türk yönetmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk yönetmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2011 Cumartesi

Abdullah Oğuz ile Röportaj


Türk Sineması ve televizyonunun karizmatik ismi Abdullah Oğuz dobra dobra konuştu... O Şimdi Mahkum filminin yönetmeni ve yapımcısı Abdullah Oğuz ile görüşmeye gittiğimizde ofisinde bir hengamedir gidiyordu. ‘Yapımcı filmi’nin ağır topu Oğuz ile konuştuğumuzda sinemayı ticaret olarak gören ama bu ticaretin sonunda ancak bağımsız, sanatsal değeri yüksek ve renkli filmlerin yapılabileceğine inanan bir sinema adamı tanıdık. Ve çok da memnun olduk. Buyurun Abdullah Oğuz’un gerçekleri.

Levent Kazak ile yeni projeleriniz var mı? 

Levent’le televizyon projelerinin dışında sadece ‘O Şimdi Asker’ filminde ortak bir çalışmamız var. İkinci filmde de yönetmen oldum. Bundan sonra böyle bir ortaklık devam eder mi bilemiyorum.


Filmin cast’ını siz mi oluşturdunuz? 

Levent Kazak, Gökhan, Yavuz Bingöl ‘O Şimdi Asker’den gelen karakterler. Onlar belli cast’lardı. Onların dışındakileri daha çok ben buldum diyebilirim. Mesela Burhan Öçal çok ilginçtir. Ben Burhan’a çok inandım. Hatta son güne kadar beni vazgeçirmeye çalıştı arkadaşlar, Burhan oyuncu değil diye. Burhan’ın karizmatik bir durumu var. Tabii ki çok zor oyuncu olmayan bir insan ile çalışmak. Çünkü neredeyse başrol onda. Bu bir riskti. Ben biraz seviyorum böyle riskleri almayı. Burhan benim arkadaşım olduğu için onun ruhunu biliyorum. Bu benim karakteri işlememde çok işime yaradı. Yeraltı dünyasının başı Numan karakterini biraz Burhan’ın özelliklerine göre işledim. Doğru bir fiziği olduğunu düşünüyorum Burhan’ın bu karakter için. Şimdi sorarsanız hala Burhan Öçal için filmden önceki fikirlerinizi koruyor musunuz diye? Evet şu an da ondan başka bir isim gelmiyor aklıma.


Filminizi bir yapımcı filmi mi yoksa yönetmen filmi mi olarak adlandırırsınız. 

Bu film bir yönetmen filmi. Ben televizyonda beş bin tane prodüksiyon yapmışım 12 senedir. Belli dönemlerde trendler oluşturmuşum televizyon sektöründe. 1992 yılında yaptığım program ‘Saklambaç’ı düşünsenize. Çarkıfelek yapmışım bunların hepsi ilklerdir. Belki bu yüzden bu işi iyi yaptık yapımcılık anlamında. Şimdi artık film çekmek istiyorum. Yani bu demek değil ki sadece ben yönetmenlik yapacağım. Başka yönetmenlere de film çekmek istiyorum. ‘O Şimdi Asker’ filminin karakterlerinden Özcan Deniz’i bu filmin cast’ına dahil etmedim. Eğer gişe endişem had safhada olsaydı onunla çalışırdım. Yapımcılık anlamında ‘Hababam Sınıfı Askerde’ çok başarılı bir film. Ama yönetmen anlamında o filmi çeker misiniz derseniz? Çekmem. Ama öyle bir projeye yapımcı olarak ismimi koyabilirim. Çünkü birkaç tane öyle film yapacaksınız ki ondan kazandığınız paralarla başka filmler yapabilesiniz.


Son dönemlerde komedi filmleri ağır basıyor. Daha doğrusu gişe yapan filmler çoğunlukla komedi. Duygusal filmler ise gişe riski taşıyor. Bu konuya nasıl yaklaşıyorsunuz? 

Evet öyle bir şey var. Komik olan film iş yapıyor. Ben bu filmde bir şekilde bütün bunları birleştirdiğimi düşünüyorum. Dünyanın en romantik sahnelerinden biri var Athena Gökhan’ın evlilik teklif ettiği sahne. Gerçekten tüylerimizi diken diken yapan bir sahne. Kimsenin Gökhan’dan beklemediği bir sahne oldu. Her bir karakterin bir aşkı ve öyküsü var. Bir Karlıdağ karakteri var müthiş. Türk Sineması’nda bir Yavuz Bingöl olacak. Çok iddialı konuşuyorum ama inşallah yanılmıyorum. Levent’in senaryosuna duyduğu aşk var. Aşk dediğiniz sadece tek biçimde olmaz. Öyle sahneler var ki insanı zaman zaman hüzünlendirecek, belki gözyaşı akıtacak sahneler var. Seyrettiğiniz zaman göreceksiniz.


‘Anlat İstanbul’un yönetmeni Ümit Ünal ile konuşurken filmlerin zarar etmeyeceğini, böyle söyleyenlerin dürüst davranmadığını söyledi. 

Ümit’in kendi parasını harcaması lazım böyle bir şey söyleyebilmesi için. Bence biraz ahkam kesmiş. Yok öyle bir şey. ‘Mustafa Hakkında Her Şey’de 800 bin dolar zarar ettim. Yani televizyona da satılmadı. Almadılar. Niye almadılar bilmiyorum. Hala uğraşıyorum bunun için. Filme milyon dolar harcadıysanız. 70 bin kişi gelmişse. Televizyona da satamazsanız. Zarar edeceksiniz. Çok basit. Benim filmim 700 bin kişi gelirse tapi olacak. Televizyona sattıktan sonra. 700 bin sayısı da büyük bir sayı. Sinema çok riskli bir iş. Bir kadrom var, bence önemli. Burhan, Yavuz hepsi sürpriz isimler. Bu filmde oyuncuların performansları çok dikkat çekici. Karakterlerin işlenişi ince düşünülmüş, dekorlara kadar büyük uğraşlar verilmiş. Gerçekten çok iyi potansiyeli olan oyuncular vardır. Oyuncu ancak yönetmenle çok iyi de olabilir, çok kötü de olabilir. Ama bu kötülük, kötü bir oyuncu olduğu anlamına gelmez. Oyuncu hep yönetilmek ister. En çok istedikleri şey yönetilmek ve belli bir süre sonra eğer doğru bir elektriği alırlarsa yönetmene teslim olmaya başlıyorlar. Çok güzel bir sinerji çıkıyor ortaya.

Sinan Çetin ve siz, yeni yönetmenlere destek veriyorsunuz. Ve ikinizin de bir sinema dili var. Sizin filmlerinizin öyküleri sanki daha fazla halkın içinden çıkıyor gibi. Bu belirlemeyi ne kadar doğru buluyorsunuz? 

Haklı olabilirsin hiç böyle bir şey düşünmedim. Bu benim televizyon yapımcılığımdan oluşabilir. Çünkü büyük kitlelere iş yaparken seyircinin nabzını tutmak diye bir şey var. Hiç birimiz seyircinin ne istediğini tam bilmesek de televizyonda çok daha doğru tahminler yapmak zorundayız. Bu bir deneyim. Dolayısıyla biraz daha halkın ne istediğini bilen bir yapımcıyım. Bir televizyon yapımcısı olarak. O zaman içerik çok önem kazanıyor tabii. İşte baktığınız zaman, ‘Ne seyirciyi daha çok ilgilendirir’in cevabını daha rahat veriyoruz. Sinan bunu ciddiye almıyor anlamında söylemiyorum. Sakın yanlış anlamayın. Ben bir işe soyunduğum zaman da benim için artık sinema bir ticarettir. Televizyonda da böyle. Ben önce bir takım dizilerimin ilk bölümlerini kendim dizayn ederim. İlk bölümünü yönetmek anlamında değildir o. Yönetmene yapımcı olarak o dünyayı kurduktan sonra teslim ederim. Çünkü televizyonculukta yapımcı çok önemli. Yönetmen bence çok önemli değildir televizyonda. Yani o dünyayı kurarsın ondan sonra formüller vardır, o formülü senin kurduğun gibi takip ettirebiliyorsa, sen de iyi kurmuşsan dünyayı, o iş bir şekilde sona varır. Hollywood’da da böyle. Sinema yönetmen işidir ama sinema aynı zamanda bir ekip işidir. Onu yalnız bırakmamak lazım. Yine söylüyorum artık binlerce saat program yaptıktan sonra halkın ne istediğini biliyorsunuz. Eğer bir yönetmenle çalışacaksanız bile ayağını yere bastırabilirsiniz, biraz daha yardımcı da olabilirsiniz. Çünkü kendim de yönetmenim onun ihtiyacını biliyorum. İhtiyaçlarının nereye kadar olduğunu biliyorum. Neresinin lüks olduğunu biliyorum. Ne kadarının onun egosuyla ilgili olduğunu biliyorum. Tekstilci değilim. Bu işi bilen biriyim. Oturup o adam, o işi çıkaramazsa bile sonunda o kurgu odasına girerim, kollarımı sıvarım ve o işi bitiririm. Onun da verdiği bir rahatlık var. Birazcık kontrolle işi doğru yaptığın zaman bence bir şeyler doğru çıkıyor. İşin hakkını vermiş oluyorsunuz.


İzleyiciler için bir mesajınız var mı? 

Her yönetmen gibi bu filme gelmelerini istiyorum. Bu filmde çok emek var. Tabii ki bir filmde çok emek olması seyircinin o filme gelmesini gerektirmiyor. Başından sonuna kadar sıkılmayacakları bir film olduğunu düşünüyorum. Çok eğlenecekleri eğlenirken de bazen üzülecekleri, görselin çok kuvvetli olduğu, ‘Vay be Türk Sineması’nda böyle şeyler de mi oluyormuş’ diyecekleri, gurur duyacakları bir film olduğunu düşünüyorum.


O Şimdi Mahkum filminin yönetmeni ve yapımcısı Abdullah Oğuz ile görüşmeye gittiğimizde ofisinde bir hengamedir gidiyordu. ‘Yapımcı filmi’nin ağır topu Oğuz ile konuştuğumuzda sinemayı ticaret olarak gören ama bu ticaretin sonunda ancak bağımsız, sanatsal değeri yüksek ve renkli filmlerin yapılabileceğine inanan bir sinema adamı tanıdık. Ve çok da memnun olduk. Buyurun Abdullah Oğuz’un gerçekleri.

Levent Kazak ile yeni projeleriniz var mı? 

Levent’le televizyon projelerinin dışında sadece ‘O Şimdi Asker’ filminde ortak bir çalışmamız var. İkinci filmde de yönetmen oldum. Bundan sonra böyle bir ortaklık devam eder mi bilemiyorum.

Filmin cast’ını siz mi oluşturdunuz? 

Levent Kazak, Gökhan, Yavuz Bingöl ‘O Şimdi Asker’den gelen karakterler. Onlar belli cast’lardı. Onların dışındakileri daha çok ben buldum diyebilirim. Mesela Burhan Öçal çok ilginçtir. Ben Burhan’a çok inandım. Hatta son güne kadar beni vazgeçirmeye çalıştı arkadaşlar, Burhan oyuncu değil diye. Burhan’ın karizmatik bir durumu var. Tabii ki çok zor oyuncu olmayan bir insan ile çalışmak. Çünkü neredeyse başrol onda. Bu bir riskti. Ben biraz seviyorum böyle riskleri almayı. Burhan benim arkadaşım olduğu için onun ruhunu biliyorum. Bu benim karakteri işlememde çok işime yaradı. Yeraltı dünyasının başı Numan karakterini biraz Burhan’ın özelliklerine göre işledim. Doğru bir fiziği olduğunu düşünüyorum Burhan’ın bu karakter için. Şimdi sorarsanız hala Burhan Öçal için filmden önceki fikirlerinizi koruyor musunuz diye? Evet şu an da ondan başka bir isim gelmiyor aklıma.

Filminizi bir yapımcı filmi mi yoksa yönetmen filmi mi olarak adlandırırsınız. 

Bu film bir yönetmen filmi. Ben televizyonda beş bin tane prodüksiyon yapmışım 12 senedir. Belli dönemlerde trendler oluşturmuşum televizyon sektöründe. 1992 yılında yaptığım program ‘Saklambaç’ı düşünsenize. Çarkıfelek yapmışım bunların hepsi ilklerdir. Belki bu yüzden bu işi iyi yaptık yapımcılık anlamında. Şimdi artık film çekmek istiyorum. Yani bu demek değil ki sadece ben yönetmenlik yapacağım. Başka yönetmenlere de film çekmek istiyorum. ‘O Şimdi Asker’ filminin karakterlerinden Özcan Deniz’i bu filmin cast’ına dahil etmedim. Eğer gişe endişem had safhada olsaydı onunla çalışırdım. Yapımcılık anlamında ‘Hababam Sınıfı Askerde’ çok başarılı bir film. Ama yönetmen anlamında o filmi çeker misiniz derseniz? Çekmem. Ama öyle bir projeye yapımcı olarak ismimi koyabilirim. Çünkü birkaç tane öyle film yapacaksınız ki ondan kazandığınız paralarla başka filmler yapabilesiniz.

Son dönemlerde komedi filmleri ağır basıyor. Daha doğrusu gişe yapan filmler çoğunlukla komedi. Duygusal filmler ise gişe riski taşıyor. Bu konuya nasıl yaklaşıyorsunuz? 

Evet öyle bir şey var. Komik olan film iş yapıyor. Ben bu filmde bir şekilde bütün bunları birleştirdiğimi düşünüyorum. Dünyanın en romantik sahnelerinden biri var Athena Gökhan’ın evlilik teklif ettiği sahne. Gerçekten tüylerimizi diken diken yapan bir sahne. Kimsenin Gökhan’dan beklemediği bir sahne oldu. Her bir karakterin bir aşkı ve öyküsü var. Bir Karlıdağ karakteri var müthiş. Türk Sineması’nda bir Yavuz Bingöl olacak. Çok iddialı konuşuyorum ama inşallah yanılmıyorum. Levent’in senaryosuna duyduğu aşk var. Aşk dediğiniz sadece tek biçimde olmaz. Öyle sahneler var ki insanı zaman zaman hüzünlendirecek, belki gözyaşı akıtacak sahneler var. Seyrettiğiniz zaman göreceksiniz.

‘Anlat İstanbul’un yönetmeni Ümit Ünal ile konuşurken filmlerin zarar etmeyeceğini, böyle söyleyenlerin dürüst davranmadığını söyledi. 

Ümit’in kendi parasını harcaması lazım böyle bir şey söyleyebilmesi için. Bence biraz ahkam kesmiş. Yok öyle bir şey. ‘Mustafa Hakkında Her Şey’de 800 bin dolar zarar ettim. Yani televizyona da satılmadı. Almadılar. Niye almadılar bilmiyorum. Hala uğraşıyorum bunun için. Filme milyon dolar harcadıysanız. 70 bin kişi gelmişse. Televizyona da satamazsanız. Zarar edeceksiniz. Çok basit. Benim filmim 700 bin kişi gelirse tapi olacak. Televizyona sattıktan sonra. 700 bin sayısı da büyük bir sayı. Sinema çok riskli bir iş. Bir kadrom var, bence önemli. Burhan, Yavuz hepsi sürpriz isimler. Bu filmde oyuncuların performansları çok dikkat çekici. Karakterlerin işlenişi ince düşünülmüş, dekorlara kadar büyük uğraşlar verilmiş. Gerçekten çok iyi potansiyeli olan oyuncular vardır. Oyuncu ancak yönetmenle çok iyi de olabilir, çok kötü de olabilir. Ama bu kötülük, kötü bir oyuncu olduğu anlamına gelmez. Oyuncu hep yönetilmek ister. En çok istedikleri şey yönetilmek ve belli bir süre sonra eğer doğru bir elektriği alırlarsa yönetmene teslim olmaya başlıyorlar. Çok güzel bir sinerji çıkıyor ortaya.

Sinan Çetin ve siz, yeni yönetmenlere destek veriyorsunuz. Ve ikinizin de bir sinema dili var. Sizin filmlerinizin öyküleri sanki daha fazla halkın içinden çıkıyor gibi. Bu belirlemeyi ne kadar doğru buluyorsunuz?

Haklı olabilirsin hiç böyle bir şey düşünmedim. Bu benim televizyon yapımcılığımdan oluşabilir. Çünkü büyük kitlelere iş yaparken seyircinin nabzını tutmak diye bir şey var. Hiç birimiz seyircinin ne istediğini tam bilmesek de televizyonda çok daha doğru tahminler yapmak zorundayız. Bu bir deneyim. Dolayısıyla biraz daha halkın ne istediğini bilen bir yapımcıyım. Bir televizyon yapımcısı olarak. O zaman içerik çok önem kazanıyor tabii. İşte baktığınız zaman, ‘Ne seyirciyi daha çok ilgilendirir’in cevabını daha rahat veriyoruz. Sinan bunu ciddiye almıyor anlamında söylemiyorum. Sakın yanlış anlamayın. Ben bir işe soyunduğum zaman da benim için artık sinema bir ticarettir. Televizyonda da böyle. Ben önce bir takım dizilerimin ilk bölümlerini kendim dizayn ederim. İlk bölümünü yönetmek anlamında değildir o. Yönetmene yapımcı olarak o dünyayı kurduktan sonra teslim ederim. Çünkü televizyonculukta yapımcı çok önemli. Yönetmen bence çok önemli değildir televizyonda. Yani o dünyayı kurarsın ondan sonra formüller vardır, o formülü senin kurduğun gibi takip ettirebiliyorsa, sen de iyi kurmuşsan dünyayı, o iş bir şekilde sona varır. Hollywood’da da böyle. Sinema yönetmen işidir ama sinema aynı zamanda bir ekip işidir. Onu yalnız bırakmamak lazım. Yine söylüyorum artık binlerce saat program yaptıktan sonra halkın ne istediğini biliyorsunuz. Eğer bir yönetmenle çalışacaksanız bile ayağını yere bastırabilirsiniz, biraz daha yardımcı da olabilirsiniz. Çünkü kendim de yönetmenim onun ihtiyacını biliyorum. İhtiyaçlarının nereye kadar olduğunu biliyorum. Neresinin lüks olduğunu biliyorum. Ne kadarının onun egosuyla ilgili olduğunu biliyorum. Tekstilci değilim. Bu işi bilen biriyim. Oturup o adam, o işi çıkaramazsa bile sonunda o kurgu odasına girerim, kollarımı sıvarım ve o işi bitiririm. Onun da verdiği bir rahatlık var. Birazcık kontrolle işi doğru yaptığın zaman bence bir şeyler doğru çıkıyor. İşin hakkını vermiş oluyorsunuz.

İzleyiciler için bir mesajınız var mı? 

Her yönetmen gibi bu filme gelmelerini istiyorum. Bu filmde çok emek var. Tabii ki bir filmde çok emek olması seyircinin o filme gelmesini gerektirmiyor. Başından sonuna kadar sıkılmayacakları bir film olduğunu düşünüyorum. Çok eğlenecekleri eğlenirken de bazen üzülecekleri, görselin çok kuvvetli olduğu, ‘Vay be Türk Sineması’nda böyle şeyler de mi oluyormuş’ diyecekleri, gurur duyacakları bir film olduğunu düşünüyorum.


O ŞİMDİ MAHKUM 


Abdullah Oğuz ile röportaj yaptıktan sonra filme gittim. Her yönetmen kendi filmini beğenir. Söylediklerinin ne kadarı doğru diye merak ediyordum. O Şimdi Mahkum daha ilk sahnesinden beni harikalar diyarına götürdü. Öyle ki, açılış sahnesindeki çekimler doğanın bir filmde nasıl kullanılacağına dair bir öğreti. Filmin en özel kısmı ne diye sorarsanız? Bence oyuncularının performansı. Burhan Öçal bana zaten ilginç bir seçim olarak gelmişti. Fakat o soğuk ifadelerinin bu filme bu kadar gidebileceğini hiç tahmin etmezdim. Keskin bakışları ve siyah takımları ile harika bir mafya babası olmuş. Hep düşünmüşümdür. Nedir yeraltı dünyası filmlerindeki karakterlere beni iten diye. Burhan Öçal bunun cevabını verdi. Asla hiçbir yorumu ‘arabesk’ değildi. Ve bütün o ciddiyetinin yanında bazı sahnelerde bizi kahkahaya boğdu. Yavuz Bingöl ve Gökhan Özoğuz harikaydı. Hele Levent Kazak, ne desem boş. Dünyanın en güzel duygusu olan gülmek, kahkaha atmak için bu filmi mutlaka izlemelisiniz.

                                                                                                                                          Alıntı

21 Ekim 2011 Cuma

Nuri Bilge Ceylan Oscar şansını değerlendirdi



18.10.2011
Nuri Bilge Ceylan son filmi 'Bir Zamanlar Anadolu'da'nın aday adayı olduğu Oscar ödüllerindeki şansıyla ilgili, 'Tahmin yürütmek zor. Sinema görüşleri farklı olabilecek bir jüri var' dedi.

Nuri Bilge Ceylan 'Bir Zamanlar Anadolu'da' filminin bu yıl 55'incisi düzenlenen Londra Film Festivali'ndeki galası için İngiltere'nin başkenti Londra'ya geldi.

Filmin gösteriminden önce Londra'nın 'sinema meydanı' olarak bilinen 'Leicester Square'deki Vue sinemasında kırmızı halı törenine katılan yönetmen Nuri Bilge Ceylan, Londra Film Festivali'nin önemini vurguladı.

'New York ve Londra'daki film festivalleri çok önemli çünkü burada yazılan yazılar, buradaki kritikler tüm dünyayı dolaşıyor' diyen Ceylan, 'Bir Zamanlar Anadolu'da' filminin birkaç ay sonra İngiltere'de vizyona gireceğini duyurdu.

İngiliz basınının filmine ilgisinin yoğun olduğunu belirten Ceylan, 'Ama tabii film vizyona çıkarken yazılan yazılara bakarak karar vermek lazım' dedi.

Filminin Oscar'a aday adaylığı ve Oscar şansının sorulması üzerine de Nuri Bilge Ceylan, 'Oscar konusunda tahmin yürütmek çok zor. Çünkü orada hiç tanımadığımız, sinema görüşleri farklı olabilecek bir jüri var. Ama sonuçta Türkiye bizi seçti. Biz de elimizden geleni yapacağız bu konuda' yanıtını verdi.

Filmin yapımcısı Zeynep Özbatur da 'Çok şükür ki her filmimizle buraya geliyoruz, bu festivale katılıyoruz. Bu festivali ben dünyadaki bütün festivaller içinde çok özel bir yere koyuyorum. Başka festivallerdeki güzel filmlerin seçildiği ve gösterildiği bir festival' dedi.

Özbatur 'Bir Zamanlar Anadolu'da' filminin 'New Wave' film dağıtım şirketi aracılığıyla İngiltere'de en geç gelecek yılın bahar aylarına kadar vizyona gireceğini kaydetti.

Yine yapımcısı olduğu Nuri Bilge Ceylan'ın 'Üç Maymun' filmiyle de Oscar'a aday adayı olduklarını ve ilk dokuza kaldıklarını anımsatan Özbatur, 'Bu sefer çalışma yöntemimizi daha da yoğunlaştırarak, kurduğumuz işleri daha da geliştirerek iyi bir çalışma yapacağız ama böyle şeyler çok da bilinemez. Biz elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışacağız' diye konuştu.

Ceylan'ın 'Bir Zamanlar Anadolu'da' filmi bu yıl 84'üncüsü düzenlenecek Oscar ödüllerinde 'En İyi Yabancı Film' kategorisinde aday adayı.

Filmin ilk uluslararası gösterimi bu yılki Cannes Film Festivali'nde yapılmış ve film Jüri Büyük Ödülü'nü kazanmıştı.

Nuri Bilge Ceylan, 2008 yılındaki Asya Pasifik Film Ödülleri'nde 'Üç Maymun' filmiyle en iyi yönetmen ödülünü almıştı.


                                                                                                                                 Alıntı

20 Ekim 2011 Perşembe

Süha Arın ile röportaj


Sayın hocam, belgesel Sinema ve Belgeselcinin taşıması gereken özellikler neler olmalıdır?

a- Belgesel film, herşeyden önce, estetik kaygıyla gerçekleştirilmeli; yani, belgesel film yönetmeni, sinema dilini çok iyi bilmelidir.

b- Belgesel film yönetmeni yaratıcı olmalıdır. Tabii yaratıcılık Tanrı vergisi bir özellik olduğu için, her belgeselde yaratıcı bir takım unsurlar aramak şart olmayabilir. Belgeselci,doğrunun, güzelin peşinde olmalıdır. Yaratıcı olmasa bile sinema estetiğini mutlaka bilmelidir.

c- Belgeselci bir yanıyla bilim adamı, bir yanıyla da sanatçıdır. Bu yüzden, belgeselcinin hem doğruyu ve hem de güzeli arayan yönü olmalıdır. Belgesel de zaten bilimle sanatın kesiştiği yerde vücut bulur, ortaya çıkar. Olması gereken de budur zaten.

d- Belgeselci, ayrıca, dürüst olmak zorundadır. Olaylar, olgular, kişiler, mekanlar ve kullanılan malzemeler konusunda dürüst olmak zorundadır. Hiç bir şekilde kişileri, olayları, kurumları ve gerçekleri çarpıtamaz; izleyiciyi yanlış yönlendiremez. Olgular konusunda çok zorlandığı zamanlarda kimi mekan farklılıklarına gidebilir veya bazı kişileri kullanabilir; ama bunları belirtmek koşuluyla. Bu zorunluluğu belgeselin sonunda, başında veya içinde herhangi bir biçimde, belirtmelidir. Kısacası, insanları yanlış yöne sevketmemelidir.

e- Belgesel Sinema, biraz önce saydığım özelliklere ek olarak evrensel bir mesaj taşımalıdır. Başka bir deyişle, her belgeselin evrensel bir yorumu olmalıdır. Her belgesel,bütün insanlığı ilgilendiren ve insani yönü olan bir mesaj içermelidir. Eğer "Belgesel" diye sunulan bir film, evrensel bir mesaj içermiyorsa, ben ona "Belgesel" diyemem.

Belgesel denince ne anlamalıyız, belgesel olmayan yapıtları belgeselden nasıl ayırt edeceğiz?

Ben önce, bu yılki yeni bir organizasyondan bahsedeyim size isterseniz. 30 Kasım-9 Aralık 2001 tarihleri arasında 13. Ankara Uluslararası Film Festivali yapılacak. Bu festival çerçevesinde Ulusal Belgesel Film Yarışması düzenleniyor. Bu yarışmada belgesel filmin sanatsal yönünün geliştirilmesine katkıda bulunulması amaçlanmaktaymış. Bu nedenle yarışmaya bazı özel katılma şartları konmuş: "Yarışmaya katılacak filmler sinema filmi kapsamında yaratıcı ve sanatsal belgesel niteliğinde olacaktır." deniliyor.

Şartnameye göre, yarışma yalnızca "yaratıcı belgesel sinema" alanını kapsamaktadır. Bu alanın dışında gerçekleştirilen filmler yarışmaya kabul edilmeyecektir.

Şimdi dikkat ederseniz yarışmanın en önemli koşulu "yaratıcı belgesel sinema" olma özelliği. O zaman, "yaratıcı olmayan belgesel sinema hangisidir ?" diye sormak gerekiyor. Aslında bunu çözebilmiş değilim. "Yaratıcı belgesel sinema" ön koşul olduğuna göre, demek ki, "yaratıcı olmayan belgesel sinema" da var. Festival yönetim ve düzenleme komitesi, anladığım kadarıyla şunu kastediyor:

"Belgesel" adı altında belgeselle uzaktan yakından hiç ilgisi olmayan bir takım görüntüler bütünü, maalesef, kamuoyuna sunuluyor ve buna "belgesel" deniyor. Örnek mi istiyorsunuz? Bir çok örnek var. Ben belleklerinizi tazelersiniz düşüncesiyle bazı örnekler vereceğim aklıma gelebilen. Örneğin, hanlarımız, hamamlarımız, ibriklerimiz, kilimlerimiz, ondan sonra, kervansaraylarımız gibi… Nedir burada yapılan iş? Yapımcı-yönetmen Ana Britannica veya Meydan Larousse gibi bir genel kaynak bulur. Aradığı konuyu, örneğin "ibrik" maddesini veya "bakır dövmeciliği" maddesini okur; oradan bu işin en çok nerede yapıldığını öğrenir. Bakır dövmeciliği en çok hangi kent veya kasabada yapılıyorsa, oraya giderek çalışan bakırcıları çeker; birkaç sini, tas örneği ekler; üzerine uzun bir anlatım ve bir de müzik ekledin mi, olur bunun adı "belgesel"! Buna benzer daha bir çok örnek verilebilir.

Böyle olunca herkes belgeselci olabilir ve de yapılan bu tür filmlerin tümüne "belgesel" deme olasılığı ortaya çıkıyor. Benim anladığım kadarıyla Ankara Film Festivali’ni ve yarışmayı düzenleyen kişiler o kadar bunalmışlar ki gönderilen bu tür "belgesellerden", sonuçta "yaratıcı belgesel" diye kendileri bir deyim bulmuşlar. Yaratılıcılıktan kastettikleri, yapıtın; yani hazırlanan belgeselin herşeyden önce sinema özelliği taşıması. Yani, "yaratıcı" dedikleri belgesel yapıtlarda, sinemayı sinema yapan sanatsal unsurlar olsun istiyorlar. Yani estetik bir kaygı taşısın istiyorlar. Belgesel sinemada bu özellik zaten aranmalıdır.

Belgeselin bir de evrensel mesajı olmalı demiştik az önce. Bu mesaj her şeyden önce bugün evrensel olarak kabul ettiğimiz değer yargılarını içermelidir. Örneğin, "Adolf Hitler Musevileri öldürmek veya onlara soykırım uygulamak konusunda haklıydı" mesajını içeren bir filme "belgesel" diyebilir miyiz? Görüntüler ve bulgular ne kadar estetik ve gerçekçi olursa olsun, tez ne kadar güçlü olursa olsun, mesaj evrensel olmadığı için böyle bir filme "belgesel" diyemeyiz.

Demek ki, herşeyden önce, belgeselin evrensel bir boyutu var; yani evrensel mesajlar içerme yönü. Oysa, yine estetik ve sinematografik kaygılarla çekilmiş, öykü bütünlüğü olan ve sinema özelliklerini içinde barındıran bir takım filmler de var. "Belgesel" adı altında yayınlanıyor bunlar. Özellikle "National Geographic" ve "Discovery Channel" gibi belgesel kanal olarak bilinen kanallarda yayınlanıyor bu tür belgeseller. Örneğin, seyrediyoruz arslanların hayatı. Nasıl avlanıyorlar; yavrularına avlanmayı nasıl öğretiyorlar; nasıl bir aile düzenleri var; anne yavrularını ne zaman kendi başlarına bırakıyor; avı nasıl paylaşıyorlar ve geride kalan kemik ve av artıklarını yiyen çakallar vb… sonuna kadar izliyoruz filmi ve hoşça vakit geçiriyoruz. Ve bu, "belgesel" diye yayınlanıyor, ama ben bunu "belgesel" olarak tanımlayamıyorum. Ben bu tür filmleri "bilgisel" ve "belgesel" diye ikiye ayırıyorum. Arslanların yaşamı ile ilgili bilgiler veren bu filme ben "bilgisel" diyorum. Çünkü bu tür filmler ağırlıklı olarak bilgi verir. Sırf arslanların hayatı ile ilgili kuru kuruya bir film evrensel bir mesaj içermiyor, sadece bilgi veriyor. Ben "bu arslanlar şu kadar ay hamile kalırlar; şu kadarken annelerinden ayrılırlar, şöyle aile düzenleri var; yavrularına avcılık deneme eğitimi yaptırırlar" gibi bilgiler öğreniyorum.

Ama, aslanlarla ilgili bir başka film seyrediyorum. O filmde ise yönetmen, "Arslan karnını doyuracak kadar avlanır. Karnı doyduktan sonra başka hiçbir hayvana zararı dokunmaz." diyor. İşte yönetmen birden bire evrensel bir mesaj yüklüyor bu arslan filmine. Yani, insanoğluyla arslanı karşılaştırıyor. "Arslanın insanoğlu gibi sınırsız bir ihtirası yoktur, karnı doyduğu zaman durmasını bilir; ama, insanoğlu durmaz, insanlar bu yönleriyle arslanlardan daha vahşidir!" demeye getiriyor. İşte böyle bir evrensel mesaj yüklendiği zaman, aynı arslan filmi; "bilgisel" olan arslanlarla ilgili bu film, birden bire "belgesel" bir nitelik kazanıyor. Diğer televizyon kanallarına bakın, genellikle hep bilgisel filmlerle karşılaşırsınız. Ve bunların çok azı "belgesel" filmdir, çünkü çok azı evrensel mesaj içermektedir.

Evrensel mesajlardan ne kastediyorsunuz, bunlara başka örnekler verebilir misiniz?

Emekten, emeğe saygıdan yana olmak; kültürel mirasın çeşitliliği ve bu çeşitliliğin korunmasından yana olmak; hoşgörüden, barıştan ve sevgiden yana olmak; yaşamdan ve yaşatmaktan yana olmak; şiddetten, ölümden ve öldürmekten yana değil, tam tersi bir tutum içinde olmak. Akıl ve akılcılıktan yana olmak. Akılcılık aynı zamanda Atatürkçülüktür; dolayısiyle Atatürkçü olmak. Saydığım bu ve buna benzer erdemler hep birer evrensel mesajlardır. Yukarıda saydığım koşullara ek olarak bu mesajları içeren her filmsel yapıt bir belgeseldir denebilir.

Bunun dışındakiler gerçeği yansıtabilirler, gerçeğin yeniden yorumlanmasına yardımcı olabilirler, estetik kaygılar taşıyabilirler; ama, dediğim gibi eğer evrensel mesaj içermiyorlarsa, bunlar o zaman belgeselden çok bilgisel filmlerdir. Az önce de vurguladığım gibi, benim belgesel anlayışıma göre, belgesel film veya belgesel sinema, evrensel bir mesaj içermek zorundadır.

Sizin üzerinde durduğunuz bir konu daha var. Belge film ve belgesel film. Bu ayrımın daha iyi anlaşılması bakımdan konuyu örneklendirerek biraz daha açar mısınız?

Sinemada gösterilen ticari amaçlı uzun metraj dramatik filmlere bazıları evvelce "konulu film" diyorlardı. Yani, oyuncularla çekilmiş ve dramatize edilmiş uzun metrajlı filmlere "konulu film" diyorlardı. Filmleri "belgesel" ve "konulu" diye ikiye ayırıyorlardı; sanki belgeseller konusuzmuş gibi! Şimdilerde artık "konulu film" demiyorlar, bundan kurtulduk. Şimdi "imgesel" veya "kurmaca" film diyorlar. Diğerlerine ise "belgesel" veya "belge film" diyorlar. Halbuki, "belgesel" dediğimiz grup, kurmaca olmayan, hayali olmayan, imgesel olmayan bir ana başlık altında toplanan bir yaklaşımdır. Diğer bir yaklaşım ise "haber filmi"dir, ancak bu "haber belgeseli" değildir. "Haber filmi", adından da anlaşılacağı üzere, tekrarı bir daha mümkün olmayan, olayı ve olayları anında kaydeden filmdir. Bu tür bir film güncelliğini kaybettikten sonra, geleceğe aktarılan bir arşiv malzemesi niteliğindedir. Ve biz bu filmi güncel olarak kullandığımız zaman buna "haber filmi" ya da "belge film" diyoruz.

Sinema tarihi kitaplarımızda bir örnek vardır. Fuat Uzkınay 1914 yılında bugünkü Yeşilköy’deki Ayastefanos Rus abidesinin yıkılışını filme çeker. Bu film ilk Türk filmi olarak kabul edilir; ne var ki, hiç gören olmamıştır. Buna rağmen çekildiği ancak kaybolduğu varsayılır. Yakın bir geçmişe kadar bu film, "ilk Türk filmi" ve aynı zamanda da "ilk Türk belgeseli" kabul ediliyordu. Manaki Kardeşler’in daha önce Sultan Reşat’ın Balkan’ları ziyareti sırasında çektikleri "belge film" ya da "haber filmi" artık ilk Türk filmi olarak kabul ediliyor; ama, bazı çevreler, ısrarla hem Uzkınay’ın hem de Manaki Kardeşler’in bu filmlerini "belgesel film" diye tanımlamayı sürdürüyor. Bugün de yüzlerce, binlerce haber filmi çekiliyor ve ilerde çekilmeye de devam edecek. Biz bunlara "belge filmi" veya "haber filmi" demekte ısrar edeceğiz. İlerde belgesel yapımlarında veya başka belgesellerin kurgulanmasında bunlardan yararlanılabilir; bu haber filmlerinin, belgesel bir yaklaşımla yeniden yorumu yapılabilir. Çünkü biliyoruz ki, bu tür filmlerin içeriği ve haber değeri estetik kaygılardan önce gelir; ve bu filmler güncelliğini kaybedince "arşiv malzemesi" ne dönüşür. Bunlar ilerde belgesel yapımlarında ya da yeniden kurgulanarak kullanılabilinir. Bu haber filmlerinin belgesel bir yaklaşımla yeniden yorumu yapılabilinir.

"İmgesel olmayan film" ana başlığı altında incelenen ikinci örnek ise 1960′lı yıllarda Fransa’da yoğunluk kazanan ve geçmişi Sovyet sinemasına dayanan, Dzigo Vertov’un geliştirdiği ama Fransızların Cinéma Vérité olarak adlandırdığı bir akımdır. Bu yöntemde, gerçeği anında yakalamak, hafif teçhizat kullanarak, mizansene başvurmadan, bir de daha önceden haber vermeden bir tür baskın niteliğindeki hareketlerle bir olayı takip edip saptamak ve onları kurgulayarak ondan Sinéma Vérité dediğimiz türden bir tür belgesel yapıt ortaya çıkarmaya dayanır. "Sinema Gerçeği" de dediğimiz bu yaklaşımda zamana karşı bir yarış söz konusudur. Estetik kaygılar daha çok ikinci planda kalır. Birinci planda, olayın özü ve içeriği gelir; yönetmen bunu yakalamaya çalışır.

"İmgesel olmayan film" ana başlığı altında incelediğimiz belgesel sinemada, yine gerçeğin peşinde koşulur; ama, estetik kaygılar en az içerik kadar ön plandadır. Başka bir deyişle, belgesel film, evrensel bir mesaj taşıyan gerçeğin, estetik kaygılarla, belgeselci etiğine sadık kalınarak, yeniden yorumlanmasıdır.

Batı toplumları ile Ülkemiz insanını karşılaştırırsak insanların televizyon programlarına bakışlarını nasıl değerlendirirsiniz? Televizyonlarda onca eğlence programı varken belgeselin nasıl bir izlenme şansı olabilir?

Türkiye henüz yazılı kültürü özümseyememiş, sözlü kültür geleneğinin hâlâ baskın olarak yaşandığı bir toplumdur. Yazılı kültür geleneğini özümseyememiş olan bu tür toplumlar, okumaz-yazmaz toplumlardır. Bu tür toplumlar daha çok televizyona bağımlıdırlar. Radyoya, söze, kulağa bağımlıdırlar. Ama bilgiye de aç toplumlardır. Yazılı kültür toplumlarında bilgi ve enformasyon açlığını gidermek için insanlar, televizyon ve radyonun yanısıra öncelikli olarak gazeteyi kullanırlar. Hemen hemen her eve iki gazete; birçok da dergi girer. En çok başvurulan kaynak da kitaptır. Yazılı kültür toplumlarında durum böyle olunca, onların televizyonları doğal olarak eğlenceye yöneliktir. Çünkü, bilgi vermek için uygun bir araç değildir televizyon. Kitap gibi değildir, dergi gibi değildir. O yüzden bu toplumlar televizyonda ağırlıklı olarak eğlenceyi ön plana alırlar.

Şimdi bizim televizyon yöneticilerimiz diyorlar ki, "efendim Amerika’da, Avrupa’da bu böyle, bizde de öyle olmalıdır" Hayır! Oralarda öyle oluyorsa bizde öyle olamayacak demektir. Çünkü bizde televizyon kanallarından aynı zamanda bilgi vermek amacıyla da yararlanılmalıdır. Ülkemizde televizyonlar yalnızca eğlence ağırlıklı olamaz; hatta ağırlıklı olarak bilgi vermelidirler. Ülkemizdeki insanların bilgi ihtiyacı karşılanmalı ve insanlar aydınlatılmalıdır. Çünkü Türkiye gibi ülkelerde insanlar öğrenmeye ve bilgiye açtırlar.

Peki Türkiye’de belgesel kanalı kurulsa izlenme şansı ne olabilir, ticari yönden kazanabilir mi böyle bir kanal?

Bu reyting dedikleri ölçüm yöntemi sadece bir aldatmaca. Halkın gerçek değerlerini ve ihtiyaçlarını iyi tespit eden bir televizyon kanalı niye tutunmasın? Bu toplum bilgiye ve gerçeğe aç bir toplum. Kendi değerlerine kıymet verildiğinde o toplum böyle bir girişime destek verecektir.

Discovery Channel’i niye seyrediyor insanlar? Bilgisel filimler ağırlıkta olduğu için seyrediyor. Aynı akıllılığı bizim televizyon patronları gösteremiyor. Bakıyor Avrupa’daki Amerika’daki ulusal ölçekte yayın yapan kanallara, eğlence ağırlıklı. Diyor ki, onlar öyle yapıyor, biz de öyle yapalım.

Bir televizyon yöneticisi son günlerde "belgesel yayın yapacak bir kanal açacağım" dedi. Anlaşılan o ki, o kanalda sadece belgeseller değil bilgisel filimler de gösterilecek. Böyle bir girişim toplumun zayıf yanını yakalayacak ve de girişimcilerine çok para kazandıracaktır. Yatırım yapmak isteyenler varsa, bence, bu alana yapsınlar.

Türkiye’de belgesel çekebilmek kolay mı? Bunu şundan soruyorum. Türkiye’de bazı şeylere dokunmak kolay değildir. Tabu derecesinde bazı tutsaklıklarımız var. Bunları aşmak kolay mı? Yönetmenlik hayatınızda karşılaştığınız olaylardan bahseder misiniz?

Elbette. Buna bir örnekle cevap vermek istiyorum. 1974 yılında Friglerle ilgili "Midasın Dünyası" adlı bir film yapıyordum. Bütün çekimleri tamamladım. Midas Vadisi’nden Eskişehir-Afyon-Kütahya üçgeninde, Gordion’da gerekli bütün çekimleri bitirdim. Bir tek Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesindeki objelerin çekimi kaldı. Oraya gittim, müze müdürü dedi ki; "bugün git yarın gel". "Peki" dedim, ertesi gün gittim. Bu sefer "birkaç gün kapalıyız, tamirat var, haftaya gel" dedi. Dedim ki, "ben buraya gelirken bütün teçhizatımla, kamera, ışık, kablolar, kamyonet vesaire ekibimle geliyorum, bir şey yapamadan dönünce bilmem şu kadar masrafım oluyor, siz tam gününü söyleyin de o zaman geleyim" dedim. Bir hafta sonra telefon ediyorum, "bugün meşgulüz gelemezsin" diyor. Bakanlıktan çekim iznim olduğu halde, tam bir yıl beni oyaladı; hiçbir çekim yaptırtmadı bana. Sonra bakanları devreye sokmaya başladım. Başbakanı bile olaydan haberdar ettik, yine bizi atlatmaya devam etti. En sonunda inanır mısınız, bu çekimi ben Cumhurbaşkanı’ndan torpil yaptırarak çekebildim. Bir müze müdürü, bir kültür müdürü, bir genel müdür size taktıysa hayatta izin alamazsınız, böylesine katı ve anlamsız bir tutum vardır ülkemizde.

İkinci bir örnek vereyim. 1990′da Ayasofya ile ilgili bir belgesel çekiyordum. Bana önce izin vermediler. "İçerde iskele var, tadilat olduğundan çekim yapamazsınız" dediler. Ben de dedim ki, "şimdilik iskele olmayan tarafı çekeyim" Bu içerikte bir dilekçe yazdım. Sonunda kabul ettiler. Gerçekten de iskele olmayan tarafı çektim. Aradan bir yıl geçti. Tekrar başvurdum, dedim ki, "iskele öbür tarafa geçti, kalan tarafı çekmek istiyorum" Onu da işte bir yıl sonra çekip filmi ancak tamamlayabildim.

Türkiye’de belgeselci olmak; ama, gerçek anlamda belgeselci olmak, kan, ter ve gözyaşı demektir bunu böyle bilin.

Belgeseller, toplum hayatımızda nasıl karşılanıyor, topluma ne gibi etkileri vardır, toplumu yönlendirebilir mi?

Daha önce de dediğim gibi belgeseller hazırlanırken bir bilim adamı titizliği ve sanatçı duyarlılığı ile hazırlanmalıdır. Güzeli ve gerçeği yansıtmalıdır. Toplumu değiştirmeye kalkmalı mıdır, kalkmamalı mıdır, bu tartışılabilir. Ama gerçekleri topluma sunmalıdır. Belgeselci toplumun tartışma ve tepki vermesini beklemelidir. Bu doğal bir istektir. Bu yanıyla kamusal bir işlev de görür belgesel. Belgeselci de bir kamu görevi görüyor demektir zaten. Özellikle bizim gibi, kibar tabirle, "gelişmekte olan ülkeler" için masa başında, stüdyoda derleme bir belgesel hazırlayabilirim. Bu bir şey kazandırmaz. Ama ben, bu toprağın, bu memleketin insanlarına bir bakmalıyız diyorum. Siz kaç tane belgesel gördünüz, emeklilerin, esnafın günlük yaşantılarından, çektikleri sıkıntılardan, sendikasızlaştırılan işçilerden, basın emekçilerinden, SSK’nın nasıl soyulduğunu, insanların hastane kuyruklarında nasıl süründüklerinden bahseden? Kaç belgesel gördünüz? Televizyonlarda gördünüz mü böyle bir belgesel? Gece 12′den sonra da razıyım, hiç gördünüz mü böyle bir belgesel? Göremezsiniz!.. Çünkü su başlarını tutan devler bu tür belgesellere izin vermiyorlar. Siz bir belgeselci olarak bu tür konular için kolay sponsor bulabilir misiniz, bulamazsınız!.. O zaman neye sponsor bulabilirseniz onunla yetinmek zorundasınız. Onu da gece ikiden, üçten sonra baykuşlara sunmak üzere yayınlatabilirsiniz. Türk belgeseli işte bu denli acıklıdır!

Belgesel denince insanların aklına ne geliyor, veya ne getiriliyor? Coğrafi ve tarihi güzelliklerimiz, kültür varlıklarımız ve Akdeniz, Ege kıyılarımız… Düşündürtmeyeceksiniz, sorgulatmayacaksınız insanları. Yumuşak yumuşak kültürel haberler vereceksiniz toplumumuza.. Ondan sonra hafif-hafif eğlendireceksiniz; biraz müzik katacaksınız; değişik folklorik gösterilerden kesitler sunacaksınız. Bunlardan arta kalan zaman olursa, gece yarısından sonra belgeselinizi gösterebilirsiniz. İşte bu kadar izin veriyorlar. Ama Türkiye’nin sosyal sorunlarını içeren bir belgesel yapmaya kalktığınız zaman, bir kere para bulacaksınız, çünkü paranız yok. Haydi, zar zor parayı buldunuz diyelim, bu defa çektiğiniz belgeseli yayınlayacak kanal bulamazsınız. Yayınlatsanız gece yarısından sonra üç-beş kişiye ancak ulaşabilirsiniz. 50′den fazla belgeselim var benim, bunların yarıdan fazlası izleyiciyle buluşamadı. Ben o belgesellerime "denize indiremediğim gemilerim" diyorum. Toplum ve seyirciyle buluşmayan belgeseller, inşa edilip de kıyıda kalmış, güneşte kavrulan gemiler gibidir. Ondan sonra da böyle yok olup gidiyorlar işte.

Sizin belgesel yapım konusunda öncü isimlerden biri olduğunuzu biliyoruz. Bununla beraber belgesel film veya yapım denince Türkiye’de ilk akla gelen isimler kimlerdir, bu kişilerin ne gibi önemli katkıları olmuştur?

Ülkemizde bir disiplin olarak belgesel sinemayı ilk defa başlatan Sabahattin Eyüboğlu ve Mazhar Şevket İpşiroğlu ikilisidir. İkisi de İstanbul Üniversitesi öğretim üyeleri olarak 1960′lı yıllarda bu soylu girişimi başlatmışlardır. Yine 60′lı yıllardan, tek tük örnekler varsa da, bunlar daha çok bilgisel türden filmlerdir. Kısacası, bir disiplin olarak ülkemizde belgeseli başlatanlar Eyüboğlu-İpşiroğlu ikilisidir.

Türkiye’deki Belgesel yapım çalışmalarını yeterli buluyor musunuz? Özel Televizyonların ve TRT’nin Belgesel yayınlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir kere, belgesel yapım konusuna özel televizyonların destekçi olması lazım. Ama bu kanallar belgeselin bilincinde değil maalesef. Birkaç kanal var. Onlar da daha çok turistik ve kültürel ağırlıklı bilgisel filmler yaptırıyorlar. Özel televizyonlar ticari düşündüklerinden sürekli olarak para kazanma peşindeler. Ne oluyor? Para kazanmak için maliyeti en düşük yapımlarla, en fazla reklam, dolayısıyla para getirecek yapımlara yöneliyorlar. O kadar çok kanal var ki, reklam pastası bu kadar televizyonu beslemeye yetmiyor. Sonuç olarak kaliteden ödün veriyorlar, ucuz yapımlar ön plana çıkıyor, reyting raporlarıyla en çok izlenen programlar bunlarmış inancı yayılmaya çalışılıyor.

Belgesel yapmak maliyetli bir iş. Belgeseli bir stüdyoda çekip bitiremezsiniz, bütün ülkeyi veya gereğinde dünyayı dolaşmak lazım. Arşivleri taramak lazım, kitap ve diğer malzemelere ulaşmak lazım. Bu görüldüğü gibi aylar süren bir çalışma gerektiriyor. Oysa bir televoleyi iki gecede montajlayıp yayına hazırlıyor adam. Her akşam canlı sunulan show programları neredeyse hiç maliyeti olmadan ekranlara getirilebiliyor. Bu nedenle onun halka hizmet, kamuya hizmet gibi bir misyonu yok, kaygısı da yok. Onun nedir kaygısı? Devamlı kazanmak ve daha çok kazanmak.

TRT siyasi otoritenin emrinde olduğundan "suya sabuna dokunan" yapımları hazırlaması mümkün değil. Hazırlansa da denetime takılır kalır. Ben 1985 ve 86 yıllarında "Fırat Göl Olurken" adında 10 bölümlük bir belgesel çektim. Fırat suyunun baraj olmasıyla göçe zorlanan köylerde, kasabalarda çekimler yaptım, kazı yapanlarla, göçe zorlanan insanlarla görüştüm. Ama TRT bu on bölümlük dizi belgeselin tamamını reddetti. Aslında bugün en çok belgesel yaptıran ve yayınlayan kurum TRT’dir. Ama TRT’nin de yaptırdığı yapımlar daha çok bilgisel türden filmlerdir. TRT’nin belgesellerini belgesel olarak değerlendiremem. Belgeselin kendine has özellikleri vardır biliyorsunuz.

14 Haziran 2001

MTV, Gayrettepe-İstanbul
                                                                                                                                   Alıntı

Serdar Akar ile Röportaj


Ölüm sahnesi çekmeyi sevmiyorum

İyi bir yönetmen olmanın hayatı çok sevmekle alakalı olduğunu söyleyen Serdar Akar, bunun bir nevi ölüm korkusunu da yükselttiğine inanıyor

İyi bir yönetmen olmanın hayatı çok sevmekle alakalı olduğunu söyleyen Serdar Akar, bunun bir nevi ölüm korkusunu da yükselttiğine inanıyor. Her bölüm kanın döküldüğü mafya ve “derin devlet” ilişkilerinin ele alındığı Kurtlar Vadisi’nden sonra bu sezon da Sağır Oda’yla yine bir bulmacayı yönetmeye başlayan Akar,yeni dizisini ve hayatını anlattı


Sağır Oda bu sezonun en gösterişli başlayan dizilerinden biri. Hatta neredeyse başlamadan seyircisiyle buluşmuş bir dizi. Çünkü medyada Kurtlar Vadisi’nin yerini alacak dizi diye tanımlanıyor. Sizce bu her iki diziye de haksızlık değil mi?

Büyük haksızlık ve kötü bir şey. Kurtlar Vadisi’ni çekmeme ve şimdi de Sağır Oda’yı yapmama rağmen beni bile çok rahatsız ediyor ki diğerleri hiç sevmiyordur bence. Medyanın tanıtım ve pazarlama işine kafam basmıyor ama doğru bulmuyorum bu tanıtımı. Ne alakası var, niye iki iş birbirinin içine böyle geçsin. Bu söylemlerden bence herkes rahatsız.

Kurtlar Vadisi ekibinden Soner Yalçın ve siz ayrılıp şimdi Sağır Oda’yı yapıyorsunuz. Orada bilmediğimiz bir sorun mu var?

Hayır, bir sorun olmalı mı? Dizinin yapımcısı Timur Savcı önerdi bana bu işi. Kurtlar Vadisi Irak filminden sonra o ekip henüz ne yapacağını bilmiyordu, ben de beklemek istemiyordum. Bu iş ya da başka bir iş nasılsa yapacaktım. Timur’la bu yaz çektiğim “Barda” filminden dolayı bir iş ve para ilişkimiz vardı. Sağır Oda değil de başka bir iş olsaydı da biz Timur’la yapacaktık. Sağır Oda hakkında bir fikir versin diye kendileri için hazırladıkları tanıtımı gösterdiğinde çok etkilendim. Televizyondaki tanıtım da mutlaka bu olsun dedik zaten. Bir dizi için böyle bir başlangıcı, yani belgesel görüntüye dayanan bir fikri daha önce duymamıştım. Benim hissettiğim “tuhaf bir şey geliyor galiba”ydı. Tek aklıma takılan o belge görüntülere dayanarak hazırlanmış fikrin kanlı canlı hale nasıl dönüşüceğiydi. Bunu çok düşündüm açıkcası. Belgesel ve kurmaca içiçe geçmeliydi çünkü. Geçen gün bir senaryo geldi, Rusya’daki Yahudiler’den kaç bilezik, kaç yüzük toplanmış isim isim... Bunları dizinin içinde belge olarak kullanacağız mesela.

YAHUDİLERİN ALTINLARI BİR TÜRK’TE

Sağır Oda tam olarak ne anlatacak seyirciye...

İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudiler’in Naziler tarafından toplanan altınlarının bir kısmı bir Türk’e verildi. Toplanan altınların değeri 86 milyar dolar. 110 bin ton altın. 10 bin onu kayıp, bir yerlerde gömülü. Nerede olduğu belli değil. Bu bir rivayet değil gerçek. Dizi bize bu gerçeği ispatlayacak. Eğer Türkiye’de bulunursa bu altınlar İsrail’in bunu bizden faiziyle alma hakkı var. O yüzden dizinin tanıtımında “Annelerinizin yastık altındaki altınları tehlikede” diyoruz. Gömülü altının çok az bir bölümü aktif hale gelmiş, işleten de bir Türk.

Dizide ülkenin önde gelen holdinglerinden birinin nasıl bir imparatorluğa dönüştüğünü anlatıyorsunuz, holding sahibi Türk altınları işleten Türk mü ve kim?

Bilmiyorum, seyirci kendi benzetmelerini yapacaktır. Dizinin hikayesi varlıklı zengin bir aileye odaklanıyor. Ailenin etrafında bir istihbaratçı, bir güvenlikçi, bir profesör var. Bunlardan yalnız birinin hikayesi gerçek hayattan gerisi kurmaca...

Siz çektiğiniz fimlerin çoğunlukla senaryolarını da yazıyorsunuz. Başka ekiplerin yazdığı senaryoları çekmek sizi ürkütür mü ya da canınızı sıkar mı?

Bu kolay olmuyor gerçekten. Önce kesinlikle ne demek istediklerini anlamam lazım. Bir zaman alıyor tabii senaryo ekibiyle sinemasal olarak aynı bakış açısına sahip olmak. Biz şu an senaryo ekibiyle bu süreyi yaşıyoruz aslında.

Dizinin ilanlarında Soner Yalçın ve Serdar Akar ismi ön planda. Sanırım bir dizinin yönetmeni ilk defa bu kadar ön plana çıkıyor. Türkiye’de yönetmenler değil yapımcılar tanınıyor çünkü. Seyirciye ne demek istiyor bu ilanlar... Büyük ikili, büyük buluşma, Kurtlar Vadisi ekibi dağıldı biz artık Sağır Odayı yapıyoruz...

Yönetmenin adının böyle yazılması gerçekten bir dizi için ilk defa görülmüş bir şey. Tanıtım grubu seyirciye “Buradan iyi iş çıkar, seyredin” diyor bence. Kurtlar Vadisi ekibiyle de bir sorunum olmadı, onlar daha bir iş yapmayacaktı ben de hemen yapmak istiyordum. Bekleyemezdim, para kazanmam lazımdı.

Siz Kurtlar Vadisi dizisinin dışında, Kurtlar Vadisi Irak filminin de yönetmeniydiniz. İyi bir film oldu mu ya da 10 milyon dolarlık bir film oldu mu o sizce? Çünkü siz çok daha küçük bütçelerle iyi filmler yapabilen bir yönetmen olarak tanınıyorsunuz.

Ben hayatımda ne 10 milyon dolar gördüm şimdiye kadar, ne de görebilirim bundan sonra. Gördüğüm bütün paraların toplamı bile o kadar etmeyebilir ama 10 milyon dolar harcanırdı o filme. O boyutta yapılan film için harcanabilir bu rakam. Türkiye’de çekildiği için bu kadar pahalı oldu tabii, masraflar katlanıyor. Amerika’da çeksen bu filmi çok çok ucuza çekebilirsin. Gerçi onlara bu kadar harcamamalarını söyledim, gerek yoktu belki de. Ama yapmak istediler, bu cesaret de kötü değil. Hiç kimse bu kadar parayı bir filme bağlamazdı gerçekten. Takdir etmek lazım. Film de kötü film olmadı. Der Spiegel’den aradılar röportaj yapmak istediler, istemedim, “Filminiz Almanya’da yasaklandı konuşmak istemiyor musunuz?” dediler. Pentagon’da konuşulan tek film bu. İyiydi yani. Üniversiteden hocalarım çok beğendi. Şu anda mezun olduğum okulda -Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü- öğretim görevlisiyim. Aslında bu sezon beni heyecanlandıran en büyük iş bu. Eski bir öğrenci öğretmen oluyor ilk defa o okulda. Kantinde içkiler içen, yaramaz ama çalışkan bir öğrenciydim ama sert bir hoca olacağım sanırım. Neyse, bu öğretim üyeliği için dosya hazırlarken Kurtlar Vadisi Irak’ı da koymamı çok istedi hocalarım mesela. Büyük çapta bir filmdi çünkü.

HAYATI BECEREMİYORUM

Her yönetmenin aklında bir tane çok çekmeyi istediği film vardır ya...

Neyi çekiyorsam o anda en çok yapmak istediğin film o aslında. Şimdi Barda’yı çektim gelecek yaz Madende’yi çekmek istiyorum. Ölürken aklımda proje kalacak mı onu merak ediyorum, sanırım kalacak bu çok kötü işte. Çünkü sinema doğal hayata olan saygının ritüeli...

Hayatın kendisi mi yani...

İyi bir yönetmenseniz bunun hayatı çok sevmekle çok yakından bir ilgisi var. Hayatı çok sevmek de ölüm korkusunu devreye sokuyor. Çok seviyorsun ve vazgeçmek istemiyorsun hayattan. Sinema o hayata saygının töreni işte. Ölüm sahneleri çekiyorum ama bunu hiç sevmiyorum aslında, içimi sıkıyor o sahneler. Gerçi hayata sagısı olanın ölüme de saygısı olmalı... Ama ölüm benim içimi sıkıyor.

Ne zaman bir film çekmek istediğinizi anladınız? Çünkü Bolu Yüksekokulu Sevk ve İdare Bölümü’nden mezunsunuz Mimar Sinan’a gitmeden önce değil mi?

Üç kardeşiz biz aslında ama ben onlardan ayrı büyüdüm, anneannem büyüttü beni. Dedemin sinema salonları vardı, yazlık ve kışlık. Adapazarın’da. Yazlığın önünde havuz vardı, ara olduğunda fiskiye çalışırdı. Balkonunda mermer masalar vardı ve eldivenli garsonlar hizmet ederdi. İlk filmimi anneanemin kucağında seyrettim, Tarzan. 5 yaşında okula başladım. 20 yaşında üniversite mezunuydum. Askere gittim, askerdeyken Mimar Sinan sınavlarına girdim ve kazandım. insan eninde sonunda en istediği işi yapıyor. Başka bir iş bilmiyorum ki. Başka hiçbir şey yapamam. Hayatı beceremiyorum bırakın başka bir işi. Evliliği beceremedim, evde elimden hiçbir iş gelmez, araba kulanmaktan anlamam, insanların ne konuştuklarını bile anlamıyorum bazen...

24.09.2006
Haber: Sanem Altan
                                                                                                                                     Alıntı

19 Ekim 2011 Çarşamba

Osman Sınav ile Röportaj



Yapımcı ve yönetmen Osman Sınav Kehkeşan Dergi’ye verdiği röportajda hem kendi yaşamına, hem de sinema ve TV dünyasına dair çok özel açıklamalarda bulundu.

Osman Sınav Muhteşem Yüzyıl’a çaktı!!! Ünlü yapımcı diziyi neden beğenmiyor? Yazdığı senaryolarla, oluşturduğu karakterlerle, çektiği birbirinden muhteşem dizi ve filmlerle adından sürekli söz ettiren başarılı yapımcı ve yönetmen Osman Sınav Kehkeşan Dergi’ye verdiği röportajda hem kendi yaşamına, hem de sinema ve TV dünyasına dair çok özel açıklamalarda bulundu.

Öncelikle sizi tanımak isteriz. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

1956 yılında Burdur da doğdum. İstanbul Güzel Sanatlar Yüksek okulunda TV-Film enstitüsünde öğrenim gördüm. Kariyerime 1987 yılında 500 kadar TV ve Radyo reklamı yazarlığı ve yönetmenliği ile başladım. 1987 den sonra ise yönetmenlik ve yapımcılık ile ilgili uzun metrajlı film, TV dizileri ve radyo, televizyon ya da tiyatroda oynanan oyunlar ile eserler oluşturdum.1984 yılında Sinegraf Film Production’u kurarak İstanbul da TV dizileri, uzun metrajlı filmleri üretmeye başladım.

Sizi hikaye yazmaya iten şey nedir? Senaryo yazarken genellikle nelerden etkileniyorsunuz?

Beni film yazmaya iten en temel duygu “Adalet” duygusudur. 2.olarak; insanın fıtratıyla ilgili bir yolculuk. İnsanın fıtratında ne var ne yok, onun içindeki labirentleri nasıl açarsak iyilik duygusu gelişir. Çünkü bu tip şeylerin hepsi insanın fıtratında vardır. İnsanın iradesiyle yeniden kurgulanması üzerine düşünmek beni çok ilgilendiren bir şeydir. Ve dolayısıyla insanda bununla paralel giden bir aşk duygusu vardır. Bunlar beni hikaye yazmaya iten şeyler. Hepsinde vazgeçilmez olan şey de “Adalet” duygusu.



Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Üretkenliğinizin çocukluğunuzla bir bağlantısı var mı?

Tabii ki vardır. Ben hayatımda yaptığım her işi öğrenciliklerim de dahil isteyerek planladım ve istediğim şeyleri yaptım. Planlamadığım ve istemediğim bir işi pek yapmadım. Yapmak zorunda kaldığım zamanlarda onu o anda bir problem olarak görüp yapıp geçmişimdir. Yani hep planladığım ve hayal ettiğim işleri yapmaya çalıştım. Çocukluğum Torosların tepesinde 9 ay motorlu taşıt girmeyen bir köyde geçti. Onun için hep şunu söylerim, benim oradan buraya olan yolculuğum, buradan (işte atıyorum) Hollywood’a olan yolculuğumdan çok daha uzun bir yolculuktu. Benim için çok daha kısa bir yoldur.

Reklamcılıktan sinemaya geçiş sürecinizi biraz anlatır mısınız?

500 civarında reklam filmi çektim. Uzun yıllar reklam yazarlığı yaptım. Kreatif direktörlük yaptım. Sonra da, “ben hayatımı insanlara hikaye anlatarak geçirmek istiyorum” deyip isteyerek ve yine planlayarak bir geçiş yaptım. Reklamcılığa başlarken de o iş benim için stratejik bir şeydi. Yani ben günün birinde film yapacağım, hikâye anlatacağım diyordum. Ve oraya gidiş yolculuğumu reklamcılıktan geçirdim çünkü reklamcılık yaparak hikaye yazmaya zemin hazırladım. Bir hikâye anlatacağım diye yola çıktığımda Yeşilçam’ın sinema olarak sıfırlandığı ve TV sektörünün hiç olmadığı sadece TRT 1’in olduğu bir dönemdi.

Karakterleri oluştururken neye göre seçiyorsunuz? Nasıl inanıyorsunuz o karakterlerin Türk halkı tarafından sevileceğine ve popüler olabileceğine?

Şimdi orada en temel şey adalet duygusu, adalet arayışı. Türk kültüründeki kahraman demek ”adalet arayan adam” demek. Yani adalet için başını verebilen adamdır. Bu bizim kültürümüzde çok daha yoğundur. Bu rol model üzerinde çalıştım. Temel duygu ise adalet arayışıdır.

Kahraman olabilecek kişileri nasıl seçiyorsunuz?

Onu yapabilecek oyuncuları test ediyoruz, seçiyoruz.

Günümüzdeki birçok yeni diziyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Onlar hakkında konuşmam. Her sene yüz tane dizi çıkıyor. Sadece bu sene değil senelerden beri bu böyle. Her sene 100 civarında dizi çıkar. Mevcut kanallar mevcut reklam gelirleriyle bunun yüzde 50’sini taşıyabilirler. Bu yüzde 50’nin yüzde 50’si 3 ay içinde çöpe gider. Bunu sektördeki kanallarda, yapımcılarda, yönetmenlerde bilir. Kalanlar da daha iyi bir alternatif bekler. Bu rekabeti böyle olan bir sektördür. Ve onların içinden halkın konuştuğu, sokağa taşan ve her insanın Aa! dediği dizi sayısı, herkesin orada olmak istediği dizi sayısı da yüzde 5’tir. 100 taneden 5 tanesidir yani.

Yurtdışına açılan ilk dizi sizin yönettiğiniz “Deli Yürek” adlı dizi oldu. Bu anlamda şu andaki dizi ihracatlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aşağı yukarı 10-12 yıl önceydi. İlk yurtdışına giden dizi “Deli Yürek”ti. Kazakistan’a gitti. Ve o zamana kadar da ben hep bu işi birisi yapsa, bu alanda işletme eğitimi almış hatta Amerika’da eğitim görmüş, dünya pazarını bilen biraz Hollywood’da ki pazarı bilen birisi gelse, burada ve bizim arka bahçemiz diyebileceğimiz Asya, Ortadoğu, Balkanlar gibi eski Osmanlı coğrafyasına pazarlasa diye hep hayal ederdim. Bir gün böyle bir arkadaşım geldi tam da hayal ettiğim gibi. Arkadaşımız Fırat Gürgen. Kazakistan’da dizimi yayınlatabileceğini söyledi. Ben yıllardan beri böyle bir şey hayal ediyordum ve bunu yapmak istiyordum ve “Şahane” dedim. Ama sıkıntısı vardı. “Nasıl olacak bilmiyorum ama bunların parası yok” dedi. Dedim ki “bant parası, banda aktaracak eleman parası artı bir dolar istiyorum”. Şaşırdı ve “Ben senin hayır diyeceğini düşünüyordum… Bu kadar emek veriyorsun burada, bu kadar paraya vermezsin diye düşünüyordum” dedi. “Şunun için böyle söylüyorum? Şuan pazar değil ama bir potansiyel 5 yıl sonra pazar olmaya başlayacak 10 yıl sonra pazar olacak ve bu pazar 250 milyonluk bir teletoriye hitap edecek. 250 milyonluk Türk dünyası var. 100 milyonda yakın çevreden eklerseniz 350 milyon eder. O zaman rakamları konuşuruz ” dedim. O gün bölüm başına 30 dolara verdik Kazakistan’a. Şimdi 30 bin dolarlar konuşuluyor. Ve 350 milyon teletoriye hitap ediyor. Bu bir vizyon meselesi! Sonra da arkası geldi. Ortadoğu’ya sıçradı. Şuan dünya televizyon marketlerini şaşırtan bir teletoriye böyle bir şey satıyoruz. Sonuç itibarıyla güzel bir şey fakat bizde hala 350 milyonluk teletoriye daha iyi ne yapabiliriz diye düşünülerek üretilmiş bir tane yapım yok! Yani biz mahallede horoz dövüştürmeye devam ediyoruz.

Tarihi dizilerle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Tarihi diziler Türkiye için gecikilmiş bir şeydir. Türkiye’de henüz tarihi diziler başlamadı. Yapıldı diye gördüklerimiz, Türk halkına aslında tarihi dizi yapmanın ne kadar doğru olacağını gösteriyor. Yani ilgi onu gösteriyor. Tarihin bir perspektifi vardır, bir yörüngesi vardır. Tarihte dönemin perspektifinden bahsetmiyorsanız, o tarihten geleceğe doğru bir perspektif çizmiyorsanız o tarih değildir. O kostümsel bir şeydir yani Aşk-ı Memnu’daki Bihter’e kostüm giydirirsiniz Hürrem olur. Kim kimle ne ilişki yaşıyor üzerinden tarih konuşamayız. Tabii ki tarihte de bunlar vardır ama o ilişkiler o perspektiften işlenirse tarih olur.

Genelde hangi hedef kitleye ulaşmaya çalışıyorsunuz?

Ben bütün meslek hayatımda şuna dikkat ettim. Total izleyici ile AB seyircisini at başı götürmeyi hedefledim. Çünkü toplam kalite ve toplumsal kalite buradan çıkar. Televizyonculuktaki başarı da odur. Yani bir şey yaparsınız sadece varoşlarda birinci olursunuz ama AB’yi alamıyorsanız onun toplam kalitesinde bir problem vardır. Hem reklam verene ulaşamazsınız dolayısıyla yayıncı kuruluşun işine yaramaz hem de doğru bir şey olmaz. Hem geniş kitlelere ulaşmak gerekiyor ama aynı zamanda alım gücü yüksek kesime, iradi gücü yüksek kesime.

Sakarya-Fırat adlı diziye halkın ilgisi neden bu kadar yoğun oldu?

Sakarya-Fırat bu ülkede nerdeyse 30 yıldır var olan 1980 İhtilali’nden sonra Türkiye’de ki emperyalizmin yeni yüzünün 30 yıldır yarattığı dram üzerine bir iştir. Adının Sakarya-Fırat olmasının nedeni ise Sakarya ve Fırat nehirleri bu ülkeden doğan ve bu ülkenin topraklarını sulayan iki nehirdir. Logomuzun ortasında bir fotoğraf var. Çanakkale de bir siperde çekilmiş fotoğraf. O fotoğrafı hikâyelendirdik. O fotoğraftaki iki kişiden birisi Siverekli Harun onbaşı ile Atabeyli Musa Çavuş. Bugünkü bu mücadelede ülkenin Güneydoğusunda görev yapan bir jandarmanın büyük dedesi Atabeyli Musa Çavuş orada sevdiği kızın ailesi ve dağda da düşmanı olan bir teröristin büyük büyük dedesi ile Siverekli Harun Onbaşı. Metaforu bu. O yüzden Sakarya-Fırat dedik. O yüzden bu mücadelenin neresinde nasıl olmak gerekiyor diye başlayan bir hikayedir.

Bu ülkede şehitliği olmayan ilçe kalmadı neredeyse. Öbür tarafta terörist diye gördüğümüz insanlarda bu toprağın ve bizim insanımız. İhanet dışında her şeyi oturup konuşup halledebileceğimiz potansiyelimiz varken, bunu yapamadan bu kavgayı, 80 sonrası emperyalizmin yüzü bize böyle bir şey hazırladı. Bunu nasıl fark ederiz, bunu nasıl fark ettiririz üzerinden yürüyen bir hikayedir. Yaşananlarla birebir örtüşen çok şey var içinde. Bu hikayeleri anlatmamız gerekiyor. Asıl derdimiz bu hikayeleri anlatırken rehabilite edebilme alanımızı yaratmamız gerekiyor. Toplumun rehabilitasyona ihtiyacı var. Bu hikayeleri anlatmamız gerekiyordu. Bir bakıma “nöbet” tutuyoruz. Bu ülkede neler oluyor diye bizde kendimizce nöbetimizi tutuyoruz.

Yönetmen/yapımcılık dışında başka bir hayaliniz var mıydı?

Sinemada çok hayalim var ama başka bir iş yapmayı hiç düşünmedim düşünmem de. Çünkü ben hayal ederek ve isteyerek yaptım.

Yeni projeleriniz var mı?

Var şuan çalışma aşamasındayız. Benim masamda her zaman 5 tane yeni proje vardır. Benim işim bu. İleriye yönelik proje yapmadan duramam. Tesadüfen bir şey yapmıyorum çünkü. Su yüzüne çıkmamış hayali dizi ve film projelerim var.

Geçmişte yaşadığınız ve hala pişmanlık duyduğunuz bir şey var mı?

Benim hayatımda pişmanlık duyduğum bir tek şey var “sigara içmek”. Hayata dair her şeyi yaşadım. Çok üzüldüğüm, kırıldığım, mutlu olduğum şeyler oldu. Özel hayatımda, iş hayatımda. çok para kazandım, çok battım. Hepsini yaşadım çok şükür ama hepsi insan için ve hepsinin de yaşanması gerekir. Bunların içinden kendim özel olarak tek pişman olduğum şey sigara içiyor olmak.

İyi ki yapmışım iyi ki olmuş dediğiniz bir şey var mı?

Çok şey var tabii. En somut ve özel olanı; evliliğim, çocuklarım ve sinemacı olmak.

Sizi en çok ne kızdırır?

Yalan ve yalana bahane bulunmasına kızarım. Tembellikten dolayı kendini kandıran insana çok sinirlenirim.

En severek okuduğunuz kitap?

Bir sürü kitabı bir arada okuyorum. Her zaman okuduğum İsmet Özel’in “Çatlayacak Kadar Aşk” masamda hep vardır. Son zamanlarda Süleyman Çobanoğlu’nun şiir kitabını okuyorum.

Kendi diziniz dışında en çok hangi diziyi izlerken keyif alıyorsunuz?

Dizi seyretme keyfiyetim çok olmuyor. “Ne yapılıyor, hikayesi ne” diye zaman zaman oturup izliyorum kendime göre analiz yapıyorum. Günlük takip ettiğim bir dizi yok. Görmem gereken dizileri o an izleyemiyorsam DVD sini alıp sonradan seyrediyorum. Film seyrediyorum ve seyretmeye çalışıyorum. Film seyretmeyi severim. Eşim ve çocuklarımla zaman zaman film akşamları yaparız.

Yapımcılık ve yönetmenlikte örnek aldığınız isimler var mı?

Hiçbir zaman örnek almak anlamında Hit denebilecek bir şeyim olmadı. Yabancı yönetmenlerden beğendiklerim var ama örnek almak anlamında bir şey söz konusu değil.

Hatta şöyle bir şey anlatayım size; bundan birkaç yıl önce Francis Ford Coppola Bulgaristan’da film çekiyordu ve 2-3 günlüğüne Türkiye’ye geldi gitti. Bunlardan birisinde de bir arkadaşımla gelip kapalı VİP’te basından gizli misafirim oldu ve bir akşam yemek yedik. Büyük adam, büyük yönetmen benimde çok sevdiğim yönetmenlerden birisi. Ve giderken kendisine “Deli Yürek Bumerang Cehennemi” DVD’sini götürdüm, hediye etmek için. Türk sinemasından bir örnek, vaktiniz olursa izlerisiniz dedim. Müthiş bir heyecanla aa! Ne kadar güzel, bana imzalar mısın bunu dedi. Şimdi bunu bana imzalar mısın diyince ben nasıl yani dedim Francis Ford Coppola’ya film imzalayacağım. Birden aklıma “Godfather Collection” DVD seti var. Benim 4 hit filmimden biri olan “Apocalypse Now” Francis Ford Coppola’nın bir filmidir. O filmi götürüp Coppola ile yemek yiyeceğim imzalatabilirim değil mi? Ama aklıma öyle bir şey gelmiyor. Kendi DVD’mi imzalarken bunu kısaca DVD’ye yazdım. Ben kimseye hayranlık duyup imzasını alayım gibi bir duygu yaşamadım. “Benim sizden imza almam gerekiyor, bir şey istemem gerekiyor”. hatta dedim ki “hayatımdaki 4 hit filmden biri sizin filminiz, getirip onu ben size imzalatmak isterdim ama beynim öyle çalışmadığı için bu hiç aklıma gelmedi kusura bakmayın. Size imzalı filmimi vermem biraz garip oldu.” dedim. “Yok, ben şeref duyarım” dedi.

Her mesleğin bir pir’i vardır. Sinemanın pir’i yok gibi gelir bana. Çok özel bir meslek. Kendimi bir anda sinemanın pir’i ile karşılaşmış gibi hissettim. Bir insan karşısında böyle bir hayranlık ve heyecan duyacağımı hiç düşünmedim ama hakikatten adam hayranlık uyandırıyor. Güzel bir anı oldu. Ama ben ondan imza almadım!

4 hit filmimden birisi onun filmidir. Bir diğeri Roman Polanski ‘nin TESS filmidir. Bunlar baya eski filmler. Diğeri Viskonti’nin Le Notti Bianche filmi 1980′lerde masumlar diye gösterildi.

Bir de Emir Kusturica’nın Undergrand filmidir. Maalesef Türkiye’de lüzumsuz yere skandallara sahne olan ve anlaşılmamış bir filmdir.

Genelde nerelerde bulunursunuz?

İstanbul’u seviyorum İstanbulsuz yaşayamam ama İstanbul’un daha çok sakin yerlerini severim. Üsküdar’dan Salacak’tan İstanbul’a bakmayı severim.

Bir de İstanbul’un içindeymiş, kalbindeymiş gibi hissedeceğiniz bir yer vardır. Kehkeşan dergi okuyucularına bu bir tavsiyem olsun. Topkapı Sarayı’nın sultan Mahmut köşkünün ön tarafına geçip bir kahve içsinler oradan İstanbul’a bakarak. İstanbul’un kalbinden dünyaya bakıyormuş gibi.

RÖPORTAJ: DENİZ KARABUDAK & BÜŞRA YILDIZ

Kartal Tibet ile Röportaj


Kartal Tibet ile, Türk Sineması’nın dünü, bugünü ve yarını...


1970’lerde altın çağını yaşayan Türk Sineması’yla bugünkü Türk Sineması’nı karşılaştırdığımızda o seyirciyle bugünkü izleyici arasında ne gibi farklar görüyorsunuz?

Eskiden TV olmadığı için halkın tek eğlencesi sinema idi. Gene eskiden çok değişik ve sayıda filmler-çok farklı yüzler çekiliyor, konu oluyordu sinemaya. Sinema o dönemlerde o kadar farklı idi ki senaryolar ve oyuncular 3-4 yılda bir değişip öylece senede 250-300 film yapılıyordu. Halbuki şimdi senede 300 filmden bahsetmek mümkün değil. Günümüz sinemasına baktığımızda ise öyle mi? Değil elbette .

Halk her zaman kahramanını bulur.

Tanju Gürsu (filmlerin bıçkın delikanlısı), Engin Çağlar ( salon filmlerinin romantik jönü), Muzaffer Tema (Yeşilçam’ın ilk romantik jönü) ve Kartal Tibet ( Karaoğlan’dan Tarkan’a) . Sizce günümüzde bu özellikleriyle yaşayan oyuncular mevcut mu? Bu manada oynayan değil yaşayan diyebileceğimiz aktör-aktrist var mı günümüzde?

1965 yılında Karaoğlan adlı yapımda ünlü kahramanı canlandırıp 1972’de Karaoğlan Geliyor ile Suat Yalaz’ın büyük ilgi gören çizgi romanından beyazperdeye uyarlanan seride unutulmaz bir kahramanlık macerasına imza atmıştı Kartal Tibet. Bunun üzerine Yeşilçam’ın o unutulmaz yüzlerinin üstlendiği-simgelediği rolleriyle günümüz oyuncularını konuştuğumuzda Tibet, o insanların o dönem hayatımızda yer edinip o özellikleriyle halkın beğenisini kazandığına, hayatımızda özdeşleştirdiğimiz özellikleriyle yer edindiğine değiniyor. O dönem star olup şimdi hala star olan oyuncularımızdan söz ediyor ve akabinde şöyle diyor usta yönetmen: “Bir Kemal Sunal, bir Cüneyt Arkın, bir İzzet Günay, bir Öztürk Serengil, bir Ayhan Işık… Bunlar bir defa geldiler. Bunların yerini başka oyuncular alabilir mi?

Son dönem oyuncularına baktığımızda Kadir İnanır, Tarık Akan… Bunlar geldiler, o dönem büyük bir izleyici kitlesine sahip olmuş ve kendilerini kanıtlamış oyuncular olarak da halkın beğenisini kazanarak adından söz ettirdiler yıllarca. Gönüllerde kurduğu tahtlarla o dönem de stardılar ve hala da starlar. Bir Şener Şen, bir Haluk Bilginer ki Haluk Bilginer’in başarısı yaptıkları inkar edilemeyecek kadar güzel. Bunlar büyük birer starlar. Bu neye işarettir biliyor musunuz? Kahramanların gücü değişir, çeşitlilik gösterir, attığı imzalarla başarılarla daha başka görünür buna karşılık halk, her zaman kahramanını bulur. Bir Kurtlar Vadisi ne kadar sevildi…

Sizce sinemanın büyüsü nedir?

Sinemada insanı büyüleyen ortam 2 yolla kitlelere ulaşır.

1- Sinemanın illüzyonu-büyüsü (kendisi )

2- Biz, Türk Filmi yapıyoruz.

Evet, bizim yaptığımız film bünyesindeki büyüyle gideceği yeri o kadar güzel bir şekilde buluyor ki halk kendinden olan, onunla beraber yaşayan, onu anlatan onu konuşan bu büyüyü alıyor ve bırakmıyor artık. Kısacası bu, halka yakın geliyor.

Seyirciye ulaşmamışsa eksiktir…

Sinema bünyesinde neyi barındırmalı? Ya da başka bir ifadeyle sanat için mi yoksa halk için mi olmalı sinema?

Sanatın kapsadığı alan bakımından önem arzettiğine ve bunun sinemadaki yerine değinen Tibet, sanatla dolayısıyla sinemayla halka ulaşılabileceğinden bahsediyor ve şöyle diyor: “Nitekim yapılan sanattır. Bu sanatsa, bütün Güzel Sanat dallarını içerir ve bunların toplamından doğar. Sanatta bir operadır; daha çok kitlelere ulaşan. Sinema vardır dolayısıyla sanat dalı vardır ve bunun da tamamlayıcı öğesi seyircidir burada.”

Bir ürünün güzel olması – sanatsal değer taşıması mı, yoksa halka ulaşmış olup basit olması mı? mevzusuna değinen Tibet, sinemanın sanatla olan bağına ve seyirciyle olan ilişkisine şöyle değiniyor: “Bir sanat-bir sinema, güzel olsa bile seyirciye ulaşmamışsa eksiktir, hiçbir anlam ifade etmez. Buna karşılık halka ulaşmış ama sanatsal değer taşımıyor yani ucuzsa o zaman da eksiktir.” diyor ve ekliyor: “ İşte burada şu mevzunun önemini bir kez daha anlıyoruz: Bir eser-bir sinema, sanatı içinde barındırmalı ve o sanat seyirciye ulaşmalı.”

Müziğin ritminde yaşamak…

Nostalji evrensel midir sizce?

Evrenseldir elbette, neden evrenseldir? Çünkü; anılar- yaşadıklarımız her zaman bir yerlerde duran, hafızalarda kalandır.Yaşam olduğu sürece anılar-anılar yaşadığı sürece de nostalji bitmeyecektir ve o hak ettiği tavrıyla hep bize gülümseyecektir. Tarık Akan, Cüneyt Arkın, Kadir İnanır…Bunlar o denli ki müziğin ritmini doğurup o ritimde 30 yıl sonra onlar için de nostalji olacak. Saygın durumlar var, olanca saygınlığıyla bu değerli oyuncular; özel hayatıyla değil halkın gönlünde kurduğu tahtla yer edindi. Böylece seyirci onları evine buyur etti ve birer kahraman oldular…

Amerika filmlerindeki teknoloji ile…

Yıllar evvel Cüneyt Arkın’ın oynayıp Çetin İnanç’ın yönettiği ‘Dünyayı Kurtaran Adam’la başlayan maceraya, şimdi ‘Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu’ adlı filmin yönetmenliğini yaparak devam ettiniz. Ekimde vizyona girecek bu filmle ilgili düşüncelerinizi alabilir miyim?

Halkın bildiği bir Dünyayı Kurtaran Adam var. Filme gitmek isteyecektir seyirci ki; prodöktör doğru yatırım yaptı. Seyircinin o filme mi bu filme mi? Derken bu filme gidecektir ki seyirci de tatmin olacaktır.Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu bana göre Amerika filmlerindeki teknoloji ile Türkiye’de yapımı gerçekleşen önemli bir film. Dev oyuncu kadrosuyla, Mehmet Ali Erbil’de rol alırken Türkler’in kullandığı o makinalarla birkaç Fransızla bizde böyle bir film yapılıyor. Beyaz perdeye yansıyan masal dünyasının unutulmaz filmi olan ‘Keloğlan Kara Prense Karşı’ adlı filmi çeken Energy medya ve prodüksiyon’un Dünyayı Kurtaran Adam’ın yapımcılığını üstlendi. Kısacası halk izleyecek ve kararını verecek…

‘Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu’nun bugüne kadar yapılan en başarılı Türk uzay filmi olacağını kaydeden usta yönetmen, filmde izleyicilere Hollywood ayarında animasyonlar izlettireceklerini söylüyor. Türk insanının algılama, düşünme ve çeşitli biçimlerinden yola çıkılıp uzayın fethedilerek Türkleştirilmesini anlatacak olan filmin senaryosu Murat Boyacıoğlu tarafından yazılırken, yönetmenliğini ise Kartal Tibet yapıyor.

10 yılda 120 filmde başrol…

Kartal Tibet sinemaya nasıl başladı?

Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümünü bitirdim. Uzun yllar tiyatro oyunculugu yaptıktan sonra Karaoglan filmiyle sinemaya geçtim (1965). “Karaoğlan” ve “Tarkan” gibi sinema filmlerinde oynadım ve izleyici bu filmleri çok sevdi. 120 filmde oyunculuk Devlet Tiyatrosu’nda yönetmenlik yaptım ve 30 piyeste oynadım. Sinemaya girdiğim on yıl içerisinde yüz yirmi filmde başrol oynadım.

Atıl Kurt!..

Ve Tarkan nasıl doğdu?

Tarkan klasiği…Yılllarca ‘Tarkan’ filmlerinden oluşan 6 filmle gönlümüzde kurduğu tahtıyla o zaman da şimdi de hala yer edinen unutulmaz bir efsane. Peki ama Kartal Tibet’te ‘Tarkan’ nasıl doğmuştu? İşte Tibet’in açıklaması: “ Tarkan’ı Sezgin Burak doğurdu, Arzu film hayata geçirdi. Tunç Başaran ardından da Mehmet Aslan yönetmenliğini yaptı diyor özlem dolu gözleriyle usta yönetmen. Öyleki “1969’da Tarkan Mars’ın Kılıcı”ile başlayan efsaneyi Tunç Başaran Yönetmiş arından da Mehmet Aslan’la, 1970, 71. 72’de Tarkan seri filmleri çekilmiş. Tarkan’ınsa Sadık dostu Kurt’a “Atıl Kurt” dedi mi, artık düşmanlarının titreme zamanı gelmişti her defasında…






Söyleşi: Fatma KORKUTATA

MİLLİ GAZETE