Kerem Akça etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kerem Akça etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Nisan 2013 Cumartesi

Patricia Arquette ile ropörtaj


'Hollywood’da fiziksel güzellik satıyor’
Kerem Akça, 32. İstanbul Film Festivali’ne konuk olan deneyimli oyuncu Patricia Arquette ile görüştü

Özellikle 90’ların vamp kadın oyuncuları arasında adı Sharon Stone ve Demi Moore’la
birlikte anılan, gerçek bir gerilim ve tekinsizlik abidesiydi. Rosanna Arquette’in kardeşi
ve David Arquette’in ablası olarak da bilinen Patricia Arquette, 45 yaşına geldiğinde
artık tutarlı ve yeteneği kabul edilen bir oyuncuya dönüşmüştü. Rol aldığı “Erkek
Aklı”nın gösterimi vesilesiyle 32. İstanbul Film Festivali’ne konuk olan sanatçı ile sıcak
ve dobra bir sohbet gerçekleştirdim. “Çılgın Romantik”, “Kayıp Otoban”, “Ed Wood”,
“Yaşamın Kıyısında” gibi filmlerdeki akılda kalıcı performanslarıyla tanınan oyuncu,
David Lynch’ten Hollywood sistemine ilk rol tercihinin sıra dışılığından sömürülen

sahne kimliğine kadar birçok konuyu aydınlattı.

Genç yaşta David Lynch, Tony Scott, Tim Burton, John Boorman gibi yönetmenlerle çalışma
olanağı bulan tecrübesi tartışılmayacak bir oyuncu. Kardeşi David ile ablası Rosanna’nın da
varlığıyla son 20 yılın en dikkat çekici Hollywood ailelerinden birinin en ünlü bireyi aynı
zamanda. Patricia Arquette, 1987 yılında 19 yaşındayken ilk sinema deneyimini tattı. Bugüne
değin de 30’un üzerinde filmde rol aldı.

Zamanla sinemanın mizacıyla iz bırakan vamp kadın oyuncuları arasına yerleşmesi de
“Kayıp Otoban” ve “Çılgın Romantik”in tekinsiz karakterlerinin sayesinde oldu açıkçası.
Ancak Arquette, son 10 yılda daha ziyade ‘Medium’ adlı dizideki bu eğilimlerin dışına çıkan
tiplemesiyle biliniyor. Her zaman gizemli bir görünüme sahip oyuncu, benim aklımda da
özellikle ‘Güney aksanı izlenimi bırakan, boğuk ve gizemli ses tonu’yla kalmıştır. Bunu
Lynch’in “Kayıp Otoban”da ağız çok yakın planıyla değerlendirmesi ise büyük oranda kara
film külliyatında yer edecek. Zaten röportaj boyunca da bu durumun sırrını aralamak için
oyuncunun dudaklarına göz kesildiğimi ve kalıcı ses tonunu hissetmeye çabaladığımı itiraf
etmeliyim.

32. İstanbul Film Festivali’ne yakın tarihte vizyona girecek Roman Coppola’nın grafiker
Charles Swan’ın ruhsal ve gerçeküstücü yolculuğuna odaklanan ikinci filmi “Erkek Aklı” (“A
Glimpse Inside the Mind of Charles Swan III”, 2012) vesilesiyle katılan Patricia Arquette,
sorularımı yanıtladı. Samimi, net, konuşkan, nazik ve sıcakkanlı tavrıyla ise Hollywood
starlığından ziyade bağımsız filmlerin yetenekli ve kendini bilen oyuncusu olarak öne
çıktığını kanıtladı.




‘GRİ BÖLGELERE GİRMEK İSTİYORUM’

25 senelik oyunculuk kariyerinizde çalıştığınız isim yapmış yönetmenler arasında David
O. Russell da var. Yönetmenin üvey evlat-öz evlat tartışmasını mizahi bir dille anlatan
ikinci filmi “Flirting with Disaster”da oynadınız.

Evet seviyorum o filmi.

Felsefesi de olan bağımsız ve keyifli bir komediydi. Ama şimdilerde O. Russell’ın
“Dövüşçü” ve “Umut Işığım”la Oscar adaylığına kadar yükselip ciddiye alındığı ortada. Üstelik bunların ilkinde üç, ikincisinde dört oyuncu adaylığı da getirdi çalıştığı isimlere. Bu noktada yönetmenin mizansen becerisi veya senaristlik özelliği bir tarafa, oyuncularla ilişkisini de merak ediyorum açıkçası. O. Russell, bu üçünden hangisini öne çıkarıyor?

Aslında bunların hepsini bir araya getiren nadide yönetmenlerden biri. Çok iyi bir senarist.
Boks filmi “Dövüşçü” çok iyi bir filmdi. “Flirting with Disaster”da da farklı bir ton vardı. Bu
da onun anlatım şekline dair çok şey söylüyor. Bu oyuncular çok iyi performanslar çıkardı
doğrudur. Hem zalim, hem canlı, hem de duygusal bir adam David. Bence bu özellikleriyle
üzerinizde bir baskı kuruyor. Böylece çalıştığınız kişi, yükselmenizi sağlayan ana unsura
dönüşüyor. Üzüm üzüme baka baka kararır demişler. Sette biri mutsuzsa bu herkese yansır.
David’in kişisel enerjisi çok yüksek. Bunun yanında yönetmenliği ve senaristliği de var. Bu
durum bir yönetmenlik kimliği çıkarıyor ortaya.

O. Russell’ın oyunculara alan açtığı söylenebilir mi?

Şimdiyi bilemem. Ama “Flirting with Disaster”da onunla beraber okuma yapmıştık. Ama
iş bununla da bitmemişti. Ardından doğaçlama olarak ortaya sayısız deneme çıkarmıştık.
Anlayacağınız David, işbirlikçi bir yaklaşıma sahip.

Kariyerinize bakınca kaliteli ve yaratıcı yönetmenlerin işlerinde oynadığınızı görüyoruz.
Bu da sizin saygı duyulası bir filmografi inşa etmenizi sağladı. Ancak buna paralel
olarak ilk filminizin ‘Elm Sokağında Kabus’ serisinin üçüncü halkası “A Nightmare on
Elm Street 3: Dream Warriors” olması bir çelişki değil mi? Şimdi geriye bakınca bu veri
nasıl bir duygu uyandırıyor sizde?

Özellikle o yaşlarda böyle korku filmlerini severdim.

Tabi eklemeliyim ki 1984 tarihli orijinal “Elm Sokağında Kabus” başyapıttır.

(gülüyor) Harikaydı. Ama kitsch (bayağı) bir tarafı da vardı. Bunu da anlıyorum. Sanat
filmlerinde rol almayı severken çok farklı şeyler keşfetmek, daha gri bölgelere girmek,
formüllerin dışına çıkmak istiyorum. Korku filmleri albenisi olan, takip edilesi filmler. Bu
yaşta bile onların kitsch öğelerini seviyorum. Garip bir şekilde asap bozan bir sinema anlayışı.
Aynı zamanda ‘ucuz’ ve ‘kalitesiz’ görülüyor. Ama ben bunu da keşfetmek istiyorum.
“Nightmare on Elm Street 3: Dream Warriors”, o yaşlarda film çekiminde yaşananları
öğrenme adına bir deneyim olmuştu benim için. Bu açıdan önemliydi. Çok gergindim.

“Stigmata” ile de geri döndünüz.

Evet doğru.

O daha oyunculuk bazlı, karakter üzerine kurulu bir tür filmiydi sanki.

Ben daha fazla korku filmleri yapmak isterim aslında. Bir sıkıntım yok bu konuda. “Kayıp
Otoban” da bir korku filmi mesela.

Belki sizin için öyle olmuştur.

(gülüyor) Birçok açıdan öyle aslında.

‘HOLLYWOOD’DA FİZİKSEL GÜZELLİK SATIYOR’


“Kayıp Otoban”dan sonra ‘femme fatale eğilimli bir sahne kimliği’ne büründünüz. Bu
etkileyici ve belki de en akılda kalıcı performans, aynı şekildeki filmlerde sizi görmemizi
sağladı. Tahminimce de böylesi teklifler almanızı yol açtı.

Evet doğru.

Beş-altı yıl bu minvalde gittikten sonra bütün yollar kapanmış olmalı sizin için. Belki
yaş faktörünün öne çıkması belki de hep aynı şeyin tekrar edilmesi sebebiyle onu
bilemiyorum…

Evet. Tam olarak öyle.

O zamandan beri hep böyle roller mi teklif edildi size?

Evet bu gibi rollerden çok daha fazla karşıma çıktı. Ben bunların arasından kalitelilerini
seçip kabul ettim. Bu süreç boyunca sığ olana odaklanıp sahne kimliğimi arzu objesine
çevirmek ana amaca dönüştü. Tek boyutlu bir bakış açısı devreye girdi. Sanat tarihine bakınca
oryantalizm, çıplaklık, su perileri ve daha fazlası hep bir esin kaynağı olduğu görebiliriz.
Sanatçı olarak değerlendirince toplumun bunu kabul ettiğini anlayabiliyorsunuz. Garip olan
benim güzel olduğumu düşünmememdi. Hiçbir zaman fiziksel güzelliğimi umursamadım. Ve
zaten öyle bir şey yoktu da! Bu güzelliğin ömrü kısa süreli. Genç erkek ve genç kadın 15-16
yaşında muhteşem bir güzellikle doğabilir. Ama bu durum, çok kısa bir döneme yayılabiliyor.
İnsanlar çok daha komplike yaratıklar. Güzellik beni üzüyor. Toplum bu konuda ürün bile
satmaya başlıyor yeri geldiğinde. Adeta bir objeye dönüşüyorsunuz.

Hollywood sosyetesi mi?

Bütün dünya. Diş macunu satmak veya her ne ise... Hollywood’da sanki olgunlaşma ya
da adapte olma anlamına geliyor bu durum. Kur yapmak veya yeni bir hayatla dünyayı
selamlamakla eşdeğer bence! Bu konuda net tanımlar koymak yanlış.

90’larda Sharon Stone ve Demi Moore da sanki aynı süreçten geçip sömürüldü.
Sonucunda da seks objesi haline gelip yavaş yavaş piyasadan çekildiler.

Stone, ilginç bir kaliteye sahipti. Her zaman kötü kadınları canlandırdı. Hesaplanmış zeki ve
hınzır bir femme fatale idi. Arkadan bıçaklayan kara dul tipiydi. Demi Moore ise komşu kızı
idi daha çok. Bundan rahatlıkla Hollywood’da mahsur kalmak yorumunu çıkarabilirsiniz.
Her zaman başarı anına veya anlarına sahipsiniz belki. Ama bu süreç, yaşa göre işliyor.
Nihayetinde bu tuzağa düşebilirsiniz. O noktaya geri dönmek veya yıldız olmak için ise
hayatınız boyunca uğraşıyorsunuz. 50 yaşında olabilirsiniz. Ama hem 25 hem 50 olmak zor.
Ben de ‘Medium’da kendi sahne kimliğim konusunda net oldum. Yapımcılarla konuştum.
Karakterin sıska olmaması konusunda anlaştım. Sonunda hem uzun süredir evli hem de
annelik özelliği olan bir tipleme ortaya çıktı. Bu da moda kıyafetlerden ziyade ucuza düşen
elbiseler almamızı sağladı. Oradaki karakterim çocuklarını okula götürünce alıyordu giydiği
şeyleri. ‘Arzulanma’yı reddeden bir anti-Hollywood bakışını harekete geçiriyor. Ben de zaten
gerçek bir kariyerim olsun istiyordum. O tuzağa düşmekten özellikle kaçınıyordum. Mesela
şimdi Richard Linklater ile “12-Year” adlı bir filmde çalışıyorum.



‘ÇAREYİ TV’YE SIĞINMAKTA BULDUM’

2015’te girecek olan öyle değil mi?

Evet öyle olması lazım. Richard da orta yaşlı karakterler için kimi seçeceğini sordu bana.
Kimin estetik ameliyat geçirmeden veya kılık değiştirmeden o rolü oynayıp oynamayacağını
çözememişti. Bu karakter için çok yanlıştı bu süreç. Karşılaştığımızda ‘tüm bu çalışma ile
ilgili ne düşünüyorsun?’ diye sordu mecburen...

‘Medium’ sizin için yeni bir başlangıç gibi sanki.

Benim için çok sanatsal bir deneydi. O zamanlar TV’de çok dizi üretiliyordu. Yaşlısı
fakiri fark etmeden herkes seyredebiliyor böyle şeyleri. Sinemanın ölümünü yavaş yavaş
görmeye başlayınca bu fırsatın güzel bir deneyim olabileceğini düşündüm. Dizilerde genelde
evlenirsen ve çocuk sahibi olursan öldürülüyorsun. Böylesi pamuk ipliğine bağlı bir durum
var. Ama ‘Mavi Ay’ı (‘Moonlighting’) da yazan Glen Gordon Caron’a yıl için planını
sordum. Bilmediğini söyledi. Sonraki bölümü de bilmiyordu. Geleceği olmayan bir iş aslında.
Yazarlar, yapımcılar ve ekip ne yaptığından çok haberdar değil. Ama yaptığı şeyin de hakkını
veriyor.

Bahsettiğim “Kayıp Otoban” sonrası dönemin devamında “Little Nicky” ile Altın
Ahududu’ya aday gösterildiniz.

(gülerek) Ay evet...

Ama ‘Medium’ ile de kariyerinizin sonraki bölümünde Altın Küre’ye üç kez aday
oldunuz. Çok yetenekli bir oyuncu olmanıza karşın niye böyle bir çelişki oluşabiliyor.
Bunu Hollywood sistemine bağlayabilir miyiz?

Bilemezsiniz. Filmler bir kumardır.

‘DAVID LYNCH GİZEM DUYGUSUNU HER DAİM HİSSETTİRMEK İSTİYOR’

Her zaman merak etmişimdir David Lynch ile çalışmanın zorluklarını. “Kayıp
Otoban”da elinizde bir senaryo var mıydı, filmin sonunu önceden biliyor muydunuz?
Ya da en azından yönetmen, oyuncusuna herhangi bir bilgi veriyor mu? Yoksa
vermeyip gerilimi sürekli ayakta tutmak gibi bir strateji mi uyguluyor?

Evet elimize bir senaryo veriyor. Ama bu ne kadar faydalı oluyor tartışılır. Tamam iki
karakteri oynuyordum: Renée ve Alice. Hatırlıyorum David’e karakterlerin hayal gücü,
ikiz veya hayalet olup olmadığını sormuştum. Cevap şuydu: ‘Bilmiyorum Patricia sen ne
düşünüyorsun?’ Şaşırmıştım. Anlayacağınız oyuncuya fazlasıyla özgürlük tanıyor. Bu da
onunla çalışmayı müthiş bir deneyim haline getiriyor. Eğer biri sanatsal açıdan çok komplike
bir şey deneyecekse onun filminde oynamasını öneririm o kişiye. David çok iyi ve eli açık bir
insan. Onun oyuncu yönetimindeki özgürlük stratejisinden çok şey öğrendim.

O zaman set ortamında filmin sürecini merakla takip edip devamında sürprizlerle
karşılaşma korkusunu yaşamış olmalısınız?

Ben zaten mantıklı bir insanımdır. Öyle fantastik şeylere inanmam. Eve gelip senaryonun
ne olduğunu çözmeye çalıştım uzun süre. Ne yaptığımı anlamaya çalıştım. Oyuncu olarak
nasıl bir portre çıkaracağınıza karar vermeden bir performans sergileyemezsiniz. Tercih
yapmalısınız.

Martin Scorsese, David Lynch, Tony Scott, Tim Burton, John Boorman, John Madden
gibi önemli yönetmenlerle çalıştınız. Bunlardan hangisi daha akılda kalıcıydı?

Bunu çok soruyorlar. Hepsi demek isterim. Bunların her birinden farklı şeyler öğrendim.
Onların hepsine tek tek minnettarım. Sundukları bana kendilerini tanıttıkları, fırsat sundukları
ve sıcak davrandıkları için... Ama özellikle Tony Scott yakın zamanda vefat etmesi sebebiyle
daha bir aklımda. Kariyerim başlarında onun bana güvenip destek olması önemliydi. Kişisel
olarak da severdim kendisini.

Rosanna Arquette’in “Kayıp Aranıyor, Debra Winger” belgeseli de sanki sizin
Hollywood’da yaşadığınız sıkıntıları anlatıyor. Oradaki bakış açısına katılıyor
musunuz?

O projenin üzerinden 10 yıl geçti. Ablamla da aramızdaki yaş farkı dokuz. Ama şimdi
Rosanna’nın motivasyonuna katılıyorum.


KEREM AKÇA /ÖZEL RÖPORTAJ
keremakca@haberturk.com

kaynak: haberturk.com

1 Aralık 2011 Perşembe

Aşk pansiyonu


'Mavi Pansiyon' yarın vizyonda!
 
Yazlık beldede şehrin kapitalist düzeninden kaçış mekanı olarak kullanılan “Mavi Pansiyon”un ‘aşk oteli’ işlevi görmesine sırtını yaslayan modern bir aşk filmi. Mekan, adeta bir mıknatıs gibi ilişkiler konusunda rahatını da, tutucusunu da, tutkuyu tercih edenini de, duygusallık arayanını da, ilgi alanına tutulanını da kendine doğru çekiyor. Yunus Güner ile Fadik Sevin Atasoy’un canlandırdığı ‘aşık olma arifesindeki çift’ ise tüm bu soyut ya da somut kavramların arasında ilişkisel kimliklerini sorguluyorlar. Nezih Ünen’in ilk kurmaca filminde Hollywood anlatısına hakim yönetmenliğiyle dikkat çeken eserin, aşk-seks ikilemine Türkiye mozaiği üzerinden bakarken bunu görsel bir beceriyle taçlandırdığı kesin. Film de zaten bu yetisiyle öne çıkarak kolay yola sapıp ‘ölümcül hastalık’ın sömürücülüğünü seçen ulusal aşk filmlerinin arasından sıyrılıyor. Oyunculuklar ve diyaloglar konusunda belli sıkıntılar çeken yapıt, ilişkilerde ‘aşk mı, yoksa tutku mu geçerlidir?’ sorusunu sorarak bunun altından çok yönlü ve tartışılası cevaplar çıkarıyor. Yeni bir duygu seli olacağa benzeyen “Mavi Pansiyon”, yarın vizyona giriyor.

 'Mavi Pansiyon' fragmanı için tıklayınız...

Aşk filmi çekmek zor iştir. Özellikle söz konusu Türkiye olduğunda ‘Yeşilçam’ tabanına kapılmamak pek mümkün değil gibidir. Zira ‘romantik-komedi’ tonunda hafif şen şakrak ya da samimi ilerleseniz de ‘final’e varınca bir hüzün aşılamak ‘kültürel ezber’ sebebiyle şart hale gelir. Bu durum kimi yönetmenlerimize zarar verse de çoğu zaman belirgin bir gişesel geri dönüş getirir.

Dünya standartlarında bir aşk filmi olma hedefiyle yola çıkmış

Örneğin “Aşk Tesadüfleri Sever” (2011) gibi Ömer Faruk Sorak yetkinliğinde veya “İncir Reçeli” (2011) gibi ilk filmiyle Hollywood dekupajını kabul ettiren Aytaç Ağırlar’ın gücüyle yükselen aşk filmleri, son kalemde ‘ölümcül hastalık’ ve ‘sömürü’ mağduru olmuşlardır. Nezih Ünen de belli ki dünya standartlarında bir aşk filmi çekmek için yola çıkmış. Bunu becermek için hem sinema dilini, hem oyuncu yönetimini, hem de teknik ekibi kendi isteğine göre konumlandırmış.

Elbette sayısız eksiği var “Mavi Pansiyon”un. Ancak onlara varmadan önce pozitif yönlerini eşelemek lazım. Zira böylesi Yeşilçam’dan uzak kalan duygusal-dramlara rastlamak pek kolay olmuyor bizim coğrafyamızda. Yönetmen Nezih Ünen’in varlığıyla gelen sinemasal temel de zaten Aziz İmamoğlu’nun post-prodüksiyon ile kurgu ve Soykut Turan’ın sinematografi yetkinliğiyle kalite kazanmış gibi.

Aşkın genel sorunlarına bakarken, bireylerini canlandıran oyunculardan çekmiş

Bu aşamada aşkın ana bireylerini canlandıran Yunus Güner (Ahmet) ile Fadik Sevin Atasoy’un (Bahar) samimiyetinden çeken bir eserle yüzleştiğimizi belirtmemek olmaz. Ancak bu konuda yaşadığı sahicilik sıkıntısını kimi yan karakterlerle aşmaya çalışıyor bu yapıt. Esasen de “İncir Reçeli”nde de görüldüğü gibi ‘başrol oyuncusu’ sıkıntısını bertaraf eden anlatısıyla dikkat çekiyor. Montaj sekans, paralel kurgu, kararma-açılma gibi kurgu tekniklerini akıcı anlatı tutturmak için yerleştiren yönetmenin sinemaskop oranında vinç ve dolly’den de ‘işlevsel’ sonuç aldığı görülebiliyor.

Zira açılıştaki hafif masalsı montaj sekans ile ana karakterin iç sesini üst üste kurgulayan girişin devamında olanlar aynen bu tonda gelişiyor. Bir kalemde ‘aşk acı çektirir, ama kendinizi sekse verirseniz durumu bertaraf edebilirsiniz’i karakterler bazında açıklamayı bilen Ünen’in ‘ana akım hikaye anlatma sineması’ algısının sonuna kadar açık olduğu kesin.

Olgun anlatısıyla popüler sinemamızda bir tehdit unsuru oluşturmuş

Bu durum filmin devamında daha olgun bir şekilde süregelirken, bir anlamda Abdullah Oğuz, Mahsun Kırmızıgül, Taylan Kardeşler ve Ömer Faruk Sorak gibi bu düşünceyi karşılayan dördüncü kuşak yönetmenlerimiz için de bir tehdit unsuru oluşturuyor. Ünen’in ilk işinin ‘müzik konulu kültürlerarası bir belgesel’ olduğunu bildiğimizden ilerleyen dönemde yönetmenlik stili olarak neyi tercih edeceği net değil. Ancak ilk kurmaca filmiyle geçer not aldığı da bir gerçek.

Zira bazı tonlama sıkıntılarını ve denize kamera yerleştirememe bütçesizliğini bir kenara bırakınca ‘yazlık aşk’ düşüncesini karşılayan bir eser var karşımızda. Yönetmenin zekasıyla kapitalizmin, sevgisizliğin uzağında yeşeren ‘çiçekli, bahçeli, denizli’ mavi pansiyonun da metaforik bir gücü var. Dünya sinemasında ‘aşk oteli’ olarak kullanıldığını gördüğümüz fonksiyonu yüklenen bu mekanın, yan hikayeler ve karakterler yoluyla belirgin bir dramatik derinlik aşıladığı görülebiliyor.

İlişkilerdeki uç noktaları ele almak için metaforik bir mekan kullanmış

Bu doğrultuda da “Mavi Pansiyon”a gelen burjuva mimar karakter Ahmet’in, ‘gecelik ilişkiye açık hafifmeşrep kız’ ve ‘aşık olunacak dürüst kız’ gibi iki kız prototipiyle tanışması olayların çözümlenmesini sağlamış. Hayatının devamında aşık olmamaya ant içen karakterimizin, bu ikilide ‘gecelik ilişki’ ile ‘uzun ilişki’yi, ‘tutku’ ile ‘aşk’ı ya da ‘cinsellik’ ile ‘duygusal yakınlık’ı tatması beraberinde bir psikolojik inceleme getirmiş.

Yönetmenin bu duruma derinlik katmak için pansiyon ya da tatil insanlarını da ‘aşk-ilişki süzgeç’ine dahil etmesi, bizim kültürümüzün cinsellik ve aşka at gözlüğüyle bakışının sıkıştırdığı duyguları açığa çıkarmış. Zira senaryoda tutucu Zeynep-Kerim çifti ile gurbetçi ve rahat Halil-Erica çiftinin Türkiye mozaiği için konumlandığı görülebiliyor. Bunlardan Alman kültürüyle yetişmiş yabancı uyruklu Erica’nın (Nathalie Griffin) genelde üstsüz dolaşması ile Zeynep’in (Pelin Acar) her yerini kapatma derdinde olması, ‘başka ülkelerde yetişme’yle ‘Anadolu’nun baskıcı bakışı’ arasındaki farkları ortaya koymuş. İşin doğrusu bu konuda tek boyutlu karakterler sebebiyle, ‘olması gerektiği gibi işlenememişlik’ sezilebiliyor. Ama söylenmek istenen her daim yerine ulaşıyor.

Burjuvazinin içinden aşk nasıl gözüküyor?

Ünen’in amacı da ortada dönen ‘film çekimi’ sürecinin metaforik duruşunu ‘kendini dağıtma, açma, bulma’ olarak belirleyip bu iki ilişkinin arasındaki umutsuz ana karakterin gelişimini sağlamak gibi gözüküyor. Ahmet’in bunların ikisine de çarpmadan normal gibi duran ‘orta’ yoldan ilerleyip aşkın bildik kavramları üzerinden bir yerlere tutunabileceğini ele alan yapıtın, buna istinaden ilişkilerle ilgili söyleyecekleri var.

“Mavi Pansiyon” da zaten kimi zaman Woody Allen filmleri kıvamında bir bağımsız güdü aşılayıp diyaloglarla altını doldurduğu şeylerin peşine düşüyor. Filmin yakın zamanda izlediğimiz “Geriye Kalan” (2011) kadar keskin sözleri yok bu konuda. Ancak Ünen, aşkın her şartta her yerde karşımıza çıkabilecek bir kıvılcım olduğunu seyircinin kalbine fısıldarken, bunun ruhunu cinsellik ile bozmamanın ana kurala dönüştüğü burjuva çevresini de analiz ediyor. Son zamanda sinemamızda çokça gördüğümüz bu sınıfın işsiz güçsüz halinin ve oradan çıkan konformist yaklaşımının belki de en sahici çerçevesini sunuyor.

Seks sahnesi çekme becerisiyle dikkat çekiyor

Otel, film çekimi, kültürel doku gibi kavramlardan aldığı güçle de gittikçe daha da derinleşen bir sinema dili oluşturmuş. “Mavi Pansiyon”, bir bakıma Türkiye ile ilgili söyleyecekleri için yazlık aşk filmi konseptinin içinden sinemasal yollar bulmuş. Gecelik ilişki yanlısı adamın bir ‘tat’ sonrası kendini aşkın ellerine atıp atmayacağı gibi soruları tartışmaya sunarken, bunları paralel kurgunun zeki açılımlarıyla aşıladığı görülebiliyor.

Ünen’in de bazı yerlerde ‘buğulu çerçeveler’ veya ‘dolgun renkler’ kullanarak aşkın ve seksin masalsılığını devreye soktuğu, hatta açılış sekansından itibaren hafif hayali bir evren dokuduğu da kesin. Bunun içinde özellikle Tekin ile Güner’in arasındaki yakın ölçekli merceklerle yürüyen seks sahnesinin Avrupa sinemasının ustaları kıvamında bir yönetmensel karşılık bulduğu görülebiliyor. Bu da Ünen’in yönetmenlik koltuğundaki gücünü ortaya koyuyor. Tabii bu noktada Atasoy’un öne çıktığı video klip kıvamındaki sahildeki film çekimi sahnesinin de ihtişamını unutmamak gerek. Zira ufak tefek tonlama sorunlarına karşın ‘olgun bir sinema gözü’ ile yüzleştiğimiz gerçeği, tüm bu örnekleri bir araya getirince daha iyi açığa çıkıyor.

Kerem Akça
Habertürk.com.tr
                                                                                                                                        Alıntıdır...