warner bros etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
warner bros etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2011 Salı

Hollywood'da Türk izleri


Oscar Ödül Törenleri için her yıl aday filmleri açıkladığında, o yıl çekilen Türk filmlerinden bir ikisinin adı "en iyi yabancı film dalında aday adayı" olarak anılır. Ancak bugüne kadar bu kategoride Oscar’a aday olabilen bir Türk filmi olmadı.

Hollywood film endüstrisinde Türkler veya farklı inanç gruplarına bağlı Türkiye doğumlu aktör ve yönetmenler ise büyük başarılara imza attı. New York merkezli Turk Avenue global iş portalı Hollywood’da Türk izlerini detaylarıyla inceleyen bir haber yayınladı.

Bunlar arasında kuşkusuz en ünlü ve etkili olanı Kayserili bir Rum halı tüccarının oğlu olan yönetmen Elia Kazan. Hollywood’un en kariyerli Türk kökenli oyuncusu ise babası bir Türk diplomat, annesi Çek olan Turhan Bey. Sandra Bullock’un başrol oynadığı Mart 2007’de gösterilen "Premonition" filmini çeken Almanya doğumlu Mennan Yapıcıoğlu; İstanbullu Sefarad bir ailede dünyaya gelen, Paris’te büyüyen "Nostradamus", "James Bond" (Golden Eye), gibi ses getiren filmlerde rol alan Tchéky Karyo; halen Los Angeles’ta yaşayan ve pek çok dizi, reklam ve filmde roller üstlenen Murad Demir; yönetmen Ertuğ Tüfekçioğlu Turgut Türk Adıgüzel; oyuncular Ayda S. Evecan, Hayati Akbaş, Can Ansay; eski yıldızlardan Bea Benaderet, Jack Bannon, Sully (Süleyman) Boyar; "Scarface" filminde Alpacino’nun rol arkadaşı olan Bolivyalı uyuşturucu kaçakçısını canlandıran Paul Shenar bunlardan bazıları.


-KAYSERİLİ ELİA KAZAN-

Asıl adı Elia Kazancıoğlu olan ve 1909 yılında İstanbul’da doğan Eli Kazan, kökleri Kayseri’ye uzanan Anadolu Rum’u bir tüccar ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi 4 yaşındayken ABD’ye göç etti. Göçün üzerinde bıraktığı etkileri sinemaya taşımayı da ihmal etmedi. Otobiyografisinin anlatıldığı 1963 yılı yapımı "America America" filminde Amerika’daki ilk yıllarını anlattı. Halı tüccarı olan Kazan’ın babası New York’a taşındıktan sonra halı ticaretini oğlunun sürdüreceği umudunu taşıyordu ama o sinemayı seçti.

Massachusetts’te Williams College’te okudu. Yale Üniversitesi’nde tiyatro öğrenimi gördü. 1932’de oyuncu olarak katıldığı New York kentindeki ünlü Group Theatre’da 1939’a değin etkinlik gösterdi. Kazan ilk oyununu 1934’te New York kentinde sahneledi. 1940’larda yönettiği oyunlarla ülke çapında üne kavuştu ve Broadway’in en iyi yönetmenleri arasına girdi. 1947’de Cheryl Crawford ve Robert Lewis’le birlikte ünlü oyunculuk okulu Actors Studio’yu kurdu. Bir yıl sonra Lee Strasberg de bu gruba katıldı. Film yönetmeye 1944’te başladı.

Ünlü aktörlerin direktörü olarak ün yaptı. Marlon Brando, Rod Steiger, Karl Malden, James Dean, Julie Harris, Carroll Baker, Eli Wallach ve Natalie Wood gibi dünya starlarının filmlerini yönetti. Yönettiği filmlerde oynayan aktörler toplam 21 Oscar ödülüne aday gösterildi, 9 Oscar kazandı.

"A Streetcar Named Desire" filmi 12 dalda Oscar’a aday oldu, 4 Oscar kazandı. Ünlü filmi "On the Waterfront" yine 12 dalda Oscar’a aday gösterildi ve 8 Oscar kazandı.

En İyi Yönetmen ödülünü iki kez, 1947 yılında çektiği "Gentleman’s Agreement" ve dünya sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak gösterilen "On the Waterfront" ile 1954 yılında aldı. Filmleri ile üç kez Oscar’a en iyi yönetmen, birer kez de en iyi film ve senaryo dallarında aday gösterildi. Kazan, Broadway oyunlarına verilen Tony Awards’ı da 1947, 1949 ve 1959 yılında üç kez kazandı.

Aktör Dustin Hoffman, Kazan’ın Hollywood’a etkisini bir röportajında anlatırken, "Kazan’ın etkisi olmasa ne ben, ne Robert De Niro, ne de Al Pacino aktör olabilirdi" diye konuştu.

New York Times, 2003 yılında New York’ta 94 yaşında ölen Kazan’ı, Hollywood ve Broadway’ın en etkili yönetmenlerinden biri olarak gösterdi.

Kazan kariyerindeki en büyük sıkıntısını ise 1952 yılında Amerika Temsilciler Meclisi’nde Komünist Parti’ye üye olan sekiz arkadaşının ismini vermesi ile yaşadı. Daha sonraki yıllarda yaptığı bir röportajda, "kendi ruhuna da ihanet ettiğini" kabul eden Kazan, 1982 yılında Başkan Ronald Reagan tarafında sanata katkılarından ötürü onur ödülü ile ödüllendirdi.

1999 yılında 90 yaşında iken Akademi tarafından üçüncü Oscar’ı olan hayat boyu başarı Oscar’ı ile ödüllendirildi. Sahneye Aktör Robert De Niro ve Yönetmen Martin Scorsese ile gelen Kazan’ı ödül töreninde bulunanların bir kısmı ayakta alkışlarken, 1952’deki olayı unutmayanlar sessiz kalmayı tercih etti. Akademiye teşekkür eden Kazan, "Artık hayattan kayıp gidebilirim" diye konuşmuştu.

ABD’ye göç ettikten sonra 1955’te memleketi Kayseri’ye gitmek üzere Türkiye’ye gelen Kazan, dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile İstanbul’da Opera seyretmiş, İstanbul’daki yakınları ile hasret gidermişti.

-VİYANALI TÜRK - TURHAN BEY-

Asıl adı Turhan Selahettin Schultavy olan ve 1922 Viyana doğumlu olan Turhan Bey, annesi ile babası boşandıktan sonra annesi ile 1930 yılında ABD’ye taşındı ve sayısız Hollywood filminde başrol oynayarak ün yaptı.

California’ya yerleşen Turhan Bey, 1940 yılında ilk kontratını Warner Bros ile imzaladı. "The Mystery Shadows on the Stairs" ilk filmi oldu. Warner Bros’ta iki film çektikten sonra Universal’a transfer oldu. "Burma Convoy" (1941), "Raiders of the Desert" (1941), "Arabian Nights" (1942) gibi filmlerde temiz yüzlü, yakışıklı, kadınların gönlünü fetih eden başrollerde oynadı. O yıllarda Dominik kökenli Maria Montez ile iyi bir ikili oluşturdu.

Filmlerin dışında pek çok dizide de rol aldı. 12 bölümden oluşan "Junior G-Men of the Air" (1942), 13 bölümden oluşan "Adventures of Smilin’ Jack" (1943) dizilerinde oynadı.

Universal’da film çektiği yıllarda Merle Oberon, Ava Gardner ve Lana Turner gibi ünlü yıldızlarla birlikteliği oldu. 2. Dünya Savaşı ile birlikte külhanbeyi ve aynı zamanda romantik roller gözden düştü. 1946’da orduya katılan Turhan Bey, aktörlük kariyerini de sarstı.

Askerlik dönüşü Universal ile olan sözleşmesi Eagle-Lion firmasına geçti. Eagle-Lion firması ile "Out of the Blue" (1947), "The Amazing Mr. X" (1948), "Columbia’s Song of India" (1949), ve askerlik sonrası emeklilik öncesi son filmi olan "The Adventure Prisoners of the Casbah" (1953) filminde oynadı. 1953 yılında Avusturya’ya geri döndü. "Stolen Identity" (1953) isminde bir filmin yapımcılığını üstlendi.

Uzun yıllar Avusturya’da saygı duyulan bir fotoğrafçı olarak yaşamını sürdürdü. ABD’ye 1993 yılında geri döndü. SeaQuest DSV programına misafir olarak katıldı. 1990’larda bir dizi sinema ve televizyon dizilerinde oynadı. Halen Viyan’da yaşayan Turhan Bey, emekliliğin tadını çıkarıyor. Turhan Bey hakkında 2002 yılında Andrea Eckert tarafından "Vom Glück verfolgt. Wien-Hollywood-Retour" adlı bir belgesel yapıldı.

-IRVING "SULLY" (SULEYMAN) BOYAR-

İlk rolünü 1965 yılında "Man Outside" filminde oynadı. Yedi çocuklu bir ailede büyüyen Boyar, sinema aşkı yüzünden avukatlığı bıraktı. Son dönemlerinde "Sopranos", "Law & Order" gibi ABD’de çok izlenen dizilerde de rol alan Boyar, 1970’li yıllarda "Fort Apache", "The Bronx", "In the Soup" ve "Car Wash" filmlerinde rol aldı.

Alpacino ile 1975 yılında "Dog Day Afternoon" (1975) filminde banka müdürü rolünü oynadı. Son rolünü Amerika’nın en popüler dizilerinden biri olan "Sopranos"ta psikiyatrist olarak 2001’de oynadı. Queens’te Manhattan’a gitmek üzere otobüs beklerken kalp krizi geçirerek 23 Mart 2001’de 77 yaşında öldü. Boyar’ın bir çocuğu bulunuyor.

-TCHEKY KARYO-

Türk Sefarad bir ailenin çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya geldi, Paris’te büyüdü. Cyrano Tiyatrosu’nda drama eğitimi aldı. 1980’lerde karakter oyuncusu olarak Fransız sinemasında isim yaptı. Pek çok filmde başrol oynadı. Hollywood filmlerinde Fransız karakterleri canlandırdı.

Oynadığı tarihi filmlerde başarılı oldu. Mel Gibson’la birlikte "The Patriot" filminde rol adı. Jean de Dunois rolünde "The Messenger: The Story of Joan of Arc" filminde kamera karşısına geçti. Cesar Awards ödüllerinde en iyi aktör rolüne aday gösterilen Karyo, 1986 yılında Jean Gabin ödülüne layık görüldü.

50’nin üzerinde film ve dizide rol alan "Karyo", "Vincent Van Gogh", "Nostradamus" rolleri ile izleyicilerin karşına çıktı. Karyo’nun oynadığı Hollywood filmlerinden diğerleri ise "Bad Boys" (1995), "Golden Eye" (1995), "Kiss of Dragon" (2001).

-SANDRA BULLOKC’UN YÖNETMENİ: MENNAN YAPICIOĞLU -

1966 Münih, Almanya doğumlu Türk yönetmen Mennan Yapıcıoğlu, direktör, senarist, yapımcı ve aktör olarak tanınıyor. "Yapo" ismiyle tanınan yönetmen kariyerine 1988 yılında Almanya’da başladı.

Almanya’da 1996 yılında "The Pillow Book" filminde ve 2003 yılında çekilen "Good Bye Lenin" filminde yardımcı aktör olarak kamera karşısına geçen Yapıcıoğlu, direktör olarak ilk filmini 1998’de çekti. Uluslararası ödüller kazandı. 2000 yılında çektiği "Your Arms In My Arms" filmi Almanya’da büyük başarı kazandı.

Hollywood macerası ise drama filmi olan ve başrolünü Sandra Bullock’un oynadığı "Premonition" ile başladı. Film Mart 2007’de sinemalarda gösterime girdi. Yapıcıoğlu, halen Josh Hartnett’in başrolünü oynadığı "Gunslinger" filmini çekimini yapıyor.

-DAVID CHOKACHI: TÜRKİYE DOĞUMLU IRAKLI BABANIN YILDIZ OĞLU-

1968 Plymouth, Massachusetts doğumlu olan David Chokachi, Amerikan televizyonlarında ün kazandı. "Witchblade", "Baywatch", "Beyond The Break" gibi dizilerde oynadı. Türkiye doğumlu Iraklı bir baba ve Finlandiyalı bir anneden dünyaya gelen Chokachi, Marion, Massachusetts’te Tabor Acedemy’de eğitim aldı. Bates College’de siyaset bilimi bölümünden mezun oldu.

-FİLM DÜNYASININ ÜNLÜ ANNE-OĞLU: BEA BENADERET ? JACK BANNON-

Babası Samuel Benaderet bir Türk Sefaradı olan ünlü oyuncu Bea Benaderet, New York’ta 1906’da dünyaya geldi. San Francisco’da büyüdü. 1960’larda televizyon serisi "Petticoat Junction" dizisinde Shady Rest Hotel’in sahibi Kate Bradley rolünde ün yaptı. "The Beverly Hillbillies" dizisinde Pearl Bodine rolüyle, ve ünlü Taş Devri’nin (The Flintstones) bayan kahramanı Betty Rubble’ı seslendiren isimdi. 1940’lı ve 1950’li yıllarda Warner Bros.’un pek çok çizgi filminde seslendirme yaptı. 50’li yaşlarında 20 yıllık emeğinin karşılığında yıldızlar kervanına katılmıştı.

"Notorious" (1946), "On the Town" (1949), "The First Time" (1952), "Black Widow" (1954), "Plunderers of Painted Flats" (1959), ve "Tender Is the Night" (1962) filmlerinde oynadı. 1968 yılında kanserden öldü.

İlk evliliği aktör Jim Bannon’dan iki çocuğu dünyaya geldi. 1940 doğumlu oğlu Jack (John James) de film endüstrisini seçti. Televizyon dizisi "Lou Grant" ile ün yaptı. Dizi de 1977’den 1982 yılına kadar şehir haberleri editör yardımcısı olarak rol aldı.

John Travolta’nın ablası Ellen Travolta ile evlenen Jack halen Coeur d’Alene, Idaho’da yaşıyor.

-HOLLYWOOD’UN YAŞAYAN EN KARİYERLİ TÜRK: MURAD DEMİR-

Alex ya da gerçek adıyla Murat Demir, 20 yılı aşkın yakındır 40’ı aşkın film, dizi ve reklamlarda rol aldı. Halen kariyerini Hollywood’da sürdüren Türkler oyunculuk anlamında en kariyer sahibi isim olarak dikkat çekiyor. New York doğumlu oyuncu The Bronx and Westchester County’de büyüdü. Annesinin isteği üzerine hiç istemediği halde Iona College’da politik bilimler okudu. Okuduğu bölümle ilgili hiç iş deneyimi olmadı. Broadway dışında oynayan tiyatrolarda rol aldı. Kendisinde tiyatro değil sinema geleceği gören hocalarının da tavsiyesiyle de New York’tan ayrılarak Hollywood’a yerleşti. 17 yıldır Hollywood’ta yaşıyor.

1960’lı yıllarda ABD’ye gelen doktor babanın tek oğlu olan ve babasını 15 yaşındayken kaybeden Murat (Alex) Demir, ilk televizyon dizisi deneyimine Türkiye’de "Yalan Rüzgarı" ismiyle ün yapan dizide başladı. CBS kanalında oynayan dizide, beş dakikalık küçük bir rol alan Demir, seyircilerden e-maillerle gelen yoğun talep karşısında beş ay kadar dizide kaldı. "Karate Kid" filmindeki bilge karate ustası Mr. Miage ile başrolünde suşi şefini canlandırdığı "Talk to Taka" filmi bağımsız film festivallerinde gösterildi. "After You", "Ordinary Average Guys", "The Way", ve "Uncharted 2: Among Thieves" Demir’in 2009 ve 2010 yılında rol aldığı filmlerden.

Channel 4’da oynayan "Passion" dizisinde de rol alan Demir’in oynadığı TV dizileri arasında "The Marshall", "V.I.P.", "Messengers", "Brooklyn South", "Diagnosis Murder", "One World", "Silk Stalkings" yer alıyor. Başrolde oynadığı filmler arasında "Talk to Taka", "The Art of A Bullet", "Dark Spiral", "Sweet Underground", "Loretta Park", "Task Force", "Smart Money", "Sickness", "To Protect and Serve", "End to A Means", başrol yardımcısı olarak "The Debt" ve "Quietus" filmlerinde oynadı.

-AYDA S. EVECAN (FIELD)-

Sayısız televizyon şov ve filminde rol alan Ayda S. Evecan, 1979 yılında Los Angeles’ta dünyaya geldi. Harvard ve Duke Üniversitelerinde uluslararası siyaset ve ekonomi okudu. Türkçenin yanı sıra İngilizce, Fransızca, İtalyanca bilen Evecan’ın annesi ise film yapımcısı Gwen Field. Anne ve babası küçükken boşanan Evecan’ın babası Türkiye’de yaşıyor.

NBC’nin pembe dizilerinden "Days of our Lives" ile ün kazanan Evecan, genelde komedyen rollerinde görev aldı. Sürekli boy gösterdiği Blue Collar TV’nin yanı sıra, NBC’nin "Studio 60", Fox’un sitcomlarından "Back to You", ve komedi dizisi "News 9"un hava durumu sunucusu gibi değişik rollerde görev aldı. "Making It Legal" dizisinde avukat olarak oynadı. Evecan, 2007 yılından beri İngiliz pop star Robbie Williams ile birlikte.

-SCARFACE’IN BOLİVYALI UYUŞTURUCU KAÇAKÇISI: PAUL SHENAR-

Al Pacino’nun unutulmaz filmlerinden olan Scarface’de Alejandro Sosa rolü ile ün yapan Paul Shenar, Türkiye’den ABD’ye göç eden Sefarad bir ailenin dört çocuğundan biri olarak Milwaukee’de dünyaya geldi. Küçük yaşlarda tiyatroya ilgi duydu. Milwaukee’de yerel tiyatrolarda görev aldı. 1970’li yıllarda televizyonlarda oynana dizilerde rol almaya başladı. Orson Welles’in "The Night That Panicked America" (1975) filminde, 1978 yılında "The Man and His Women" TV filmlerinde oynadı. 1983 yılında çekilen Scarface ile ününe ün kattı. Shenar 1989 yılında West Hollywood’ta AIDS’ten öldü.

-ACLAN BATES-BÜYÜKTÜRKOĞLU-

Aralarında "Versus", "Condemned" ve "Broken Angel" gibi 20’ye yakın projenin yönetmenliğini yapan Aclan Bates Büyüktürkoğlu, 2007 yılında çevrilen "Lincoln Heights" filminin de başrol oyuncusuydu. aCting Clan şirketinin sahibi olan Büyüktürkoğlu, 1993 yılında başladığı film kariyerine 1999 yılında taşındığı Los Angeles’ta devam ediyor. Eşi Leslie ile birlikte yapım ve yönetmenliğini üstlendiği ve başrolünü Nehir Erdoğan’ın oynadığı "Broken Angel" 2008’de gösterime girdi. Çift ayrıca 2006 yılında İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin sergilediği "Ağır Roman"ı Hollywood’ta sergiledi.

-KAAN KALYON: ANİMATÖR-

Sinemada büyük gişeler yapan ve Hollywood’ta yeni bir çığır açan çizgi filmlerden esinlenen sinema yapıtlarında kariyer yapan Türkler’den ilk akla gelen isim Kaan Kalyon. 1995 yapımı "Pocahontos" ve 1997 yapımı "Hercules" yapımcısı Disney’e büyük gişeler kazandırdı. Her çizgi sinemanın yapımında görev alan Kaan Kalyon 2004 yılı yapımı "A Dairy Tale"in yazarları arasında yer aldı. "Treasure Planet" (2002) ve "Surf’s Up" (2007) filmlerinde "story artist" olarak isim yaptı. Disney’in başarılı animatörlerinden biri olan Kalyon, yaşamını halen Los Angeles’ta sürdürüyor.

-HARUN SEVİMLİ: KORKU FİLMİNE YATIRIM-

San Francisco’da faaliyet gösteren Amerturk, Inc. şirketinin sahibi Harun Sevimli 2010 yılında film endüstrisindeki ilk yatırımını yaptı. "Hole" filminin yapımcılığını üstlendi. Küçük bir bütçeyle çekilen filmde hedef kitlesi TV kanalları olarak belirlendi. Küçükken şiddete maruz kalan bir katilin hikayesinin anlatıldığı filmde 14 kişilik bir ekip rol aldı. Joaquin Montalvan’ın çektiği filmin premiere’i Los Angeles’taki ünlü Sunset Blvd’taki Director’s Guild of America tiyatrosunda 26 Mart’ta gerçekleştirildi.

-EMRE ŞAHİN: EMMY ÖDÜLLÜ YÖNETMEN-

Hollywood’ta yaşayan yeni kuşak Türklerden Emre Şahin ise ikinci kısa filmi "Çanta" ile Beverly Hills Uluslararası Film Festivali’nde "En İyi Sinematografi" ödülünü aldı. Türkiye’de ünlü televizyoncu Haluk Şahin’in oğlu olan Emre Şahin, şimdilerde Sonbahar’da vizyona girecek "40" filmi içib hazırlık yapıyor. Senaryosu da Şahin’e ait olan ilk uzun metrajlı filmde, Hereos dizisinin dünyaca ünlü oyuncusu Ntare Mwine ve Yaprak Dökümü dizisinin kötü gelini Deniz Çakır oynuyor.

-SIRRI MURAD-

İlk oyunculuk deneyimini ünlü Amerikan dizisi MASH’ın iki ayrı bölümünde oynayarak yapan Sırrı Murad, eli bıçaklı Türk askerini canlandırmıştı. "A Full Rich Day" (1974), "Captains Outrageous" (1979), "Sound of Terror" (1980), "Steele Trying" (1985), "Remington Steele" (1985) gibi televizyon dizilerinde rol aldı.

En son 2007 yılında çekilen "Anatolian" filminde hoca rolünde oynadı. Yine 2007 yılında "Monk" ve "Mr. Monk Goes to the Hospital" TV serilerinde küçük rollerde oynadı. 2006’da Hollywood’ta bir Türk’ün hikayesinin anlatıldığı "Ya Tutarsa" filminde kamera karşısına geçti.

-GENÇ YÖNETMEN VE OYUNCULAR-

Hollywood’ta halen pek çok Türk genç yönetmen şansını deniyor. Kimi zaman zaman projeler için Los Angeles’ın yolunu tutarken, bazıları da yaşamlarını film endüstrisinin kalbinin attığı şehirde sürdürüyor. 1976 doğumlu genç yönetmenlerden Ertuğ Tüfekçioğlu, 2003 yılından beri, Jason E. Baldwin’in Los Angeles’da açtığı Califa Yapımcılık ’ta çalışıyor.

Yine genç yönetmenlerden İstanbul Galata doğumlu Turgut Türk Adıguzel, üç filmin yapımcılığını üstlendi. 2004 yılında "Evolution Down to a Science", 2005’te "Crescent Star" ve 2007 yılında "The Anatolian" filmlerinin yapımcılığını yaptı.

2. Dünya Savaşı sırasında Yahudileri toplama kampından kurtaran konsolos Selahattin Ülkümen’i anlattığı 7 dakika uzunluğundaki "Cresent Star" filmiyle, "Big Bear Lake Uluslararası Film Festivali"nde en iyi öğrenci filmi dalında ödül aldı. "Crescent Star" adlı film Hollywood Sinema Müzesi’nin açılış filmi olarak da seçildi. Filmi Steven Spielberg, Hillary Clinton gibi pek çok ünlü isim de izledi. 2007 yılında University of Southern California’dan (USC) mezun oldu.

Sinan Germirli, Gökhan Ekremoğlu diğer genç yöneticilerden. 1977 Türkiye doğumlu Hayati Akbaş, aralarından "Broken Angel" filminin de bulunduğu 10’a yakın film ve belgeselde rol veya seslendirme görevi aldı. Son olarak "Walking with the Promise" isimli belgesel tarzı dini içerikli projede seslendirme yaptı.

Grafik sanatçısı, görsel yönetmen ve kameraman olarak pek çok projede görev alan Alper Nakri, Hollywood’un bir diğer genç yeteneği. Son olarak 2009 yılında çekilen "Sniper: Inside the Crosshairs" ve "Day After Disaster" dizilerinde grafikerlik yapan Nakri, 2008 yılında çekilen 30’a yakın TV dizisinde grafiker olarak görev yaptı. Kamera bölümünde görev yaptığı projeler arasında ise "Paperboy" ve "Sniper: Inside the Crosshairs" gibi filmler yer alıyor. Nakri, Los Angeles’ta film endüstrisine yakın olan pek çok Türk gibi "Broken Angel" ve "The Anatolian" filmlerinde görev aldı.

Robert De Niro, Al Pacino gibi pek çok ünlüye birebir taklidi ile ün kazanan ve Amerikalı komedyen Jay Leno’nun Tonight Show programına konuk olan Barbaros Tapan da bir kaç filmde kamera karşısına geçen genç yeteneklerden. En son 2008 yılında Russel Crowe ve Ben Affleck’in rol aldığı "State of Play" filmde rol alan Tapan, 2006 yılında çekilen Türk yapımı "Ya Tutarsa" filminde de oynamıştı.

Genç oyuncu Resmine Atış, "Burn in Hell" (2009), "Bar Starz" (2008), "28 Days Later: The Aftermath", "Turkish Delight" (2006), "Splinter", "Living the Dream" (2006), "Cheaper by the Dozen 2" (2005), gibi filmlerde küçük roller de oynadı. Eski Türkiye güzeli Zerrin Arbaş’ın oyuncu kızı Derya Arbaş’ta Hollywood’ta şansını deneyen isimlerden biriydi. "Av Peşinde" ve "Mile Marker 40’’ isimli iki filmde küçük roller aldı. 35 yaşında kalp krizinden West Hollywood’ta hayatını kaybetti.

-TURKISH FILM COUNCIL-

Türk film yönetmen ve oyuncularının Hollywood’ta daha etkin olmaları için bir kaç tane de dernek kurulmuş. Bunlardan biri Turkish Film Council. Misyonu arasında Türk film dünyasının profesyonellerini yurt dışındaki meslektaşları ile buluşturmak, film yapımcılarına Türkiye’de film çekimi için mekan tedarik etmek, Türkiye’de film çekmek isteyenlerin ABD’deki ihtiyaçlarını karşılamak olan Council’in başkanı ise Emrah Yücel yapıyor. Asıl mesleği grafik dizayner olan 1968 doğumlu Yücel, "What Women Want", "28 Days", "Kill Bill", "Frida", "New York’ta Beş Minare" gibi filmlerin posterlerini dizayn etti. Yücel, bir süre önce Los Angeles’tan New York’a taşındı. Yine Türk aktör, yönetmen ve teknikerlerin tanıtıldığı www.turksinentertainment.com isminde bir site mevcut.

Milliyet
                                                                                                                                 Alıntıdır...

5 Kasım 2011 Cumartesi

Sinema Salonlarının Durumu


Beyoğlu, Emek, Alkazar... Nostaljik sinema salonları can çekişiyor. Alışveriş merkezlerindeki cep sinemalarına yerleşiyor perdeler. Aslında kapanmıyor da şekil değiştiriyor sinemalar. Tıpkı sokaklar, insanlar, hayat gibi...

`Sinemaya gitmek, basit bir eylemin değil, âdeta bir merasimin başlangıcıdır. Kimi salonlar vardır ki filmlerden öte, kendileri birer tercih nedenidir. Şu ya da bu filme gidelim yerine, Emek`e, Konak`a gidelim mi, sorusu tercihin de ötesinde, sinema salonunun varlığının, saygınlığının, hadi açıkça itiraf edeyim, büyüsünün kanıtlanmasıdır.` sözleri, Burçak Evren`in `Eski İstanbul Sinemaları Düş Şatoları` kitabından. Ona göre sinema salonları ya da diğer bir deyişle düş şatoları, yalnızca filmlerin izlendiği mekândan ibaret değil. Sinemaya gitmeyi bir ritüele dönüştüren, topluca film izleme alışkanlığını kazandıran, benzer keyif ve güzellikleri paylaşan insanların beraber soluduğu bir başka ortam idi.

Birçok alışkanlıklarımız gibi artık sinemayla ilgili bu cümleleri de şimdiki zaman kalıpları içerisinde kullanamıyoruz. Sinemaya gitmek çoktan bir ritüel olmaktan çıktı. Eskiden ailece hatta mahallece gidilen filmler günümüzde küçük cep sinemalarında gösteriliyor. İzleyici, sinemaya gitmektense evinde internetten indirdiği, korsan piyasadan temin ettiği ya da DVD`sini aldığı filmi bir başına izlemeyi tercih ediyor. Birçok eylem gibi film izlemek de artık kolektif olmaktan çıktı, bireysel bir faaliyete indirgendi... Bu durumdan tabii ki en çok sinema salonları etkilendi. Geçmişte yüzlerce insanı bir araya toplayan, içinde hatıralar, dostluklar, sohbetler, aşklar yaşanan tarihî sinemaların bir bölümü kepenk indirdi, geride kalanlar da kapanma riski ile karşı karşıya. Mesela, bir Kadıköy klasiği olan Süreyya Sineması artık opera salonu. Beyoğlu`nun en eski sinemalarından Yeni Melek, semtin ritmine ayak uydurarak eğlence merkezine dönüştü, Elhamra çoktan tarihe karıştı, ünlü Saray Sineması yıkıldı... Ve şimdi geride kalan sinema salonları can çekişiyor. Son olarak gazete satırlarından Beyoğlu Sineması`nın kapanmak üzere olduğunu okuduk. İstanbul`un kültür damarlarına en çok kan pompalayan Beyoğlu`ndaki; Alkazar, Yeşilçam, Pera, Emek sinemalarının da zor durumda olduğunu biliyoruz. Peki, ne oldu da geçmişte, gösterilen filmlerin bile önüne geçen bu mekânlar izleyicisini kaybetti? Öyle ki İstanbul`un en hareketli semtinde bulunmalarına rağmen kapılarına kilit vurmanın eşiğine geldiler.

BÜYÜK BALIK KÜÇÜK OLANI YİYOR!

`Üç neden var.` diyor sinema eleştirmeni Burçak Evren. Birincisi, izleyicilerin artık sinemaya eskisi kadar rağbet etmemesi. Sinemayı daha çok 18-35 yaş arasındaki kesim takip ediyor ve onlar da vizyona girmemiş filmlere bile evlerinde internetten indirerek ya da DVD, korsan piyasasından faydalanarak ulaşabiliyor. İkinci sorun Evren`e göre daha vahim: Sinema salonlarının tekelleşmesi. Salonların artık `majors` denilen Uip, Özen, Warner Bros gibi şirketlere bağlanması. Filmi ithal edenlerin gösterim ve dağıtım hakkını da elde etmesi: `Bir film Türkiye`de beş yüz yerde gösterilebiliyor. Klasik sinema salonları bu tekelleşmenin dışında kaldı. Sinemanın değişim, dönüşümüne ayak uyduramadılar. Sonuçta güç şartlar altında ezildiler. Yenilenmedikleri sürece ayakta kalmaları güç.` Beyoğlu`ndaki sinemaların bu kadar zor duruma düşmesinin özel bir nedeni de az seçenek sunması. Bir alışveriş merkezine gidildiğinde bile on film alternatifiyle karşılaşan izleyici Beyoğlu`nda ancak birkaç altarnatife sahip. Alışveriş merkezlerinde eğlence, yemek gibi imkânların sunulması da tercihlerde etkili tabii.

Burçak Evren`e göre esasında sinema salonları kapanmıyor, sadece mekân ve semt değiştiriyor. Son beş yılda açılan ve kapanan salonlara baktığımızda bunu görebiliyoruz. Oranlar Evren`in sözlerini doğruluyor. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü`nün rakamlarına göre 1991`de 341 olan sinema sayısının 2006`da ulaştığı rakam 1045. Günümüzde sinema salonu sayısı 1300`e dayandı. Rakamlara yansıyanlar aslında tarz-ı hayatımızın farklılaştığının bir göstergesi. Davranışlarımız, alışkanlıklarımız gibi semtler de artık değişti. Kentsel odakların dönüşmesi, iş ve eğlence mekânlarının daha merkezî bir noktaya taşınmasıyla, sinema salonlarının bu dairenin dışına itilmesi arasında pek fark yok. Beyoğlu Sineması sahibi Temel Kerimoğlu durumu şu cümleyle özetliyor: `Günümüz şartlarında süpermarketler nasıl bakkalları yendiyse, şimdi de alışveriş merkezleri bizi yeniyor. Büyük balık küçük olanı yiyor.`

BİLETLER ÇOK PAHALI

İzleyici cephesinden bakınca farklı serzenişler çıkıyor karşımıza. Onlara mikrofon uzattığımızda daha çok fiyatların yüksekliği sebebiyle sinemayı tercih etmediklerini işitiyoruz. Avrupa standartlarının dahi üzerinde ücretle film izliyor olmak seyirci için caydırıcı. Semt sinemalarının yavaş yavaş kapanmasıyla artık sinemaya ulaşmak da eskisi kadar kolay değil. Özellikle büyük şehirlerde, yol ve yemek masrafı da sinema ücretine dâhil edilerek programların yapılması gerekiyor ki bu her bütçenin kaldırabileceği bir rakam değil. Hele artık çok daha uygun fiyata film izleme imkânları varken.

Görsel platformun imkânlarının artmasına paralel sinemanın cazibesini yitirdiğinin delili bu veriler. Yetmişlere kadar sinema perdesi tekti ama o yıllarda televizyon dâhil oldu hayatımıza, ardından video geldi. Doksanlardan itibaren çok kanallı seçeneklere alıştık. 1996`dan sonra internetle tanıştık. 2000`lerden sonra diviks, korsan DVD, VCD vazgeçilmezler listemize girdi. Böylece sinema perdesine altı yedi farklı çerçeve eklenmiş oldu. `Bu çerçevelere sinema perdesi ne yapsın?` diyor sinema eleştirmeni İhsan Kabil. Esasında sinema da teknolojik açıdan yerinde saymıyor. IMAX, üç boyutlu sinema gibi farklı alternatifler sunuyor izleyicilere. Acaba bunlar ilerleyen dönemlerde izleyici nazarında perdeyi yeniden cazip kılar mı? Cevabı yine Kabil`den alıyoruz: `Her filme insanları bu şekilde çekemezsiniz.`

SEYİRCİ ÇABUK SIKILIYOR

Türk sineması üzerine araştırmalar yapan Giovanni Scognamillo`nun sözleri tüm değerlendirmeleri özetliyor: `Seyircinin profili çok değişti. Çok çabuk sıkılıyor, beklentileri farklı...` Her şey gibi artık üretilen filmler de çok çabuk tüketiliyor. İzleyici her daim farklı bir seçenek istiyor, daha fazlasını arıyor. Atlas Sineması Müdürü Cevdet Pişkin durumu şaşkınlıkla değerlendiriyor: `Eskiden Amerikan filmlerine rağbet vardı. Tom Cruise, Al Pacino, John Travolta denince kapılar pencereler kırılırdı. Artık o dönem bitti.` Cevdet Bey`le görüştüğümüz günün sabahı Trovolta`nın `Yalnız Kalpler` filminin gösteriminde sadece bir kişi varmış. Pişkin masraflardan yakınıyor: `Bir kişiye de oynatsak yüz kişi de gelse aynı masrafı yapıyoruz. Çok zarar ediyoruz.`. Bu yıl en çok izleyici toplayan Türk filmleri olmuş. Artık izleyicinin GORA, Recep İvedik gibi `eğlenceli` filmlere daha çok rağbet ettiğini söylüyor Atlas Sineması Müdürü. Kendi sinemalarının diğerlerine göre bu yılı daha az zararla kapatmasının sebebi de bu filme izleyicinin gösterdiği yoğun ilgi: `Recep İvedik olmasa biz zarardaydık. Para kazanmadık ama en azından bizi başa baş getiren o oldu.` Sadece Recep İvedik`in geçtiğimiz yıl kazandığı para ve topladığı seyirci sayısı ortalama otuz Türk filmine eş değer. Burçak Evren`e göre seyircinin azalma sebeplerinden biri de kitlelerin ilgisini çeken bu tarz filmlerin eskisi kadar çok yapılmaması.

Harry Potter, Indiana Jones, Batman, Görevimiz Tehlike gibi seriler bile artık eskisi kadar iş yapmıyor. Scognamillo, Hollywood`un aşırı teknolojik filmlerinin izleyiciyi sinemadan soğuttuğunu düşünüyor. Bu filmlere gençler haricinde pek kimse itibar etmiyor: `İzleyici öykü görmek istiyor ama onlar yok artık.` diyen Scognamillo ile benzer görüşte sinema eleştirmeni İhsan Kabil. O da sinemanın artık eski işlevini yitirdiğini, esbab-ı mucibesinin tartışmalı hâle geldiğini düşünüyor. Sinemanın bu krizi aşabilmesi için tek çare kendi doğasının özüne dönmesi Kabil`e göre: `En önemli çözüm sinemacıların aklı başında film üretmesi. İnsanların yabancılamadığı, sahicilik duygusu veren filmler çekilmeli. O hissi yakaladığı takdirde belki izleyici yeniden salonlara döner. Ama bilet fiyatları da düşmeli, halk sineması gerçekleşmeli.`

BEDAVA DA OLSA İZLEYİCİ GELMEZ!

Fiyatların düşürülmesi hususunda, görüştüğümüz herkes hemfikir. Lakin ne kadar etkili olacağı hususunda tereddütler var.`İnsanların sinemaya gitme alışkanlığı değişti. Artık böyle bir gereksinim hissetmiyorlar. Ben iddia ediyorum filmler on değil de beş lira olsa yine izleyici gitmez. Bedava da yapsanız fark etmez. Seyirci sayısı artar ama ne kadar? Eskiden neredeyse bir görevdi sinemaya gitmek; ama artık değil.` sözleri Burçak Evren`e ait. Sinema salonlarının işletmecilerine göre de fiyatların düşmesi tek çözüm değil. `Beş lira yapıyoruz filmleri, izleyici yine gelmiyor.` sözünü sık duyuyoruz. Bu fiyata ancak vizyondan kalkan filmleri gösteriyor sinema sahipleri. Öyleyse neden vizyondaki filmlerde de fiyatlar düşürülmüyor? `Fiyatları belirlemek bizim değil, filmcilerin elinde. Eski filmleri bile onlardan izinsiz oynatamayız.` diyor Atlas Sineması`ndan Cevdet Bey.

52 yıldır Emek Sineması`nda çalışan Hikmet Dikmen, şimdiye kadar çok krizler görmüş ama böylesine şahit olmamış. Emek Sineması da zor ayakta duruyor. Artık çalıştığı kurumla özdeşleşen Dikmen`e tarihî Emek Sineması`nın bu duruma düşmesi belli ki çok ağır geliyor: `Buradaki gibi bir salon Türkiye`de başka yerde yok.` diyor. Festivaller de olmasa çoktan kapısına kilit vurmak zorunda kalacakmış Emek Sineması. Şimdi bir sponsor ihtiyacındalar, aksi takdirde Emek`in ömrü pek uzun görünmüyor. Dikmen, film şirketlerinin acımasız tutumlarına da veryansın ediyor: `Tek salonumuz var bizim. Şirketler, şunlara da en fazla iki haftalık film verelim, demiyorlar.` Gişe hâsılatları geçmişe oranla çok düşmüş. 2008 Emek Sineması`nın tam krize girdiği yıl olmuş: `Seyirci sayısı o kadar azaldı ki. Dün beş seansta toplam elli kişi geldi. Bu yaz sezonunda en fazla 975 kişi almışızdır. 50-60 kişiye düştüğümüz haftalar oldu. Eskiden haftada en kötü ihtimalle 1000-2000 izleyicimiz olurdu.`

Genel itibariyle izleyici sayısının düştüğünü söylemek mümkün fakat yine de alışveriş merkezlerinde bu oranlar çok farklı. Cevahir Alışveriş Merkezi`nde bulunan Megaplex Sinemaları`nın müdürü Muhammed Özmen`den aldığımız rakamlar bunu ziyadesiyle ortaya koyuyor. Cevahir Alışveriş Merkezi`nde 11 sinema salonuyla hizmet veren Megaplex`in müdürü, izleyici sayılarının her yıl arttığını söylüyor. Açıldıkları ilk sene 2006`da 755 bin izleyici sayısı bir yıl sonra 780 bine yükselmiş. 2008`de toplam rakamın 820-830 bin civarında olacağı tahmin ediliyor. Emek Sineması`nın rakamları ile karşılaştırılınca durumun ciddiyeti de ortaya çıkıyor. Alışveriş merkezlerindeki sinemalar, doğası itibarıyla, daha çok popüler filmlerle izleyiciyi buluşturuyor. Özmen bunu şu cümlelerle ifade ediyor: `Seyirci eğlence ve rahatlık istiyor. Daha çok komik filmleri seviyor, vurdulu kırdılılara pek gelmiyor. Komedi ve aşk filmleri her zaman bizde daha çok iş yapar.`

AMERİKAN KÜLTÜRÜNE MECBUR BIRAKILIYORUZ

Kapanma tehdidi altındaki Beyoğlu Sineması, Avrupa Sinemalar Birliği`ne bağlı ve Megaplex`in aksine daha çok sanat sinemasına perdesinde yer veriyor. Uzakdoğu ve Avrupa`dan bağımsız sinema örneklerinin izlenebileceği nadir salonlardan biri. Bu filmleri tercih ettiği için izleyici sayısı oldukça az. Sinemanın sahibi Temel Kerimoğlu, sponsor bulmak üzere olduklarını söylüyor. Beyoğlu Sineması şimdilik kapanma tehlikesini atlatmış; fakat ne kadar yaşar belli değil: `Dünyanın her tarafında bizim gibi sinemalar devlet ve belediye tarafından desteklenir. Bizim ülkemizde destek yerine köstek var.` Bağımsız film gösteren sinemalar desteklenmediği takdirde ithalatçı firmaların Avrupa ve Uzakdoğu filmlerini ihraç etme ihtimali azalıyor; çünkü gösterecek salon bulmaları güçleşiyor. Bu durumda izleyici biraz daha Amerikan sinemasına, dolayısıyla da kültürüne maruz bırakılacak. `Devletin ve belediyelerin sinemaya sahip çıkması ve Amerikan kültürü karşısında kendi sanatını, sinemasını desteklemesi şart.` diyor Kerimoğlu. Avrupa`da da Türkiye`dekine benzer bir şekilde sinema salonları kapanıyor; fakat bazı salonlar sadece sanat filmlerini izleyici ile buluşturuyor. Bu sinemalar devlet desteğiyle ayakta duruyor. SİYAD (Sinema Yazarlar Derneği) Başkanı Murat Özer derneklerinin salonları sonuna kadar desteklediğine değiniyor. Ona göre salonların kapanmaması için korsanla `dürüst` bir savaş yürütmek elzem. Doğru kanallar kullanıldığı takdirde salonda film izleme keyfini izleyiciye yeniden hatırlatmak da mümkün.

Toplumsal değişimden her şey gibi sinema salonları da nasibini alıyor. Tüketim kültürü, bireyselleşme, alışkanlıkların değişmesi, teknolojik imkânların artması gibi sebepler nasıl filmlerin içeriğine yansıyorsa gösterildiği fiziksel mekânlara da etki ediyor. Sinema salonları kapanarak cep sinemalarının küçük perdesine hatta televizyon, bilgisayar ekranına sıkıştırılıyor. Özetle düş şatoları birer birer yıkılıyor...

BAĞIMSIZ SİNEMAYA NE OLACAK?

Tüketim kültürünün sembolleri alışveriş merkezlerine taşınan sinema salonlarında daha çok popüler filmler gösteriliyor. Sinema salonları kapandığı takdirde izleyici bağımsız filmlere nasıl ulaşır? Bu durum sinema sanatını nasıl etkiler? Film yapımcı ve yönetmenlerinin daha çok popüler sinemaya meyletmelerine sebep olur mu? Sinemada tek tipleşmeye gidilir mi? Canlandı dediğimiz Türk sineması bu durumdan etkilenir mi? Bu soruları yönelttiğimiz sinema eleştirmenlerinden ilginç cevaplar aldık.

Giovanni Scognamillo: Popüler filmler bile salonlarda iş yapmıyorken bağımsız sanat filmlerinin hiç şansı yok. Bu tarz filmleri izlemek için artık festivalleri beklememiz gerekecek. Doğrusu bağımsız yönetmenler nasıl devam eder hiç bilmiyorum. Bu tür filmlerin desteklenmesi için sadece bu örnekleri gösteren sinemalar olmalı. Aksi takdirde bağımsız sinema yaşamaz. Senede otuz kırk film çekmek ayrı, onu izleyiciye gösterebilmek ayrı. Gösteremediğin takdirde anlamı ne?

Burçak Evren: Ben salonların yaşadığı krizin sinemayı değiştirmeyeceğine inanıyorum. Bağımsız filmler tüm dünyada zaten festivallerle izleyiciyle buluşuyor. Türk sinemasına zaten kapanan salonların bir faydası yoktu. Mesela Emek Sineması`na bakın, bir yıl içinde kaç tane Türk filmi göstermiş? Zaten benim malımı satmıyor ki! Kapansa ne etkisi olacak?

İhsan Kabil: Bağımsız sinemacıların her zaman şansı var. Zaten ticari olanın peşinde koşmuyorlar, onların önü açık. DVD de farklı bir imkân sunuyor onlara. Salon bulamayan filmler bile DVD vasıtasıyla izleyiciyle buluşuyor.

Murat Özer: Sinemanın eğlence kanadı her zaman vardı, olacak da... Ancak bunu bir `denge` içinde sunmak gerekiyor. Son zamanlarda yalnızca popüler sinema ürünlerinin seyirciyle buluştuğu, alternatif sinemanınsa giderek yok olma emareleri gösterdiği bir gerçek. İşin ticarî boyutunu yadsımıyoruz, ama sinemanın temelde bir sanat dalı olduğu ve bu yolda ürünler vermenin kaçınılmazlığı da ortada. Bu anlamda Türkiye`de eksikliği hissedilen en önemli unsur Sinematek`tir diye düşünüyorum. İzleyicilere sinema sanatının yüceliğini hatırlatacak böylesi bir oluşum, bahsettiğimiz dengenin kurulması için de yararlı olacaktır kuşkusuz.

Bazı Türk filmlerinin salon bulamaması ya da birkaç salonla yetinmesi, onların ulaşabileceği kitleyi de sınırlıyor, etkilerini azaltıyor. Dünyanın şapka çıkardığı yönetmenlerimizin filmlerinin ülkemizde bilinmemesi sonucunu doğuruyor bu durum ve genç yönetmenlerin hevesini kırıyor.

                                                                                                                                       Alıntıdır..