film yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2016 Pazartesi

Bildiğiniz 'Aşk ve Gurur' ama korku dolu


Austen’ın ünlü romanı “Pride and Prejudice” yani “Aşk ve Gurur” ilk kez 1813’te yayınlanmış İngiliz edebiyatının önemli eserlerinden biridir. Roman Elizabeth Bennet’ın etrafında geçmektedir. Görgü, edep, ahlak, eğitim ve evlilik konularıyla uğraşmakta olan evlenme çağına gelmiş bir İngiliz ailenin ileri görüşlü kızıdır. Daha önce çok başarılı olan bir filmi de çekilmiş romanın içinde ve birçok filmde adı geçen Mr Darcy karakterini de muhtemelen duymuşsunuzdur.


Şimdi 2009’da yayınlanan kendimin de merakla okumuş bulunduğu bir başka yapıttan bahsedeceğim. “Pride and Prejudice and Zombies” yani “Aşk ve Gurur ve Zombiler”. Bundan daha ilgi çekici bir başlıkla karşılaştığımı hatırlamıyorum. Belki de kitabı bu yüzden ve Austen’ a ait eserle nasıl hikayeyi bağladığını delice merakımdan almış ve okumuş olabilirim. Seth Grahame-Smith, klasik romanı, modern zombi unsurlarıyla bezemiş diyebiliriz. Kitabın kapağı da oldukça etkiliydi. Jane Austen’ in kitap kapağıyla ilişkisini çok etkileyici bulmuştum.


Detaylarda kendimi ve sizi boğmadan önce bence hemen asıl meseleye gelmeliyim. Böyle bir malzemeyi nasıl film yapmazlardı ki zaten? Evet, “Aşk ve Gurur ve Zombiler” 2016’da vizyona giriyor. Burr Steers’ ın yönettiği, Lily James, Lena Headey, Charles Dance, Jack Huston, Matt Smith, Sam Riley gibi oyuncularıyla genç bir kadroya sahip bir film. Tür olarak aksiyon, korku ve romantizmi bir araya getiren filmin karakterleri Jane Austin’in klasik romanındaki farklı statülerdeki karmaşık ilişkilerin yanı sıra bir de zombi ordusuyla uğraşmak durumunda kalıyorlar.


Film merakla bekleniyor, özellikle de eleştirmenler! Filmin anlaşılan ya çok kötü ya da çok iyi olması bekleniyor. Ama şunu biliyoruz ki zombi filmlerini seviyoruz. Herkesin dikkatini çekmeyi başaran filmin yapımcıları arasında Natalie Portman da var.


ZEYNEP ELMAN
kaynak : sinema.mynet.com


2 Nisan 2014 Çarşamba

Rob The Mob: Mafya soyulursa kime dert yanar?

İtalyan Amerikan mafya filmlerine bir yenisi daha eklendi. ‘Rob The Mob’ 1990’lı yılların New York’unda adı geçen John Gotti davasından uyarlandı.

Filmde aktör Andy Garcia mafya babasını oynuyor:

‘‘Bu çok iddialı bir fikirdi. Zamanın romantik yapımı Bonnie ve Clyde ile aynı dönemde geçiyor. Mafya ailelerin durumu, polise gidip ben soyuldum diyememelerini anlatıyoruz. Düşünsenize tüm gizli mal varlığınızı açıp parmak izi aldıklarını…’‘

Ünlü mafya yapımı Baba serisinin üzerinden yaklaşık 40 yıl geçmesine rağmen Amerika’da mafya filmlerine ilgi büyük.

Yönetmenliğini Raymond De Fellitta ‘nın üstlendiği ‘Rob The Mob’ Amerika Birleşik Devletleri’nde gösterime girdi. Yapım 2014 yılı sonunda Avrupalı seyirciyle buluşacak.

kaynak: tr.euronews.com

26 Mart 2014 Çarşamba

"Ben Uçtum Sen Kaldın" Başka Sinema'da

Ödüllü kısa filmleri ve sinema kitaplarıyla bilinen Mizgin Müjde Arslan'ın ilk uzun metraj belgeseli "Ben Uçtum Sen Kaldın" bugün Başka Sinema'da gösterilecek.


Bir yüzleşme ve barışma hikâyesi olan film, herkesin başka şekilde etkisinde kaldığı Türkiye'deki savaşa, parçalanan bir aile üzerinden bakıyor. Kimilerine göre "terörist" kimilerine göre "gerilla" olarak nitelenen bir adamın "baba" tarafına odaklanıyor.

Film, doğumundan kısa süre sonra Kürt gerilla hareketine katılan babasını arayan genç kadınla hüzünlü, çatışmalı, gerçekçi bir yolculuğa çıkarıyor.

Kızlar için babaları özeldir; hele bu babayı hiç görmemişseniz, öldüğünü 17 yaşında öğrendiyseniz, onu konuşmanız önce evin içinde, sonra toplum tarafından yasaklanmışsa...

O sizin suskun ama hep acıyan tarafınız olur. Sonra bir gün, hiç ummadığınız bir anda, onun gittiği yoldan gitmeden nefes alamayacak hale gelirsiniz.

"Ben Uçtum Sen Kaldın", filmin yönetmeni Mizgin Müjde Arslan'ın 2009 yılında babasını aramak üzere önce çocukluğunun izini Mardin'de sürüşünü, sonra Mahmur Mülteci Kampı'na gidişini anlatır. Bu süre boyunca hep sorar: Acaba onu sevmiş midir?

Kameranın gerçekliği, nefretten vazgeçmenin, suskunluğu sese çevirmenin, kaçmak yerine yüzleşmenin, öldürmek yerine barışmanın bir yolu olabilir.

kaynak: cnnturk.com

2 Kasım 2013 Cumartesi

Simit satmasa da onurlu yaşıyor!

'Amirim' ve ekibi bu kez, kökleri 12 Eylül öncesine dayanan bir intikamın izini sürerek uluslararası bir politik oyunun içinde buluyorlar kendilerini. Filmin 'Gezi ruhu'na yaptığı göndermeler de cabası...

Radikal'in haberine göre; Polis şiddetinin her türlüsünün görüldüğü ve bu şiddete bağlı olarak insanların hayatını kaybettiği bir toplumsal hareketin simgeleri arasında ‘kurgusal’ da olsa bir polis karakter olması ironik. ‘Amirim’, yani Behzat Ç., Gezi direnişi sırasında sokağın ve duvarların önemli karakterlerinden birisiydi. Çünkü sokaktakilerle aynı dili konuşuyordu. Aynı harbilik, aynı öfke ve biraz da ‘boş vermişlik’…

Sokaklarda direniş var

Dizinin bilinen sebeplerle yayından kaldırılmasının ardından daha önce açıklanan film projesine yönelik beklenti de fazla oldu haliyle. Senaryosu ‘Gezi’den önce yazılmış olmasına rağmen çok az filme nasip olacak bir şekilde sokakla dolaysız bir bağlantı içinde olan bir film var karşımızda.

‘Behzat Ç. Ankara Yanıyor’, siyasi bir cinayetle açıyor perdesini. Ama aynı anda başta Ankara olmak üzere memleketin dört bir yanında halk sokaklarda başkaldırmış vaziyettedir. Behzat’ın açığa alınmasından sonra hiç sevmedikleri yeni bir amirle çalışmak zorunda kalan cinayet masası ekibi (Harun, Hayalet, Akbaba ve Eda) ‘sıradan’ gibi görünen başka cinayetleri araştırırken, öldürülen siyasetçi ile bağlantılar bulunca ‘Amirim’i de işin içine dahil etmeye çalışıyorlar. Behzat ise yeni bir ekibe ‘takım ruhunu’ aşılamakla meşgul. Bu sırada nedenini anlamadıkları bir şekilde toplumsal olayları bastırmak için ‘Terörle Mücadele’ birimine desteğe giden elemanlarımız, Behzat’ın da yardımıyla meseleyi cinayetleri kurcaladıkça hükümetten başlayıp, emniyete uzanan; oradan silah tüccarlarına ve uluslararası istihbarat örgütlerine kadar genişleyen bambaşka bir yapıyla karşılaşıyorlar.

İki yıl önce izlediğimiz serinin ilk sinema filmi ‘Seni Kalbime Gömdüm’, açıkçası biraz uzunca ve derli toplu ‘dizi’ gibi gelmişti. Ama ‘Behzat Ç. Ankara Yanıyor’ diziden farklı olarak sinema duygusunu ve özenini de elden bırakmıyor.

Cop, gaz, barikat...

Öte yandan, televizyondan kurtulmuş olmanın verdiği rahatlıkla hem siyaseten hem de günlük hayatta kullandıkları dil açısından (bol bol küfür var) elleri oldukça rahatlamış görünüyor film ekibinin. Filmin en iyi yaptığı şey, ‘egemenlerin’ sokaktaki insanları hedefe koyup toplumun önüne atarken; perdenin arkasında yürüttükleri işbirliğini (derin iktidar, iktidar, polis, silah kaçakçıları ve uluslararası istihbarat birimleri) göstermede didaktizme düşmemesi. Bunda en önemi faktör ise hikâyenin ‘Behzat Ç.’ mitolojisine sadık kalıp ‘cinayete’ odaklanması. Hal böyle olunca başta Behzat olmak üzere hiçbir karaktere fazladan ve eğreti duracak bir ‘kahramanlık’ payesi biçilmiyor ama onların geçtiği yolda olup bitenler seyirciye ‘katil kim’ sorusunun dışında da merak uyandırıcı doneler sunuyor. Ve tabii, artık hayatımızın bir parçası haline gelen kalkan, cop, biber gazı, gaz maskesi, barikat, slogan, ‘direniş’ sahnelerinden eser miktarda bulabilirsiniz ‘Behzat Ç. Ankara Yanıyor’da…

Ulrike Meinhof’a gönderme

Gelelim olmamışlara. Öncelikle filmin misafir karakterleri için birkaç söz söylemek gerekiyor. Bütün serüvenin karakterleri Behzat, Harun, Hayalet, Akbaba ve Eda’da bir sorun yok. Kötü adam Ercüment de öyle. Ama ekibe bu filmle dahil olan Ulrike –”Üzgün olmaktansa, öfkeli olmayı yeğlerim” diyen Ulrike Meinhof’a açık bir gönderme var- karakteri derinleştirilemediği için oyuncusu Sanem Çelik’in performansına da yansıyor. Aynı şekilde yeni cinayet büro amiri, bütün karanlık işleri organize eden ‘derin devlet’ elemanı vb. film içinde azımsanmayacak etkileri olan karakterler de biraz kadük kalıyor.
Toparlarsak, kökleri 12 Eylül öncesine uzanan bir intikam hikâyesini bugünün politik gelişmelerinin içinde eritmeyi başaran; başkarakterine yüklenen toplumsal sorumluluğun hakkını veren bir film ‘Behzat Ç. Ankara Yanıyor’.
Bir de tabii Gezi’nin en meşhur sloganlarından ‘Polis simit sat, onurlu yaşa’ rüyası var. Neticede bir hayal kahramanı olan; Behzat Ç.’nin simit satmasa da, bir polis olarak onurlu yaşamayı seçmiş olması insana iyi gelmiyor değil!

Behzat Ç. Ankara Yanıyor
Yönetmen: Serdar Akar
Oyuncular: Erdal Beşikçioğlu, Fatih Artman, İnanç Konukçu, Berkan Şal, Nejat İşler, Aslı Tandoğan, Sanem Çelik, Seda Bakan.
Yapım: 2013 Türkiye
Süre: 104 dk.

kaynak: timeturk.com/tr

25 Ekim 2013 Cuma

Çocuk Tacizini Tartışan Film

Türkiye sinemalarında "Onur Savaşı" olarak gösterime giren orijinal adı Av (Jagten) olan filmde, çocuk taciziyle suçlanan ama suçsuzluğu kanıtlanan bir anaokulu öğretmeninin hikayesi anlatılıyor.

Lucas hem yetişkinler hem de çocuklar tarafında çok sevilen hani o “insana iyi gelen” dediğimiz insanlardan biridir. Eşinden yeni ayrılmış, 15 yaşındaki oğlunun velayetini almaya çalışan, 42 yaşındaki anaokulu öğretmeninin, çocukluğundan beri yaşadığı küçük kasabada mutlu bir sosyal hayatı vardır.


Bir Noel öncesi en yakın arkadaşının kızı olan öğrencisi Klara'nın anaokulu öğretmenine Lucas'ın cinsel organını gördüğünü söylemesiyle başlayan olaylar Lucas'ın tüm kasabada lanetlenmesine sebep olacak, sadece oğlu ve tek bir arkadaşı ona inanacaktır. Daha önce hiçbir kötü yanı bilinmeyen Lucas'ın kasaba halkı tarafından çocuk tacizcisi olduğuna inanılmasına, küçük çocukların kesinlikle yalan söyleyemeyeceklerine inanan hassas anaokulu müdürü Grethe'nin biraz gerekli prosedürü biraz da hislerini takip etmesi sebep olur.
Çocukların, özellikle kendi çocuklarının yalan söylemeyeceğine inanan kasaba halkını,  Klara'nın ebeveynlerine gerçek olmayan şeyleri söylediğini itiraf etmesine, hatta mahkemenin Lucas'ın suçsuzluğuna kanaat getirmesinden sonra bile bu senaryoyu bozması kolay olmayacaktır.
Aile olgusuna da gönderme yapan filmde, kalabalık ve huzurlu bir ailesi olan yakın dost Bruun, Lucas'nın masum olduğundan şüphe etmezken, diğer yakınları Lucas'ın pedofil olduğuna hemen inanır. Brumm belki de bu yüzden kasabanın dışında oturmaktadır.
Az bütçeyle de iyi film yapılır

Tempolu aksiyon sahneleri olmasa da arada başa gelen bir oyun topu ya da ateş alan av tüfeği gibi efektlerle seyirciye bir an bile göz kırptırmayan film, vermek istediği duyguyu seyirciye geçirebiliyor. Seyredenin kendine "Lucas'ın yerinde olsam ne yapardım? Ya, Klara'nın babası?" sorusunu sormadan çıkamayacağı film, az bütçeyle de iyi film yapılacağının en güzel örneği.


Film 1992 yılında Norveç'in Bjugn şehrinde yaşanan ve İskandinav ülkelerinde "Bjugn Davası" olarak bilinen hikayeyle büyük benzerlikler taşıyor.
Yönetmen aslında, hangi kültürden olursa olsun, içinde biriktirdiği nefreti kusacak bir "günah keçisi" bulmanın sevinciyle mantıktan çok duygularına göre hareket eden ve kendi fantezileriyle durumu daha da dramatikleştiren tüm insanlara ithaf ediyor filmi.
İsmi "Av" olsaydı

Filmin orijinal adı Av (Jagten) ama Türkiye sinemalarında "Onur Savaşı" olarak gösterimde. Filmi gereksiz yere romantize eden ve ana temasını basitleştiren bu isim, bu kadar derin bir filme pek yakışmamış. Filmin adı "Av" olarak kalsa daha anlamlı olurdu, çünkü filmdeki avlanma sahnelerinin de görüyoruz ki doğasında vahşi ve ikiyüzlü olan insanoğlunun, ormanın en güzel yaratıklarından biri olan ceylanlara ateş ederken yaşadığı duygular, aslında egosu yüksek, güzel olanı kolayca mahvetmeye meraklı kasaba insanlarının Lucas'a gösterdiği yaklaşımın aynısıdır.
Bana sorarsanız Onur Savaşı (Av) bu yılın en iyi fillerinden biri ve başrol oyucusu da Mads Mikkelsen son zamanların en yetenekli aktörü. (DAH/HK)

Mads Mikkelsen

2012 yapımı bu filmle Cannes Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü alan 1965 doğumlu aktör Mads Mikkelsen’in, eleştirmenlerce canlandırdığı Lucas karakteriyle en iyi performansını sergilediğini söyleseler de,  bence oynadığı bir birinden farklı karakterleri kendine has üslubuyla zaten Danimarka’nın en başarılı aktörlerinden biri; özellikle psikolojik sorunları olan karakterlerde harikalar yaratıyor.
Mikkelsen’i aslında Kral Arthur (2004) Casino Royale (2006) filmlerinden ve son zamanlarda popüler olan Hannibal dizisinden tanıyoruz. Aktör, daha önce de Ekolojik Kasaplar (De grønne slagtere, 2003) filminde yanlışlıkla buzhaneye kapattığı tamirciyi ertesi sabah ölü bulunca etlerini dükkânında satan ve bunu alışkanlık haline getiren kasaplardan birini oynamıştı.

Thomas Vinterberg

Lars von Trier ile birlikte 90’ların geleneksel film anlayışına muhalefet olarak geliştirdikleri “Dogma 95” film akımının kurucusu olan 44 yaşındaki yönetmen, aynı zamanda senaryo yazarı ve oyuncu.
Yönetmenin ilk Dogma filmlerinden olan, bir aile toplantısında ortaya çıkan ensest ilişkileri ve bu haberin yarattığı dinamikleri anlattığı Şölen (Festen) 1998 yılında Cannes Film Festivali Juri Ödülü’nü almıştı.

Deniz Alan HELD
İstanbul - BİA Haber Merkezi
kaynak: bianet.org

19 Ekim 2013 Cumartesi

Sinema dünyası bu filme bayıldı!

İzleyenler astronot olmadıkları için Tanrı'ya şükrediyor...

Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron yeni filmi Gravity (Yerçekimi) ile birçoğumuzun hayellerini süsleyen uzayı, tüm çıplaklığıyla karşımıza getirdi. İzleyenler astronot olmadıkları için Tanrı'ya şükrediyor...

Bilim-kurgu dünyasına; teknik hatasızlığı, gerçekçiliği ve üst düzey görüntü yönetmenliğiyle yeni bir çığır açacak bir uzay filmi adeta meteor gibi düştü! Gösterime girdiği andan itibaren kısa sürede IMDB'de o kadar çok oylandı ki şimdiden 8.7 notunu almaya hak kazanan kült filmler arasına yerleşti. Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron yeni filmi Gravity (Yerçekimi) ile uzayı tüm çıplaklığıyla karşımıza getiriyor. Ve astronot olmadığınız için Tanrı'ya şükrediyorsunuz. Başrollerde Sandra Bullock ve George Clooney'nin oynadığı filmde Clooney kısa süre sonra sahneyi, yani uzayı tamamen Bullock'a bırakıyor. Kafanızı daha fazla karıştırmadan filmi özetlemekte fayda var: Dr. Ryan Stone (Sandra Bullock) zeki bir tıp mühendisi ve emekliliğinden önce son görevine çıkan deneyimli astronot Matt Kowalsky'nin (George Clooney) yönetimindeki mekikte ilk uzay yolculuğuna çıkıyor. Buraya kadar her şey yolunda. Kowalsky esprileri ve hikâyeleriyle sıkıcı görünen uzay ortamını neşelendirmekte, Dr. Stone ise keşif yürüyüşündeki teknik iletişim problemini tamir etmeye çalışmakta... Kowalsky "Bu görevle ilgili içimde kötü bir his var'' dedikten kısa süre sonra gemi mürettebatı, görevin iptal edildiği ve acilen içeri girmeleri gerektiğini bildiriyor. Ruslar kendi uydularını vururken bir hata yapıp civardaki tüm uyduların da parçalanmasına ve parçaların hızla uzaya serpilmesine neden oluyorlar. Sonuçta kahramanlarımızın gemisi de bu çarpışmadan nasibini alıp kullanılamaz hale geliyor. Dr. Stone ve Kowalsky
haricinde hayatta kalmayı başarabilen kimse yok, üstelik kayışı kopan Bullock uzayda sürüklenmeye başlıyor... Dr. Stone'un başarı öyküsü bana biraz sinir bozucu geldi. Ancak 100 milyon dolar gibi bir maliyetle çekilen bu film her bir kuruşunu hak ediyor. Teknolojinin tüm nimetlerinden faydalanan Cuaron, çocukluk arkadaşı Emmanuel Lubezki'yi de görüntü yönetmeni yaparak çok doğru bir karar vermiş.

'GERÇEKÇİ OLMAYAN BİR ŞEY GÖREMEDİM'
Cuaron sahneleri o kadar gerçekçi çekmiş ki Ay'a ayak basan ikinci adam Buzz Aldrin bile "Filmde yaşanılmayacak, gerçekçi olmayan pek bir şey göremedim" diyerek beğenisini dile getiriyor. The Hollywood Reporter'a konuşan Buzz Aldrin, sıfır yerçekiminin tasvirinin bu kadar iyi yapılmış olmasından çok etkilendiğini ve uzay istasyonuna gidişin tıpkı gerçekte yaptıkları gibi olduğunu ekliyor. Aldrin'in tek eleştirisi, uzaydan görülen Dünya ile ilgili. Ona göre filmde açıkça görülebilen Dünya'nın ve kıtaların hatları gerçekte bulutlardan ötürü o kadar rahat görülemiyor. Filmin en stresli yerlerinde karakterlerin espri yapmasıyla ilgili de "Sanırım biz Clooney ve Bullock kadar cesur olamazdık. Uzay aracının dışında onca risk altındayken o kadar esprili davranamazdık. Ama bu da karakterlerin içindeki insan sevgisini gösteriyor'' diyor. Ayrıca Aldrin, ABD olarak uzayda 40-50 yıl önce sağladıkları tüm ilerlemeyi kaybetmeye başladıklarının altını çizen filmin halkı aydınlatma açısından çok iyi bir döneme denk geldiğini de belirtiyor.

James Cameron: 'Sersemledim, ağzım açık kaldı'
Filme ilginin bu denli büyük olmasında, bilim-kurgu alanında Aliens, Abyss, Terminatör ve Avatar gibi filmlerle çığır açmış, hepimizin hayranlık beslediği yönetmen James Cameron'un övgülerinin de büyük etkisi var. Cameron, "Sersemledim ve ağzım açık kaldı. Bence bugüne kadar yapılmış en iyi uzay görüntüsü, en iyi uzay filmi. Bu film, çok uzun zamandır görmeye aç olduğum bir filmdi'' diyor. "Senaryoyu okudum, sıfır yerçekiminin doğal görüntüsünü elde etmek için bunu üst düzey gerçekçilikte çekmeyi başarmanın son derece zor olduğunu düşünüyorum...'' Cameron ayrıca Cuaron'a Avatar'da kullandığı "performans yakalama teknikleri"ni önerdiğini, ancak Cuaron'un farklı bir yol izlemeyi tercih ettiğini ve Avatar'ın bile bir adım ötesine geçtiğini söylüyor.

Özge Mine SARIÇAM
kaynak: haberturk.com

Zamanın değeri

Sinemanın en kolay tüketilen, en çok üretilen türü günümüzde romantik komediler… Ama aralarından iyisi, niteliklisi de bir o kadar zor çıkıyor. Üç aşağı beş yukarı benzer temalar, belli bir matematik, standart mizah anlayışı hakim hepsinde…

İşte bu genellemeyi kıran, uzun zamandır izlediğimiz romantik komedilerin arasından öne çıkmayı başaran film geçen haftalarda vizyona giren "Zamanda Aşk"!


Sinemaya romantik komedi diye girip, sonunda epey gözyaşı dökerek ve hayat üzerine ciddi düşüncelerle çıkıyorsunuz salondan. Filmin orijinal adı da zaten "About Time", yani "zaman hakkında"…

Yönetmen koltuğunda, daha önce de "Love Actually/ Aşk Her Yerde" filmiyle sevdiğimiz Richard Curtis var. Başrolleri ise Domhnall Gleeson, Rachel McAdams ve Bill Nighy paylaşıyorlar.

Film, zamanda yolculuk yapma yeteneği olan bir genç adamın öyküsünü anlatıyor. Bu haliyle fantastik bir yapıt gibi kulağa gelse de, aslında zaman yolculuğu motifinin derdi ve işlevi filmde çok başka. Genç adam, hayat yolculuğunda önce olumsuz deneyimlerini, başarısız girişimlerini telafi etmek ve aşkı bulmak için kullanıyor yeteneğini. Yıllar geçtikçe, bir yetişkin olarak hayatın daha sert, daha çetrefilli evrelerinde ise ailesini ve sevdiklerini korumak için… Ve bu süreçte, kendisi gibi zamanda yolculuk yeteneğine sahip akıl hocası ve en iyi dostu olan babası ile ilişkisi/ akıl fikir alışverişi hikayenin alt metnini aktarıyor izleyiciye.

Film, zaman yolculuğu temasını kullanarak aslen zamanın değeri ve hayata nasıl bakmak, nasıl "her anı hissederek ve güzellikleri görerek" yaşamak gerektiğine ilişkin bir fikir ve model sunuyor.


Bill Nighy filmde baba rolünde gerçekten "şiir gibi". Sesi, beden dili, performansıyla pürüzsüce akıp gidiyor beyaz perdede… Gençlik yıllarında her türlü sosyal ortamda eli ayağı birbirine dolaşıp büyüdükçe olgunlaşan ve yaşamın güçlü virajlarında eş – oğul – ağabey olarak gereken sorumlulukları üstlenmeyi başaran oğul rolünde Domhnall Gleeson ve eşi olarak, sempatik yüzü ve kıvrak mimikleriyle gerçekçi bir profil çizen Rachel McAdams da gayet iyiler…

Entelektüel düzeyi yüksek, güçlü mizahı ve son derece keyifli diyaloglarıyla kolay kolay akıllardan çıkmayacak "Zamanda Aşk"ı görmenizi mutlaka tavsiye ederim!

Fecir Alptekin
kaynak: sabah.com.tr

26 Ekim 2011 Çarşamba

Paranormal Activity Filmi Eleştirisi


Sinema tarihinde birçok yönetmen farklılık oluşturabilmek için gerek araçlar ile olsun, gerek anlatım
yolu ile olsun çeşitli yöntemler kullanmaktadır. Buda sinemada yeni denemelerin ortaya çıkmasına vesile oluyor,bugün hala pek çok yönetmenin farklılık oluşturmaya çalıştıklarını görüyoruz.

Günümüzde bunu iyi bir korku filmi olan Paranormal Activity filmini yapan yönetmenler; Henry Joost ve Ariel Schulman'ın olduğunu düşünüyorum.

Filmin farklılığı; onu gerçek gibi düşündürmesinden geliyor filmin konusunun diğer filmlerden pek bir
farkı yok. Çiftler yeni bir eve taşınırlar, yeni evde kahramanlara gizemli bir varlık hayalet musallat olur.
Film boyunca çiftin hayaletle yaşadıkları anlatılır. Filmin konusu zihninizde canlanmıştır. Muhtemelen
bu konuyla ilgili bir çok filim izlemişsinizdir. Paranormal Activity filmini gerçek olarak düşündüren ise;
filmin kahramanlarının film içindeki bütün hareketlerini ve yaşadığı her detayın handycam ile çektikleri
video görüntülerinden oluşmasıdır. Hemen hemen tüm görüntüler filmin içindeki el kamerası görüntülerinden
oluşmaktadır. Bu yöntem haber bültenlerinde görüntü sağlanamadığında, olaydaki kişilerin kendi çektiği
 görüntülerin verilmesi ve belgesel programlarında gördüğümüz olay görüntülerine benziyor.

Filmi hiç izlememiş birine filmi jeneriksiz izlettiğinizde izleyen kişinin algısına gerçeklik hissi verdirtiyor
bu şekilde düşündüğümüzde bana göre anlatım üslubu bakımından bu film bir deneme filmidir. Filmi çekenler
uslup bakımından büyük bir farklılık oluşturmuşlar. Üslubu bakımından bundan sonraki çekilecek korku filmlerine esin kaynağı olabilir

Film 10.000 dolar gibi düşük bir bütçeyle, büyük başarıya imza attı. Film çok tutulduğu için seri haline geldi.
Bu yıl üçüncüsü çekilip vizyona girdi ve tüm zamanlarda ekim ayının en iyi açılış yapan filmi olarak tarihe geçti.