sinema yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Bağımsız Sinema Nedir?

"Bağımsız Sinema" kavramı ortaya çıkageldiğinden beri değişik tanımlarla anıldı. Hollywood karşıtlığından doğmuştur, politik olmalıdır, az bütçeyle çekilmelidir...vb. pek çok fikir ortaya atıldı. Teknik anlamda "Bağımsız Sinema" yönetmen, senarist veya oyuncuların; yapımcı şirket ve/veya herhangi bir dış etkenin yaptırımlarına maruz kalmadığı, ekonomik açıdan var olan dünya sinema endüstri çarkının dışında kalabilmeyi başarmış, içerik ve bütçe açısından bağımsız olan filmleri genelleyen bir kavramdır.

Bağımsız Sinemanın Tarihi
Sinema endüstrisinde "bağımsız" kelimesi ilk olarak 1908 yılında telaffuz edilmiştir. Sektörde tekeli elinde bulunduran ve Thomas Edison'ın öncülüğünde bir araya gelen büyük film yapım ve dağıtım şirketleri, "Edison Yatırım Ortaklığı" adında bir birlik oluştururlar. Bu birliğe katılmayı reddeden ve birliğe katılması reddedilen yapım şirketleri "bağımsız" olarak tanımlanmıştır. Doğu kıyısındaki büyük film şirketlerinden ve teknolojisini kimseyle paylaşmayan Thomas Edison'dan kaçan bu "bağımsız" film şirketleri mütevazı stüdyolarda filmler yapmak için küçük bir batı kasabası olan Hollywood'a giderler. İronik değil mi?

hollywoodland
Zamanla Hollywood'da yeni bir yapım, dağıtım ve gösterim sistemi kurulur. Bu sistem kısa sürede "Edison Yatırım Ortaklığı"na karşı etkili bir alternatif olur. 1930'ların ortasında bu sistemi kullanan beş büyük şirket 20th Century Fox, Metro-Goldwyn-Mayer, Paramount Pictures, RKO Pictures, ve Warner Bros'dur. Bu şirketleri takip eden Columbia Pictures, United Artists, and Universal Studios da endüstride yerini almıştır.

Hal böyle olunca bazı film yapımcıları bir kez daha "bağımsız" adı altında harekete geçerler. Amerikan sessiz sinemasının önde gelen temsilcileri Mary Pickford, Charles Chaplin, Douglas Fairbanks ve D. W. Griffith, 5 Şubat 1919 yılında bir araya gelerek Amerika'nın ilk bağımsız film şirketi olan United Artists'i kurar. 1941 yılında United Artists şirketi, Charlie Chaplin, Walt Disney Orson Welles, Samuel Goldwyn, David O. Selznick başta olmak üzere bir grup sinemacının da üyesi olduğu Bağımsız Film Yapımcıları Topluluğu'nu kurar. Bu topluluk, stüdyo sistemi tarafından kontrol edilen endüstrideki bağımsız film yapımcılarının haklarının korunmasını amaçlar.

Günümüzde Bağımsız Sinema
Yüksek teknolojiye sahip dijital film ekipmanlarının uygun fiyatlarla elde edilmesi bağımsız sinemacıların büyük stüdyolara olan bağımlılığını ortadan kaldırmıştır. Teknoloji maliyetlerinin düşmesi binlerce küçük film şirketinin tıpkı büyük film stüdyoları gibi filmler yapmasını mümkün hale getirmiştir. Yalnız film çekimi değil, yapım sonrası sürecin de kolaylaştığı günümüzde bağımsız sinemanın popülaritesi son 15 senede artmıştır.

Bağımsız sinemanın bu denli yaygınlaşması sayesinde Reservoir Dogs, Little Miss Sunshine, Juno, Moon... gibi eleştirmenlerin ve izleyicilerin sevgisini kazanmış pek çok film çekilebilir ve izlenebilir hale gelmiştir. Bu filmlerin izlenebilir olmasındaki en büyük etken şüphesiz film festivalleridir. Özellikle Robert Redford'un öncülüğünde başlatılan Sundance Film Festivali bağımsız sinemacıların filmlerini gösterebileceği bir platform olmuştur. Sundance'in yanı sıra Avrupa Bağımsız Film Festivali, NYC Bağımsız Film Festivali BFI Film Festival gibi pek çok festivalde binlerce farklı bağımsız film stüdyolarında çekilen filmler izleyicilerle buluşmaktadır. Ülkemizde de 2002 senesinden bu yana !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali bağımsız filmleri Türk izleyicisiyle buluşturmaktadır.

John Cassavetes: Bağımsız Sinemanın Babası
"Bağımsız" kelimesi her ne kadar 1900'lü yıllarda literatüre girmiş olsa da, "Amerikan Bağımsız Sinema"sına kimlik kazandıran kişi John Cassavetes idir. "Shadows", "Faces, "A Woman Under the Influence" ve "The Killing of a Chinese Bookie" ve "Opening Night" başta olmak üzere tüm filmlerini büyük Hollywood stüdyolarından bağımsız çeken yönetmen, yönetmenlik kariyeri boyunca büyük sinema endüstrisinin dışında kalmayı başarmıştır. Hatta Cassavetes'in ilk filmi "Shadows"un çekimi hikayesi de bu açıdan bir hayli enteresandır. Başrolünde oynadığı "Edge of the City" filminin tanıtımı için Jean Shepherd'ın radyo programına konuk olan Cassavetes, programda sorulan bir soru üzerine filmin yönetmeni Martin Ritt'ten daha iyi bir iş çıkarabileceğini söyler. Cassavetes bu iddiasını bir adım ileri götürerek radyoyu dinleyen herkesten çekeceği ilk film için 1$ ister.

john cassavetes
İlginçtir ki dinleyiciler bu programdan sonra radyoya toplamda 2.000$ gönderirler. Arkadaşları Hedda Hopper, William Wyler, Joshua Logan, Robert Rossen, José Quintero'dan ve menajeri Charlie Feldman'dan da destek alan Cassavetes, toplamda 40.000$ bütçe ile "Shadows"un çekimlerine başlar. Alman görüntü yönetmeni Erich Kullmar dışında tüm ekibin tecrübesiz olduğu film daha sonra Amerikan bağımsız sinemasının doğumunda dönüm noktası olarak tanımlanır. John Cassavetes'in filmin çekilmesi için radyoya para gönderen dinleyicilere olan minnettarlığını göstermesi için seçtiği yol da çok hoştur. Yönetmen, filmin açılış ekranında radyo dinleyicilerini kastederek "Jean Shepherd'ın Gece İnsanları Sunar" yazdırır. Bu filmden sonraki yönetmenlik kariyerinde de "bağımsız" duruşunu koruyan John Cassavetes 1960'lardan günümüze kadar pek çok sinemacıyı da etkilemiştir.

Bağımsız Sinema Örnekleri

Zamani Barayé Masti Asbha (Sarhoş Atlar Zamanı)
Bahman Ghobadi, Sarhoş Atlar Zamanı filminin çekimleri sırasında yapımcısının vaad ettiği parayı yatırmaması sonucu filmi tamamlamakta zorlanır. Yarı yolda bırakılan yönetmen bazı eşyalarını satmak köydeki herkesten borç istemek zorunda kalır ve filmi ancak bu şekilde bitirir.

Clerks (Tezgahtarlar)
Kevin Smith, Clerks filmini çekebilmek için çok sevdiği “Spider Man” koleksiyonunu satar, kendi adına 10 tane kredi kartı çıkartır ve çalıştığı yerde aldığı maaşları biriktirir. 27,500$’lık bütçeyle çekilen filmin mekanı olarak ise Kevin Smith’in çalıştığı yer olan Quick Stop kullanılır. Patronunun ancak geceleri çekim yapmaya izin vermesinden ötürü, gece-gündüz anlaşılmasın diye film siyah-beyaz formatta çekilir.

kevin smith clerks
Bu kadar borç altına girerek çekilen “Clerks” Kevin Smith’i hayal kırıklığına uğratmamış, mütevazi bir hayran kitlesi oluşturmuştur. Hatta filmden elde ettiği gelirle “Spider Man” koleksiyonunu bile geri almış, ama yine de şunu söylemeden edememiştir: “Aslında bu şekilde film çekmek bizim çok da önerdiğimiz bir yöntem değildir. Eğer filminiz başarıya ulaşmazsa, hayatınızın geri kalanı boyunca kendinizi ciddi bir borç altına sokabilirsiniz. Fakat diğer yandan biz “kendi filmimizi” çekebilmek için buna göz yumduk. Siz de senaryonuzun aynı şekilde su geçirmez olduğundan emin olmalısınız ”

Pi
Yönetmen Darren Aronofsky, filmin çekimlerine başladıktan sonra filmi bitirmek için yeterli miktarda bütçelerinin olmadığını farkeder. Daha sonra ortak yapımcısı Scott Franklin ona ilginç bir öneride bulunur: “Tanıdığı herkesten 100$ istemek” Aronofsky’nin aklına yatan bu fikir kısa zamanda meyvesini verir ve filmi tamamalamak için gerekli olan 60,000$ toplanır ve Pi’nin çekimleri tamamlanır.

Diğer yandan bağımsız olmayan filmlere de örnek verelim.

The Fountain
“Pi”nin ve “Requiem For A Dream”in başarısından sonra “Warner Bros Pictures”ın dikkatini çeken yönetmen Darren Aronofsky, 100 milyon $ değerinde bir bütçeyle “Fountain”ın çekimlerine başlar. Kısa zamanda gişe kaygısı kendini gösterir ve “Warner Bros Pictures” filmi iş yapmaz ve senaryosunu çok karşık bulduğunu söylerek bütçeyi azaltmaya karar verir. Oyuncuların ayrılması, senaryoya müdahele edilmeye çalışılması ve Darren Aronofsky ile Warner Bros yöneticilerinin arasındaki anlaşmazlık sonucu film çekimleri 4 yıl kadar ertelenir.
Ne pahasına olursa olsun bu filmi çekmek isteyen Darren Aronofsky, Warner Bros yöneticilerine kafa tutar ve yapılan pazarlıklar sonunda kazanan taraf olur(ne kadar kazanmış olduğu da tartışılır tabi) ve filmin çekimleri 2006 yılında tamamlanır.

the fountain Özetle bağımsız sinema, sinemacının hiçbir dış baskı altında kalmadan özgür bir şekilde eserler ortaya çıkarmasını mümkün kılan bir akım olarak varlığını sürdürmektedir. Bu makaleyle başlayan yazı dizisinde dikkate değer bağımsız filmleri tanıtmayı amaçlıyorum. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
Bol bağımsız sinemalı günler diliyorum.

Gamze ÇAKAN
gamzecakan@gmail.com
kaynak : medyacuvali.com


27 Ağustos 2013 Salı

Türk sinemasının Eylül resitali

Kerem Akça, dört yerli filmin uluslararası galalarını değerlendirdi

Her zaman bahsettiğimiz Eylül ayının önemli uluslararası festival devresi, bu yıl da bizim için keyifli geçecek. Önce 70. Venedik Film Festivali’nde “Köksüz”, Venedik Günleri bölümünde Geleceğin Aslanı için yarışacak. Ardından 38. Toronto Film Festivali’nde “Şarkı Söyleyen Kadınlar” dünya prömiyerini, “Sen Aydınlatırsın Geceyi” uluslararası prömiyerini yapacak. Son olarak da “Yozgat Blues”, San Sebastian Film Festivali’nde gösterilecek. Peki bu yoğun ve gurur verici program bizim sinemamıza nasıl yansır?

Eğer bir sanat filmi çekiyorsanız ya da daha doğru tanımlamak gerekirse ‘festival’leri hedefliyorsanız dikkat etmeniz gereken hususlar üç aşağı beş yukarı bellidir. Ulusal prömiyere ve uluslararası prömiyere göre filmin ön çalışma, çekim, post-prodüksiyon ve bitiş tarihlerini belirlemelisiniz. Bunun devamında özellikle Cannes, Berlin ve Venedik ile ilişkileriniz iyiyse işiniz kolaylaşır.

Uluslararası festivaller strateji işi

Ancak aksi takdirde onların yer aldığı festival periyotlarını doğru seçmeniz şart. Sözgelimi Berlin’in etrafında Rotterdam ve Sundance, Venedik’in etrafında Toronto, New York ve San Sebastian gayet rahat dünya prömiyeri yapılabilecek yerler. Ancak filmleri doğru bölüme göndermezseniz işiniz zorlaşır. Elinizdeki malı olduğundan daha büyük sanırsanız ise başınızı içeri sokmadan bir ‘dur işareti’ ile karşılaşmanız olası.

Bizim festival gören eserlerin bu konuda danıştıkları, fikir aldıkları kişiler belli ki iyi. Ya da kendilerinin yurt dışı bağlarını iyi kullanarak gerçek bir bilinçle hareket ettikleri aşikar. Zira sinema takviminde saf bir sanat filmi dönemine dönüşen Eylül ayında genelde olumlu geri dönüşler alıyoruz. Bu yıl da “Köksüz”ün Venedik Film Festivali, “Şarkı Söyleyen Kadınlar” ve “Sen Aydınlatırsın Geceyi”nin Toronto Film Festivali, “Yozgat Blues”un San Sebastian Film Festivali’nde görücüye çıkacağını görmek gurur verici.

Montreal’de yine teselli armağanı alan filmlerimiz var

Bu tablo da Kültür Bakanlığı’nın uluslararası festivaller için ayırdığı ödenekten mi bilinmez ama yıllarca sürecek gibi. Zira zeka, koordinasyon her şey var bu durumda. Tabii bir de bu işin teselli armağanı boyutunu unutmamak lazım. Ağustos’un son haftası düzenlenen Montreal Dünya Filmleri Festivali, ana ve ilk film yarışmasıyla bir seçenek oluşturuyor. Büyük oranda da Toronto’nun büyük isimli, markalaşmış, ışıldayan ve Oscar belirleyen dünyasıyla karıştırılıyor.

Bu sene de orada beşi kurmaca, biri belgesel olmak üzere altı uzun metrajlı yerli film yer alıyor. Yani ‘arada kalan yapıtlar’ öyle bir şans bulmuş gibi. Cafer Özgül’ün “Göl Zamanı” ile Alphan Eşeli’nin “Eve Dönüş: Sarıkamış 1915”i ilk filmlere ayrılan yarışmada şans arıyor. Mehmet Bahadır Er-Maryna Er Gorbach ikilisinin 11 Ekim’de vizyon görecek üçüncü filmleri “Sev Beni” dünya prömiyerini yaparken, “Soğuk” ve “Açlığa Doymak” da programda yer alıyorlar. Yani geçtiğimiz yıllarda Çağan Irmak’tan İsmail Güneş’e uzanan yönetmenlerin doldurduğu seçkide bu sene iki kısa filmin yanında bu eserler de var. Böylece 22 Ağustos-2 Eylül arasında Kuzey Amerika’da bir temsil olanağı yakalayacaklar.

Bir ‘Geleceğin Aslanı’ daha gelir mi?

Son üç senede iki ‘Geleceğin Aslanı’ ödülüyle döndüğümüz Venedik Film Festivali’nde de bu yıl iki gururumuz var. Birincisi dünya prömiyerini İstanbul Film Festivali’nde yapan “Köksüz”. Deniz Akçay Katıksız’ın bir İzmir ailesinin bireylerinin babalarının ölümü sonrası işlevsizleşen hayatına odaklandığı eser, Venedik Günleri bölümünde yer alıyor. Cannes’ın ‘Yönetmenlerin On Beş Günü’ programından esinlenerek oluşturulan bu bölüm, yeri geldiğinde ödül şansı da taşıyor.

İlk filmlerin onurlandırıldığı ‘Geleceğin Aslanı’ için yaratıcılara ödül imkanı sunuyor. “Köksüz”, bu seçkide Cherien Dabis, Bruce LaBruce gibi isimlerin son filmleriyle birlikte gösterilme olanağı bulacak. Bülent Öztürk’ün kısa filmi “Küçük Pencereli Evler” ise 29 Ağustos-8 Eylül tarihleri arasında 70. kez düzenlenecek etkinlikte Orizzonti seçkisinde yer alıyor. Onun da kısa film yarışmasında bir ödül kovaladığını ekleyelim.

Reha Erdem, Hollywood yıldızlarıyla aynı kırmızı halıda yürüyecek

2005’ten bu yana katıldığım Toronto Film Festivali ise yine sessiz geçmeyecek. Üç yıl önce ‘İstanbul’ konulu panele konuşmacı olarak katılıp, o yılki özel ‘Şehirden Şehre: İstanbul’ bölümüne “Hayat Var” (2008) filmini veren Reha Erdem’in son yapıtının dünya prömiyeri festival kapsamında gerçekleşecek. Aylin Aslım, Binnur Kaya, Kevork Malikyan gibi isimlerin rol aldığı “Şarkı Söyleyen Kadınlar”, festivale alışkanlığı olan ve “Beş Vakit” (2006) için de aynı onuru yaşayan yönetmenin omuzlarına iki önemli işlev daha yükleyecek.

Birincisi festivalin ‘Özel Gösterimler’ (‘Special Presentations’) seçkisinde yer alarak, Hollywood yıldızlarının eserleriyle kırmızı halıda yürüdüğü ve önemli/seçkin yönetmenlerin işlerinin gösterildiği bölümde gösterilme onurunu yaşayacak. “12 Years a Slave”, “Dallas Buyers Club”, “Gravity”, “Under the Skin”, “The Face of Love”, “Labor Day”, “Man of Thai Chi” gibi eserler ile beraber görücüye çıkacak. Böylece belki de George Clooney, Keanu Reeves, Scarlett Johansson, Annette Benning, Kate Winslet, Matthew McConaughey gibi isimlerle aynı kırmızı halıda yürüyecek. Bunun yanında aynı bölümde François Ozon, Jim Jarmusch, Abdellatif Kechiche, Andrzej Wajda, Asghar Farhadi, Kelly Reichardt gibi isimlerin yapıtları da mevcut.

Lafın özü geniş çaplı, kırmızı halılı bir gala Erdem’i bekliyor. Tabi ikinci önemli konu da aynı yıl içinde “Jîn”den sonra “Şarkı Söyleyen Kadınlar”ın da üst kademe bir festivalde dünya prömiyeri yapması. Bu da büyük oranda Yeni Türk Sineması’nın bu önemli, yaratıcı figürünün sonunda hak ettiği onuru yaşaması anlamına geliyor. Bundan önce Berlin ve Toronto görse de ikisini yedi aylık periyoda sıkıştırmak büyük onur. İstanbul Film Festivali’nin yabancı konukları arttırmasından da faydalanan Erdem, bana göre evrensel başyapıtı “Hayat Var” eşliğinde adını dünyaya duyurdu. Bu gururu bize yaşatıp sinemamızın sınırları olmadığını ispatladı. Reha Erdem’e sizin namınızda bir kez daha teşekkürler!

Onur Ünlü doğru başvurunun meyvesini almış 

Onur Ünlü’nün “Sen Aydınlatırsın Geceyi”si de benzer bir yoldan geçmiş gibi. Bana göre 2000’lerin en önemli ve özgün yerli filmlerinden olan bu A sınıf anti-süper kahraman filmi, büyük oranda zeki başvuru taktiğinin sonucunu almış. ‘Geceyarısı Çılgınlığı’ bölümünün başındaki Colin Geddes’in değerlendirme kurulunda yer aldığı ‘Vanguard’ bölümüne filmini yollaması başlı başına bir bilinç. Zira festivalin İstanbul Film Festivali’ndeki ‘Mayınlı Bölge’ye cinsellik, şiddet, fantastik ve korku içerikli cevabı olarak anılabilecek bu seçki, tam da bu Japon Yeni Dalgası etkili esere göre. Ona da alkışlarımı gönderiyorum.

Bunların yanında Fransa-Pakistan ortak yapımı “Nur” (“Noor”, 2012) ile bu sene İstanbul Film Festivali’ne konuk olan Çağla Zencirci’nin, Guillaume Giovanetti ile ortak yönetmenliğini yaptığı ikinci işi “Ningen”in de festivalde gösterileceğini ekleyelim. Bu Türkiye-Japonya ortak yapımı eser de bizim için değerli. Lafın özü 5-15 Eylül 2013 tarihleri arasında 38. kez düzenlenecek etkinlik, bizim için yine dopdolu geçecek.

Rotterdam’dan ödüllü “Uzak İhtimal”in (2009) yönetmeni Mahmut Fazıl Coşkun’un ikinci işi “Yozgat Blues” ise San Sebastian’ın Yeni Yönetmenler bölümünde gösterilecek. Bu önemli festivalde 50000 avro ödüllü Kuxta-Yeni Yönetmenler Ödülü için de yarışacak. Bunu da ayrıca notlarımız arasına alalım. New York Film Festivali’nde ise bu sene herhangi bir filmimiz gösterilmeyecek. Böylece Türk sinemasının ‘sonbahar resitali’nden ziyade ‘Eylül resitali’ ile anılması daha doğru olacak.

Oscar yarışı bu sene erken start aldı

Bu sene yine hayli iddialı bir programla dikkat çeken Toronto Film Festivali, üzerine yapışan son sekiz senede yedi ‘En İyi Film Oscar’ı’ ödülünü çıkartan festival’ kimliğini 2014 için de sürdürmeyi hedefliyor. Bu yönde de odaklanacağımız filmleri şimdiden belirlemeye başladık. Zaten bu konuda iki hafta önce yazdığım yazıyı okumanızı öneririm.

Tabi bu doğrultuda festival kapsamında “12 Years a Slave”, “Gravity”, “August: Osage County”, “Labor Day”, “Mandela: Long Way to Freedom” gibi eserlerin iddialarını gözden geçirmek de şart hale geliyor. Bunun devamında yeni bir rekabet ağı filizlenip TWC’nin yarıştaki rakipleri belli olacaktır. Ya da Fox Searchlight ve Warner ile çekişmesinin adı konacaktır. Elbette daha önce yazdığım yazıyı göz önünde bulundurursak Oscar canavarı Weinstein Kardeşler’in bu sene sadece Toronto’ya odaklanmadığını da yeniden eklemekte fayda var. Sundance çıkışı ve Ağustos vizyonu da 86. Oscar Ödülleri için önemli gözüküyor. Festival süresince bu konuda daha detaylı bilgi vereceğimi de not düşeyim.

kaynak: KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

21 Kasım 2011 Pazartesi

Kaybedenler Kulübü: Türk Sinemasında Orta Yolu Bulma Çabaları



Sinemamızı yatay bir doğru olarak düşündüğümüzde üretilen filmlerin, sanatsal boyutları bakımından pozitif ve negatif uçlarda yoğunlaştığını söylemek zannediyorum ki yanlış olmayacaktır. Bir tarafta Reha Erdem, Nuri B. Ceylan, Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenlerin ulusal ve uluslar arası festivallerin gediklisi olan bol ödüllü lakin gişe mağduru filmleri; diğer tarafta ise yerli izleyiciyi salonlara çekmeyi başaran, ticari ereklerin boyunduruğunda genel itibariyle komedi türündeki tek boyutlu ve kolaycı filmlerimiz... Hoşumuza gitsin veya gitmesin, bir taraf Türk sinemasının prestijini ve varoluş değerini yükseltirken, diğer taraf işin ekonomik yükünü çekerek sektörün ekonomik devamlılığına ve sinemanın ülkenin sosyal yaşamındaki etkinliğine katkı sağlıyor. Ancak sinemayı, ulusal manada gelişim evresindeki bir sektör ve bir sanat olarak ele aldığımızda ülke sineması için en büyük önemi, eleştirmenlerin ve seyircilerin beğenisini aynı anda kazanabilen filmler taşıyor. Zira belirli bir standardın oluşturulamadığı ülke sinemalarında, çeşitlilik, devamlılık ve yetkinlik gibi kavramların varlığından söz etmek de zor oluyor. İşte Kaybedenler Kulübü her şeyden önce, bahsettiğim standarda hizmet eden bir parça olarak dikkat çekiyor.

Kaybedenler Kulübü'nün hikâyesi, 90'lı yılların başında başlayan bir radyo programının 7 yıllık yayın hayatı boyunca yaşanan gerçek olaylarına dayanıyor. Hikâyenin merkezinde, Mete Avunduk ve Kaan Çaydamlı isimli iki arkadaşın kendi aralarında sohbet ediyormuşçasına, yalnızlık ve cinsellik fonunda modern kent insanının varoluşsal problemleri üzerine gerçekleştirdikleri biraz şairane biraz alaycı konuşmalarından oluşan programın kısa bir süre sonra nasıl binlerce insanın dinlediği bir radyo programı haline geldiği ele alınırken; film, süresi boyunca, başta Mete ve Kaan olmak üzere misyon yüklediği bütün karakterleri, programa konu olan meselelerin somut birer örnekleri olarak sunup kurulan dramatik yapının yapıtaşları olarak kullanmayı tercih ediyor. Bu noktada oyuncu performanslarının da filmde kritik bir öneminin olduğunu söyleyebiliriz. Son zamanların en revaçta iki erkek oyuncusu olarak göze çarpan Nejat İşler ve Yiğit Özşener rollerinin üstesinden gelmeyi biliyorlar. Nerdeyse filmdeki tüm diyaloglara sızmış o iddialı cümlelerin karakterlerin dillerindeki olağanlığında bu iki oyuncunun büyük etkisi olduğu bir gerçek. Filmde önemli bir yeri olan Zeynep karakterinde daha önce oynadığı rollerden farklı bir yapıda karşımıza çıkan Ahu Türkpençe ise belki de oyunculuk kariyerinin şu ana kadarki en iyi performansını ortaya koyuyor. Oyuncu, bulunduğu sahnelerde etkisini bariz şekilde hissettirirken, şaşırtıcı bir şekilde diğer oyunculardan rol çalmayı da başarıyor. Türkpençe'nin, filmin etkileyici sahneleri arasında gösterebileceğimiz Kaan ve Zeynep'in barda tanıştıkları diyalogsuz sahnedeki doğal ve samimi performansı özellikle dikkat çekici.

Yeni neslin yozlaşma olarak yorumlanan birçok özelliğinin aslında bir çeşit çeşitlilik, hatta zenginlik olabileceğine işaret eden yönleri ise Kaybedenler Kulübü'nün kalıplara hapsedilmiş ezber bakış açılarına getirdiği yorumlarının en güzel örneklerinden birini oluşturuyor. Başta filmde sıkça kullanılan ekran bölmeler olmak üzere daha çok reklam filmlerinde tercih edilen keskin teknik müdahaleler ise, hem hızlı ve takibi kolay bir kurgu yaratıyor hem de filme stilize bir görsel anlatım tarzı hediye ediyor. Ancak bu tür efektlerin fazlalığının kimi sahnelerin duygusal etkisine zarar verdiğini de söylemek gerek.

Film, müzik kullanımı ve yalnızlık tümceleriyle Issız Adam'dan, ilişkilere yaklaşımındaki dürüstlük ve diyaloglarındaki umutsuz sertlikle Closer'dan, tekniği, anlatım ve mizah yaratmada belirgin bir şekilde kullanması ve aşkın, ilişkilerin taraflarında oluşturduğu farklı algısına değinmesi gibi yönleriyle ise son yılların beğenilen romantik-komedilerinden (500) Days Of Summer'dan tatlar çalıyor damağınıza. Ancak bütün olarak değerlendirdiğinizde Kaybedenler Kulübü'nün Türk sinemasında daha önce hiç denemediğiniz bir tadı olduğuna emin olabilirsiniz. Zira filmin taşıdıkları ruh hali bakımından sıklıkla karşılaşabileceğiniz sıradanlıktaki karakterlerinin birçoğu şaşırtıcı bir şekilde sinemamıza ilk defa uğruyor.

Soner Yıldırım,
Filmhafızası.com
                                                                                                                                            Alıntıdır.....

16 Kasım 2011 Çarşamba

Türk sineması, toplumdan daha Avrupalı


Doğrusu Thomas Elsaesser’le röportaj yapma imkânı belirdiğinde tedirgin olmadım değil. Öyle ya, 66 yaşındaki sinema araştırmacısının bugüne kadar yazdığı kitapları üst üste koysam neredeyse boyuma yetişirdi. Elsaesser, konferans vermek için geldiği İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin konferans salonuna girdiğinde bu endişem azaldı. Koca salonda sadece 10-15 kişinin oturduğunu gördü ve “Ne güzel, biz bizeyiz” diyerek gülümsedi. Bu sıcak karşılaşma sanırım sadece beni değil, karşılarında “huysuz bir ihtiyar” görmeyi uman diğerlerini de rahatlatmıştı. Bu rahatlık konferans sonrasındaki görüşmemize de yansıdı.

Sinema araştırmacısı, eleştirmeni, yazar ve akademisyen Thomas Elsaesser, İngiltere Sussex Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı öğrenimi gördü. Berlin doğumlu Elsaesser’in akıcı İngiliz aksanını ve literatür okumalarını andıran film analizlerini aldığı eğitime bağlamak mümkün. Londra’da film eleştirmenliği ve uluslararası film dergisi Monogram’ın editörlüğünü yaptı. Akademik kariyerine Avrupa romantizmi ve edebi modernizm dersleri vererek başladı. East Anglia Üniversitesi’nde 1976 yılında Film Çalışmaları, 1991 yılında Amsterdam Üniversitesi’nde Sinema ve Televizyon Çalışmaları programlarını başlattı. 2001’e kadar başkanlığını yürüttüğü 1200 öğrencili bu bölümün halen “Avrupa Sineması” başlıklı doktora programını yürütüyor. Aynı anda şu ana 20. cildi yayınlanmış olan Film Culture in Transition (Değişmekte Olan Film Kültürü) serisinin de editörlüğünü yapıyor.

“Sinema ‘Türkiye’nin AB’ye girme sorunu’yla ilgilenmez”

Thomas Elsaesser Bilgi Üniversitesi’ndeki konuşmasına sinemanın kamusal alanda yeri ve işlevini sorgulayarak başladı. Mayıs 1968’teki öğrenci olayları, Kasım 1989’da Çernobil Faciası ve özellikle 11 Eylül 2001 El Kaide saldırısından sonra ulusal, etik ve dinsel sorunları çözmede iletişimin ne kadar önemli hale geldiğini vurguladı. Liberal demokrasi ve açık ticaretle şekillenen ve eşitsizliğin hüküm sürdüğü günümüzde, Barrack Obama’nın seçilmesini de bu iletişim gereksiniminin altını çizen söylevlerine bağladı. 20. yüzyıl sonlarında yaşanan politik krizlerin etik sorunlar doğurduğunu ve bu sorunların sinema aracılığıyla kamusal alanda dile getirildiğini belirtti.

Sinemanın “Türkiye Avrupa Birliği’ne girmeli mi?” gibi somut konularla değil bireysel seçimlerle ilgilendiğini dile getiren Elsaesser, sinemanın gücünü birey ve kendisi ya da birey ve öteki arasındaki ilişkiyi ortaya koymasından aldığını ekledi. “Filmler bireyi sosyal ve genel yapının üstünde tutarak da politik olabilir” diyen akademisyen, aşık olmak gibi bireysel ve günlük hayata dair bir olgunun dahi post-marksist bir incelemeyle yeni dönem etik ve politik tartışmalara yol açacağının altını çizdi. Fatih Akın gibi birçok Avrupalı yönetmenin de uyuşturucu bağımlısı, intihara meyilli ve ezilmiş karakterlerle bu post-politikliği yakaladığını ekledi.

“Fatih Akın, incelemeye değer”

Elsaesser, Fatih Akın filmlerini Alman-Türk kültür farkından doğan karmaşık kimlikler ve aitlik kaygısının yanı sıra bireysel bir etik çatışmasına dayandığı için de incelemeye değer bulduğunu söyledi. Duvara Karşıfilminde kadın ve erkek karakterlerin “kaybedecek hiçbir şeyim yok” derecesinde güçlü bir güdüyle kendi etik değerlerini yaratmaya çabalamaları da bunun bir göstergesi. Yaşamın Kıyısındafilmi ile Akın’ın yine asimile olmuş Türklerin cinsel, siyasal, etnik ve dinsel tabuları aşma çabalarının işlendiğini belirtti.

Bir parti üyesi olmadan ya da siyasal eylemlerde yer almadan da bireysel olarak politik olunabileceğini gösteren Fatih Akın’ın filmleri, Elsaesser’e göre sinema aracılığıyla bir duruş sergilenebileceğinin kanıtı. Bunu başarabildiği için de sinema eleştirmenine göre Akın, Türk veya Alman yönetmen olarak değil Avrupalı bir yönetmen olarak nitelendirilmeli.


“Nuri Bilge Ceylan film tarihini iyi biliyor”

Thomas Elsaesser konferans sonrasında Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Üç Maymun’u izlemeye gitti. Bu, onun izlediği ilk Nuri Bilge Ceylan filmiydi. Sinema çıkışında Elsaesser’le bir araya geldik. İngilizce altyazı olmadığı için filmi Ahmet Gürata’nın yardımıyla takip eden Elsaesser, yine de çok ilginç bulduğunu söyledi.

Sahne akış hızının yavaş olduğunu düşünen sinema eleştirmeni, hikâyenin farklı zamanlar ve coğrafyalar arasında gelişmesini ilginç olduğu görüşünde. Ceylan’ın sinemasında Fatih Akın’ın filmlerindeki ulusal kimlik karmaşasına rastlanmadığı ve filmin daha çok görsel olarak biçimlendiğini söyleyen Elsaesser, dramatik renkler, izole figürler ve yağlı boya resimleri andıran görüntülerle yönetmenin suçluluk ve sorumluluk duygularını ön plana çıkardığını düşünüyor. Üç Maymun’u birçok açıdan 1950’lerin neo-realizm akımıyla şekillenen İtalyan filmlerine benzetiyor. Ceylan’ın 1970’lerin Fransız filmlerinden, 1920’lerin Alman sinemasından ve dışavurumculuk akımından da etkiler gözlüyor. Ona göre Ceylan sinema tarihini iyi bilen bir yönetmen.

Türk sinemasını incelediği kadarıyla toplumun geri kalan yapılarından daha “Avrupalı” bulduğunu söyleyen Thomas Elsaesser, Avrupa’nın en önemli özelliğinin standartlaşmadan bir birlik sağlayabilmesi olduğunu görüşünde. Amerika’da görülen tektipleşmenin, Avrupa’da çoksesliliğin, kültürel farklılıkların ve özerkliğin benimsenmesiyle aşıldığını ekledi. Hollywood’da da örneğin Martin Scorsese ve Steven Spielberg’ün erken yapıtlarının başta Fransız Nouvelle Vague (Yeni Akım) olmak üzere Avrupa sinemasından etkilendiğini belirten Elsaesser, Hollywood’un Avrupa sinemasından etkilere Avrupa’nın Hollywood etkilerine oranla daha açık olduğunu söyledi.

“Dijital film daha güçlü”

I. Dünya Savaşı sonrası film endüstrisini mercek altına aldığı kitabı Early Cinema: Space, Frame Narrative, 1920’lerin Alman sinemasını ve ulusal kimliği irdelediği Weimer Cinema and After ve Amerikan filmlerini karşılaştırmalı olarak incelediği Studying Contemporary American Film: Guide to Movie Analysis dışında yazarın pek çok araştırma kitabı ve çeşitli dergilerde yayınlanmış makaleleri bulunuyor. Elsaesser üzerinde çalıştığı iki kitabın yakında yayınlanacağı müjdesini veriyor. A New Approach to Film Theories(Film Teorilerinde Yeni Yaklaşım) adlı ilk eser, filmlerin artık sadece göze değil izleyicinin tüm duyularına hitap etmesi teorisi üzerinde duruyor. Dijital üretilen ve dağıtılan filmlerin fotoğraf tekniğiyle yaratılan filmlerden beş duyuya daha fazla hitap ettiğini söyleyen Elsaesser, kitabıyla son yüzyılda filmlerin izleyici ve duyularına ulaşma açısından kat ettiği yolu ortaya koymayı amaçlıyor.

İkinci kitabında ise Fatih Akın’ın filmlerinde gözlemlediği gibi sinemanın politika ve bireysel seçimlerin arasındaki ilişkiyi nasıl yansıttığını sorgulayacak. Politikayı parlamento, siyasi kararlar veya siyasiler üzerinden değil bireylerin günlük hayatını nasıl etkilediğini irdeleyecek.

Melis Ozan
Medyakronik.com
                                                                                                                                              Alıntıdır...

15 Kasım 2011 Salı

MİRASTAN BİZE KALAN HAYAL KIRIKLIĞI



 Tarihi vakalardan yola çıkarak günümüzle bağlantılı güncel film yapmak bir gerekliliktir. Tarih, zincir halkaları gibi bir sürekliliği içinde barındırır. Kopukluk kabul etmez. Zaten kopukluğu olması demek bir milletin geçmişinin olmaması demek olur. Günümüzün eğitmenlerinden birinin de sinema olduğunu kabul edersek tarihin perdeden nasıl yansıtıldığı önemlidir. Hele gençliğin tarihi kitaplardan değil de sinemadan öğrenmeye çalıştığını ve perdeden yansıyan her şeyi tarihi bir gerçek olarak kabullendiğini düşünürsek çekilen tarihi filmlerin önemi artmaktadır. Eğer film günümüzün güncel ve siyasi gelişmelerine atıfta bulunuyorsa bu ilgi daha da artmaktadır. İnsanlar kendi gerçekleriyle övünmelerini sağlayan ya da siyasi gelişmeleri anlatan filmlere ilgi göstermektedirler.

II. Abdülhamit'in günümüzde tartışmalı kimliği hala tazeliğini korumaktadır. Musul ve Kerkük toprakları hala siyasetçiler için önemli bir malzemedir. Bu tartışmaların gölgesinde kendine yer bulmaya çalışan bir film Miras. İşlediği konuyla övünüyor.

 Film, Osman Aysu'nun "Miras" adlı romanından senaryolaştırılmıştır. Filmin dram bölümlerinin yönetmenliğini Aydın Sayman, Aksiyon bölümlerini Mad-Max filmleriyle Avustralya'da sinemaya atılan ve Avustralya'da yaşayan Tarkan Özel yapmıştır. Filmin oyuncu kadrosu ise Hintli, Kanadalı, İngiliz ve Türklerden oluşuyor.

 İki yönetmen, bir roman ve farklı ülkelerin oyuncularının olması insanın aklına güzel bir film olmuştur düşüncesini getiriyor. Ayrıca filmin gösterime girmenden önce yapılan reklamları, Miras web sitesinin İngiltere üzerinden hacklendiği dedikoduları ve en önemlisi II. Abdülhamit, Yahudiler ve Musul Kerkük isimlerinin bir araya getirilmesi insanı heyecanlandıran ve ilgisini artıran unsurlar. Filmin Yapımcısı Kaan Girgin'de, seyirci bu filmde her şeyi bulacak, en önemlisi de kendi tarihini bulacak diyor.

 Miras, Yahudilerin II. Abdülhamit'ten Filistin'de toprak istemeleriyle başlıyor. II. Abdülhamit rolündeki Altan Erkekli'nin her an düşecek gibi duran sakalları ve II. Abdülhamit'in şov yaparcasına elini masaya vurması gibi yapay sahnelerle hayal kırıklığın kapısını aralıyoruz. Tarih vurgusu yapılan filminde tek tarih temasına da burada rastlıyoruz. İlerleyen bölümlerde tarihi herhangi bir olaya rastlayamıyoruz. Tabii dakikalar ilerledikçe seyircinin kafası karışmaya devam ediyor. Kurgudaki kopukluklar filmin neyi anlatmaya çalıştığını anlamamızı zorlaştırıyor.

 Miras'a, biraz merak biraz da gizem havası katmak için; Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinin karanlık ve loş bir mekânda, gür seslerle yemin etmeleri de eklenmiştir. Bu tören filmin aksiyon ve casusluk üzerine kurgulandığı izlenimini verse de sonraki gelişmeler çok amatörce çekilmiş bir filmle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Sahilde kurulan pusuda Türk ajanlarının acemice davranışları; Hindistan'a operasyona gidiyoruz diye ormanlık bir bölgede hazırlıkların yapılması ancak Hindistan'da bir operasyonun olmaması. Otelde Hintli iş adamını öldürmek için İngiliz ajanının gereksiz yere kadın kılığına girmesi; Türk kadın casusun aptalca ve gereksizce arabaya binmesi ve arabanın havaya uçurulması gibi filmin aksiyon sahneleri tamamen hayal kırıklığı yaratmaktadır. Ayrıca diyalogların çok yüzeysel ve yapay oluşu filmi itici yapan diğer bir boyuttur.


Girgin, Hint sinemasıyla ortak çalışmasının amacını; Türk sinemasının giremediği yerlere ve sektörlere girmek adına Hint starlarının basamak olarak kullanıldığını belirtiyor. Bu kötü senaryo ve inandırıcılıktan çok uzak ve kötü aksiyon sahnelerinin hangisiyle dünya pazarına girmeye çalıştığını anlamak zor. Güncel bir konunun kötü işlenmesi filme karşı hayal kırıklığı oluşturuyor. Hâlbuki filmi gösterime hızlı yetiştirmek yerine, filmin biraz zamana yayılarak ve teknolojiden daha iyi faydalanarak hazırlanması ortaya güzel bir film çıkartabilirdi.


Her akşam televizyonlarda rastladığımız 2.-3. sınıf aksiyon filmlerini aratmayan Miras bize farklı hiçbir şey sunmamaktadır.

 Osman Tatlı
 Suskun Sinema Yazıları / monakitap yayınları
e-posta-msn: suskunsinemayazilari@hotmail.com
                                                                                                                                       Alıntıdır....