleri Türkiye, İstanbul: Gendaş.

[3] Bkz.: Ergun Aydınoğlu, (2007), Türkiye Solu: 1960-1980: Bir Amneziğin Anıları, İstanbul: Versus Kitap.

[4] Bkz.: Agah Özgüç, (2000), Türk Sineması’nda Sansür, Ankara: Kitle Yayıncılık.

[5] Bkz.: Eric J. Hobsbawn, (1995), Age of Extremes: The Short Twentieth Century, 1914-1991, London: Abacus.


[6] 1960 yılında yayınlanan bir Aydınlar Bildirgesi’nden bu cümlelerin dönemin ruhunu çok sembolik bir şekilde yansıttığını düşünüyorum.Yeni Sinema, no.3:2, 1966.

[7] Jak Şalom ile mülakat, (Mayıs 2007, internet üzerinden)

Hakkı Başgüney
                                                                                                                                                   Alıntıdır....

Öncü Sinemacılık


Modern süreçte, bizim dünyaya film böyle yapılır, şiir böyle yazılır, müzik böyle yapılır, diyebileceğimiz özgün bir şiir, film, müzik, mimari, tiyatro dilleri geliştirdiğimizden sözedebilecek durumda mıyız? Bu soruların cevapları, ne yazık ki, büyük ölçüde hayırdır.

Oysa kendine özgü dil, söyleyiş ve ifade biçimleri geliştirebilmiş güçlü bir edebiyatı, sineması, müziği, tiyatrosu olmayan bir ülkenin özgür olduğundan ve varlığını uzunca bir süre asil bir şekilde sürdürebileceğinden sözedebilmek hem güçtür, hem de gülünçtür. Batılıların ürettiklerini burada tüketiyor olmak bize bir şey kazandırmaz; bizi özne kılmaz, sadece karikatürleştirir bizi. Oysa özne olamayan bir toplum, özgür olamaz; yalnızca nesne olur; tarih-dışına düşer, tarihin yapılmasında birinci derecede aktif bir aktör rolü oynayamaz. Nijat Özön, bir zamanlar şöyle bir şey söylemişti: “Türkiye’de Batı’daki gibi bir dram / tiyatro sanatı geleneği, Batı’daki gibi bir resim sanatı geleneği olmadığı için Türkiye’de sinema yapılamaz; sadece Karagöz sineması yapılır.”

Türk toplumuna, sanatına, kültürüne, düşüncesine, tarihine, medeniyetine, yani kendisine başkalarının gözlükleriyle bakan bu kafa yapısı, bizi bugüne kadar bir yere götürmemiştir; bundan sonra da götürmesi beklenemez. Kendisi olmayan, olamayan birinin dünyaya esaslı şeyler vermesini beklemek elbette ki gülünçtür.
Türkiye’de sinema yapmak için, Batı’daki gibi bir dram sanatı, Batı’daki gibi bir resim sanatı geleneği olması gerektiğini söyleyen bir adam, hem sinemayı, hem dünyayı, hem de kendi dünyasını bilmiyor demektir.
Bugün dünyada sinemayı bir sanat, bir dil, bir ifade biçimi olarak Latin Amerikalılar, Çinliler, Afrikalılar, İranlılar Amerikalılardan da, kısmen de olsa Avrupalılardan da çok daha ötelere götürmüşlerdir. Afrikalılar, dünya çapında bir film dili geliştirmişlerdir; ama Batı’daki resim sanatı veya drama sanatı geleneğinden yola çıkmamışlar, kendi kültürel kodlarından, ifade biçimlerinden yola çıkarak bunu başarmışlardır. Aynı şey, Latin 
Amerikalılar, Çinliler, İranlılar için de geçerlidir.

Çünkü sinema, her ne kadar Batı’da icat edilmiş sanat türü olsa da, sonuçta bir form’dur ve siz bu formu kendi normlarınız doğrultusunda dönüştürebilirsiniz. Norm, asıl’la, aslî dinamiklerle, kültürel kodlarla ve anlam haritalarıyla ilgilidir; siz kendi aslî dinamiklerinizle, kültürel kodlaınızla doğrudan, samimî bir şekilde ilişkiye geçtiğinizde, bu, size geliştireceğiniz form’u veya usûlü de verecektir.

Kültürel dinamiklerini ıskalayan bir sinemacının, sanatçının, ruhu yok olmuştur; kendi toplumuna da, dünyaya da esaslı bir ruh üfleyecek kaynakları kurumuş demektir.

İşte Türkiye’de hem sinemada, hem de televizyonda bu topluma ve bu dünyaya ruh üfleyen, yaratıcı bir ruh ve kurucu bir irade geliştirmenin nasıl mümkün olabileceğinin yollarını gösteren, kapılarını açan yönetmenlerden biri Osman Sınav’dır.

Kapıları Açmak filmi ve yarım bıraktırılan televizyon dizisi, bu açıdan öncü metinlerdir. Türkiye’de özgün bir film dilinin ve televizyon dizi formatının nasıl geliştirilebileceğini gösteren başyapıt ve kaynak metinlerdir bunlar. Üniversitelerin sinema-televizyon bölümlerinin dönüp dolaşıp örnek olarak inceleyeceği metinlerin başında yer alan iki öncü çalışmadır. Türkiye’de seküler / yabancılaşmış ikonolojiyle beyni sulanan akademisyenler bunu ıskalayabilirler ama dünyadaki üniversitelerin, bu metinler, “işte bakın Türkler nasıl film yapılabileceğini, nasıl televizyon yapılabileceğini gösteriyor” diyecekleri metinlerdir.

Deli Yürek, Ekmek Teknesi ve Kurtlar Vadisi dizisi, bazı zaaflarına rağmen, gerçek sinema tutkusuyla kotarılmış, sinema tadı alabileceğimiz, bu topluma hem ruh üfleyen, hem de bu toplumun ruhunu yeniden üreten öncü çalışmalardır.

Ayrıca Osman Sınav, sadece öncü metinler üretmemiş, aynı zamanda, sinema ve televizyon dünyasında öncü işlere imza atacak genç bir sinemacılar ve televizyoncular kuşağı da yetiştirmiştir. O yüzden biraz gündemi değiştirerek, asıl çığır açıcı, dil kurucu ve ruh üfleyici çalışmalara bundan sonra imza atacağından kuşku duymadığım Osman Sınav’ı hatırlamak, hatırlatmak ve kutlamak istedim. Ruh kapılarımızı açan Osman Sınav’a dikkat diyorum.
Yusuf Kaplan
                                                                                                                                             Alıntıdır....

Belgeselin Misyoneri Çoşkun Aral ile Söyleşi


Coşkun Aral, kaçırılan bir uçağın içinde çektiği fotoğrafla tanındı. Yaşam biçimi haline getirdiği mesleğini yeri geldiğinde bir kenara bırakıp insanların hayatını kurtardı. İz TV ile Türkiye’yi belgesel kanalına kavuşturdu. “Bilgiyi belgeye dönüştürüp, belgeyi de kalıcılaştırmak için yola çıktım” diyen Aral, belgeselci olmak isteyenlere “Korkmayın, cesaret edin ve harekete geçin” mesajını veriyor.

Uluslararası savaş fotoğrafçısı, gezgin, belgesel yapımcısı Coşkun Aral, son dönemde çalışmalarına ağırlık verdiği Türkiye’nin ilk belgesel kanalı İz TV’yi 30 kişilik bir ekiple yürütüyor. Bir dönem özel bir TV kanalında yayınlanan Haberci programı da yurtdışı ortaklıklarıyla devam ediyor. Kurumsal sosyal sorumluluk projeleri içinde yer alan Aral, Türkiye’nin dört bir yanında çalışmalar yapıyor. Öğretim görevlisi olarak Maltepe Üniversitesi Görsel İletişim ve Tasarım Bölümü’nde televizyon gazeteciliği dersleri veriyor. Ayrıca, her ay farklı bir lisede öğrencilerle buluşuyor. “Kamera önünde konuşan değil; arkasında koşuşturan, üzerinde çalıştığı konunun hikayesini anlatabilecek, görüntünün ve içeriğin zenginleşmesini sağlayacak kişiler arıyoruz. Eğitimi çok farklı bir alanda da olsa belgesele meraklı, belgeselciliği öğrenirken birikimlerini de aktaranlar belgeselcilikte başarılı oluyor” diyen Aral’la 17 yaşında hayalini kurduğu ve yıllar içinde tutkuya dönüşen belgeselciliği konuştuk.

Türkiye’de belgeselciliğe bakışı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Belgeseller ciddi bütçeler gerektiriyor. Maalesef devletin ne özendiriciliği ne de maddi desteği var, ne de özel kurum ve kuruluşlar bu işe el atmıyor. Televizyonda halk bunu istiyor diye hiçbir öğretici niteliği olmayan, sadece hoş ama boş programlar sunuluyor. Bu programlar zaman zaman belgesel olarak adlandırıldı. Magazin ağırlıklı konularla, medyatik isimler yayın yaptı. Neredeyse akvaryuma dayanmış bir kameranın çektikleri bile belgesel diye yutturuldu. Çok fazla reklam getirisi de olmadığı için yok denecek kadar azalmaya başladı.

TV, belgeselciliği olumsuz yönde mi etkiliyor?

Diziler ve filmler Ankara’dan sonrasını bir vahşet dünyası gibi gösteriyor. Bize hoş ama boş saatler geçiren sektör farkına varmadan frankenstein’lar yarattı. Vahset haberi izlemediğimiz gün geçmiyor. Dünyada da bu tür diziler izleniyor ama her ülke kendi kotasını belirliyor, belirli saatlerde ve belirli sürelerle yayın yapıyor. Ayrıca bu yapımlar aile yapısını korumaya yönelik olarak çok sıkı denetimlerden geçiyor. Artık televizyonlar eğitici misyonunu bırakın farklı dünyaların birer metası haline geliyor.

İz TV nasıl bir misyon yükleniyor?

Korkunç, ürkütücü, reklam getirisi olmayan, kazanç sağlamayan, güldürü malzemesi olmayan; insan ve yaşam kalitesini arttırmaya yönelik çok değerli yapıtların olduğunu ve bunların sürekli izlenebileceği bir kanal yaratmaya çalıştık. Türkiye’de belgeseller yayınlanacak kanal bulamıyordu. İz TV ile bu durum aşıldı.

Devlet bu konuda yeterli desteği sağlıyor mu?

Devlet teşvik veriyor ama ağır prosedürlerle zorluyor. Her dönemde olduğu gibi şimdi de kamu kurum ve kuruluşları kendi bakış açısını benimsemiş, yandaş belgesel girişimlerini destekliyor. Belirleyici olan aile, yakınlık, cemaat, kulüp ortaklığı, particilik…

Bu anlamda toplumuma ne gibi görevler düşüyor?

Televizyona gelecek izleyici eleştirileri, sivil toplum örgütlerinin çabalarıyla bir yerlere gelebiliriz. Futbola verilen değerin yüzde 10’u bile verilse bu ülkede çok yol alınır. Medyada kavga eden, bağırıp çağıran, garip üsluplarla konuşan, tuhaf kahkahalar atanlar iş yapıyor. Gayriciddilik maddi manevi ödüllendirildiği sürece kurtulamayız.

Birçok aile şirketi kendi hikayelerini anlatan belgesel niteliğinde çalışmalar yapıyor. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok büyük aile şirketlerinde aile öykülerine ayırdıkları bütçeyi ürünlerinin hikayesiyle birleştirseler hem ürünü hem de kendi şirketlerini ön plana çıkartmış olurlar. Belgesel yerine “Rahmetli babamın” diye başlayıp aile albümünden fotoğraflar koydukları kendi kendilerini tatmin ettikleri, narsist çalışmalar var.
Kamu kuruluşlarının da bu tür çalışmaları var…Belediyelerin, il özel idarelerinin bütçesi de buna gidiyor. O ilçenin ya da beldenin tarihi geçmişi, coğrafyanın öyküsü, doğal bitki örtüsü, kültürüne yer vermek yerine başkanlık koltuğunda oturanların fotoğraflarıyla süslü “sözde” tanıtım amaçlı albümler hazırlanıyor.

Belgeselciliğe meraklı gençlere ne gibi tavsiyeler vermek istersiniz?

Evrensel bir dil, bilgi ve birikimi hayata geçirebilecek kişiler arıyoruz. Öncelikle kendilerini görmek istedikleri alanlarda evrenselliği ölçü almalı, araştırma yapmalılar. Artık sınırlar kalkıyor. Bu alanda kendilerini geliştirirlerse evrensel boyutta çok iyi yerlere gelebilirler. Tüm dünyada yükselen bir trend var ve pazar gelişiyor.

Belgesele meraklı herkes belgeselci olabilir mi?

Örneğin Romanlarla ilgili bir belgesel çekimi için bize başvuran antropoloji okuması önemli değil. Eğer bu toplumla ilgili araştırma yapmış, belirli bir süre onlarla vakit geçirmiş, düğünlerine, cenazelerine, bayramlarına şahit olduysan bizim için değerli. Bize yaptıkları, içinde kendi varlıklarını hissettirenler gelsin…

Öğrencilerinizle nasıl bir program izliyorsunuz?

Bu işin teorisinden çok uygulama alanını öğretmeye çalışıyorum. Öğrenciler birçok projeyle geliyor ama “Haydi başla” dediğimizde tıkanıyorlar. Örneğin; çok basit gibi gözüken Taksim Cumhuriyet Anıtı’nın hikayesini çekmenin bile ne kadar zor olduğunu pratik derslerde görüyorlar.
Aileler çocuklarını destekliyor mu?
Aileler, var olmakla varlıklı olmak arasında çocuklarını varlıklı olmaya yönlendiriyor. Ayrıca özellikle genç kızlar ekranda boy göstermek için bu alana yönelmek istiyor. Kameraman, ışıkçı ve sesçi olmak isteyen çok az...

Yakın gelecekteki ne gibi projeleriniz var?

Dünya televizyonlarıyla ortak yapımlar ve Türkiye’ye ödül kazandıracak belgeseller var aklımda. Ama belgesel konusunda bu işe ayrılan bütçelerin çok az olması ortak yapımlara imza atıyoruz. Bir süre sonrada yüzde 100 Türk yapımı prodüksiyonlar, film tadında belgeseller yapacağız. Bu coğrafyada yaşanmışlıklar üzerine bilgi ve belgeyi ulaştırmak ve sonraki dönemlere aktarmak istiyorum.

“Siirt Mücadele gazetesinin matbaasında yere düşen harfleri topladığım 1960’larda aklımda hep bugünler vardı. Sınırların ötesine gidip ulaşılamayana ulaşmak, gidilmeyene gitmek, dokunulamayana dokunmak istiyordum. Kalemim, fotoğraf makinem ve video kameram kendimden bir parça, birer organım oldu. Tökezlediğim, zorlandığım, düştüğüm zamanlar da oldu ama hiç geri dönmeyi düşünmedim.”

 Kariyer.net
                                                                                                                                        Alıntıdır...

Filmler Pırıl Pırıl Olacak


Ertem Eğilmez filmleri pırıl pırıl olacak
Çöpçüler Kralı, Neşeli Günler, Tosun Paşa, Kibar Feyzo ve Salako gibi onlarca Ertem Eğilmez filmi restore ediliyor.

İSTANBUL - Vipsaş Stüdyoları’nda restorasyonuna başlanan Çöpçüler Kralı, Neşeli Günler, Tosun Paşa, Kibar Feyzo ve Salako yıl sonuna kadar elden geçirilip HD ve Blu-Ray formatlarında hazır hale getirilecek ve TV'lerde bundan böyle HD formatında izlenebilecek.













Onlarca kez gösterilmesine karşın hâlâ kanalların cankurtaranı olan Ertem Eğilmez filmleri restore edilerek “sinemanın kültür mirası” olduğu gerçeğine dayanarak gelecek kuşaklara aktarılıyor.

Hababam Sınıfı serisi, Süt Kardeşler, Mavi Boncuk, Salak Milyoner, Şaban Oğlu Şaban gibi baş yapıtlarında olduğu bu listedeki 49 filmin restorasyonun 2 yıl içinde tamamlanması                                                         bekleniyor.

ntvmsnbc
                                                                                                                                          Alıntıdır...