10 Aralık 2011 Cumartesi

Atalay Taşdiken ile röportaj


KARDEŞLİĞİN MANİFESTOSU
Dokuz yaşında bir çocuk, hem ağabey, hem baba, hem anne, hem de bir bilge olabilir mi? Annesiz iki çocuğun içinizi ısıtacak, kimi zaman gözünüzü yaşartacak öyküsünün sahibi Atalay Taşdiken, bu ilk uzun metrajlı filmi ‘Mommo-Kızkardeşim’le ödülleri toplamaya devam ediyor

Atalay Taşdiken’in sinema hayatı okula gitmeden önce başladı. Babası memurdu ve Konya’da yaşıyorlardı. Oturdukları evin karşısında sinema vardı. O zamanlar filmin sesi, hoparlörle dışarı verilirdi.  Taşdiken, her hafta filmi dinlerdi.  Sadece dinlerdi, seyredemezdi, çünkü ancak haftada bir kez sinemaya gidecek parası olurdu. O gün bayram ederdi, film ve bir de gazoz...Dinlediği anlar da hayal gücüne hizmet etti. Duyduğu seslere, görüntüler giydirmeye başladı. İşte sinemaya ilk adımı böyle attı. Lisede, kimya öğretmenini sevdiği için, ‘sevimsiz kimya dersi’ne aşık oldu. Öğretmeni, o ve diğer öğrencileri üniversiteye hazırlamak için inşaat gibi derme çatma bir yerde ders anlatırdı. Okul bitti. Reklam ajansında çalışan ağabeyinin yanına gitti. Aklında hep bir film çekmek vardı ve nihayet çekebildi; ‘Mommo-Kızkardeşim...’


Kimseden etkilendiniz mi?
Sinemayla ilgili hiç etkilendiğim bir kişi veya akım olmadı. Aslında bu filmi 10 yıl önce çekseydim o film tamamen benim film olmayabilirdi. Ama şu anda yaptığım iş, kimseye öykünmeden kendi estetiği kendi ruhu olduğunu düşündüğüm bir film oldu. Tarz olarak ve anlatım olarak özgün bir iş diye düşünüyorum.

Filmde gerçek bir öyküyü anlatıyorsunuz. Çektiğinizden fazlası var mıydı?
Vardı. O çocuklarının annesinin de hikayesi vardı. Ben o hikayenin en vurucu kısmını çektim. İki insanın hayatının kırılma noktasını anlattım. Aslında gişe için annenin hikayesi daha doğru bir seçim olabilirdi.

Keşke, şunu da koysaydım dediğiniz oldu mu?
Çok şey vardı kafamda ama kendimi frenledim ve iyi ki bazı sahneleri koymamışım diye düşünüyorum. Hikayenin seyircinin kaldırabileceğinden daha trajik detayları vardı. Özellikle onları törpüledim. Yoksulluk meselesini çok fazla işlemedim. Zaten seyirci çok az bir ayrıntıyla algılayabiliyor. O yoksulluğu, bir köfteyle bir helvayla verdim.

Yurtdışındaki festivallere de gittiniz...
‘Mommo’ dediğiniz zaman Güney Amerika, Hindistan, Avustralya, İran ve Avrupa’nın birçok yerinden benzer bir yaklaşım olduğunu düşündüler. Hindistan’da yaşadığım açılış töreninde Amole Gupte kendiliğinden sahneye çıkıp “Bu yaşıma kadar bu denli güzel bir film izlemedim” dedi ve ekledi “Türk sineması ile ilgili hiç bir fikrim yoktu. Türk sinemasının geldiği noktaya çok şaşırdım.” Oradaki seyircinin ‘Mommo’ya ilgisi şunu gösteriyor; bizim öykülerimiz onlara yakın geliyor, insan olarak birbirimize çok yakınmışız. Bu film, sevgi ve korumaya dayanan gerçek kardeşliğin manifestosu...

Türkiye’de ‘sanat filmleri’ ve ‘gişe filmleri’ şeklinde bir ayrım var, sizin düşünceniz nedir?
Maalesef bir ayrım var. Sanat sineması diye bir kavramı kabul etmiyorum. Aslında bu filmlere artı bir sıfat katma uğruna seyirciyi uzaklaştıran bir kavram bu. Türkiye’de sevsek de sevmesek de gişe sineması sektörü ayakta tutuyor. “Sanat sineması yapıyorum” dediğiniz zaman gişe sinemasından hoşlanan insanları daha işin başından “Bu sinema size ait değildir” diye uzaklaştırıyorsunuz. Sinemanın tamamı bir sanattır, bunun içerisinde gişe sineması da vardır. Ben yaptığım filmi sanat sineması olarak değerlendirmiyorum. Ben insan sineması yapıyorum.

‘Mommo’nun gişe yapamamasını neye bağlıyorsunuz?
‘Mommo’nun birkaç milyon gişe yapması içten bile değildi ama sinemanın da maalesef artık iş yapabilmesi için olmazsa olmazları var. Siz ne kadar iyi film yaparsanız yapın, malınızı seyirciye yeteri kadar duyuramıyorsanız satmıyor. Biz az sayıda kopyayla girebildik vizyona. Seyircinin izleyebileceği salonlarda filmi seyirciyle buluşturamadık. Tabii bunlar ekonomik gerekçelerden kaynaklanıyor. Yani belli bir zümrenin filmi olduğu için az gişe yapmış değil Mommo. Aslında o potansiyeli vardı. Bunu yapabilen filmleri de kınamamak lazım. Sektöre çok büyük katma değer yaratıyorlar. Benim temel yanılgım şu oldu. Ben iyi bir film çekmenin yeterli olabileceğini düşündüm ama yetmedi. Reklamdan gelmeme rağmen olmadı. Seyirciye ulaşmak için sinemanın kurallarını bilmek lazım.

Sınırsız bir bütçeniz olsa nasıl bir film çekerdiniz?
Sınırsız bir bütçem olsa yapabileceğim en yalın, en sade, en insana dokunan öyküyü olabildiğince ekonomik koşullarda yapar, kalan bütün parayı da tanıtıma ve reklama harcardım.

Filmde çocuk oyuncuların amatör olmaları sizi zorladı mı?
Hayatlarında hiç sinema salonu görmemiş insanlardı onlar. O coğrafyada yaşıyor olmaları hikayenin sahiciliğinin seyirciye geçebilmesi için çok önemliydi. İkincisi de çocukların hiçbir ezberlerinin, hiçbir kalıplarının olmaması... Bitişini görene kadar inanamadılar.

Çekimler ne kadar sürdü?
Altı hafta çalıştık. Dört haftası yapım aşamasıydı, iki haftasında da hazırlıklar yaptık. Çok zorluk yaşamadım. O coğrafyanın insanları çok temiz, saf, insana kayıtsız şartsız kucağını açıyorlar. Mekan-insan ilişkilerinde hep önümüz açıktı. Çekime başlayana kadar hiç prova yapmadık. Çünkü prova yapmaya başlasaydık onlar başkalaşacaktı. Film çekiyor olma hazırlığına geçeceklerdi. Çocuklarla ilgili hiç hazırlık yapmadık. Oyuncu koçu kullanmamı önerenler oldu, kabul etmedim. Çünkü o zaman çocuklarla aranızda başka bir kişi olacaktı ve iletişim belki bu kadar iyi olmayacaktı.

Filmde kız çocuğu Ayşe sürekli abisine “Mommo var mı? Gerçek mi?” gibi sorular soruyordu. Mommo var mı sahiden?
‘Mommo’ aslında benim korkum. Köyde, tıpkı filmdeki gibi, dedemin evinde bir delik vardı. Merdiven altındaydı ve ben tek başıma o merdivenden çıkamazdım. Çıkmak zorunda kalırsam da o filmdeki çocuk gibi sürünerek çıkardım. Aslında şunu da anlatmaya çalıştım. “Mommo var ya da yok hayat bazen Mommo’dan daha korkutucu daha acımasız olabilir” demek istedim.

Filmde sizin çocukluğunuzdan bir şeyler var mı?
Elbette var. Yani o çocukların bakışlarındaki utangaçlık kendi yansımam. Zaten Anadolu’da erkek çocukları daha utangaç olurlar. Ben ilk aşkımda da çok utangaçtım, onu sevdiğimden bile haberi yoktu.

Filmin müzik seçimi nasıl oldu?
Her zaman Erkan Uğur yapsın istedim ama tanışmıyorduk. Daha sonra senaryoyu verdim, çok istekli değildi, bir iki ay oyaladı. Sonra kaba montajı ona götürdüm. “Senaryoyu okuyacağınız yok, en azından seyredin” dedim. Daha sonra beni aradı. Kızlarıyla birlikte izlemiş, çok etkilenmiş. “Kızlarımın ilgisinden dolayı bu filme inancım arttı” dedi. Müzikler çok iyi oldu. Dünyada perdesiz gitarı kazandıran ilk isimdir kendisi. O yüzden çok önemli benim için ve ilk defa çello gitar icat ettirdi Erkan Uğur. Bu, Mommo filminde ilk defa kullanıldı. Dünya ilk defa böyle bir ses duydu.


Sırada ne var?
Bu yaz çekmeyi düşündüğüm bir film var. Dönemsel bir yapım olacak. Dönem hikayesi olduğu için kostüm ve mekan hazırlığı yapmam gerekiyor. Hazırlıklar uzar yetişmezse, bir dahaki sene yaparım.


Seçtikleri
En sevdiğim cadde; İstiklal caddesi.
En sevdiğim semt Beyoğlu. “Benim anlatmak istediğim gerçek insan öykülerini burada görüyorum ve sahiciliği Beyoğlu’nda yakalayabiliyorum.”
Fransız sokağına gitmeyi seviyor.
Cambaz ve Cafe 8’e sık uğruyor.

Röportaj: Murat Koç
Fotoğrafar: Hüseyin Alsancak
cadde.milliyet.com.tr
                                                                                                                                           Alıntıdır...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın