Ropörtaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ropörtaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Lucy Liu: Günümüzde Artık Charlie’nin Melekleri’ne İhtiyaç Yok

Söyleşi: Ali Tufan Koç

Jackie Chan’in prensesi, Charlie’nin meleği olarak tanındı. Şimdiyse Sherlock Holmes’un Watson’una büründü. Evet, ‘Elementary’ dizisi Sherlock hikâyesini günümüze uyarladı, New York’a ışınladı, Watson’u da Lucy Liu’ya dönüştürdü. Hollywood’un en meşhur, en seksi Uzakdoğulu hatunuyla Los Angeles’ta önyargılar ve varsayımlar üzerine...



‘Elementary’de Sherlock’un Watson’unu canlandırıyorsunuz. Ne cinsiyetiniz aynı ne de ırkınız... Afalllamaz mı insan rol ilk teklif edildiğinde? 

Dünyada milyonlarca hayrana sahip bir hikâye ve karakterleriyle bu kadar fazla oynamak ciddi bir risk. Evet, hayranlar diziden nefret edebilirdi. Ama etmediler. Aksine çok beğenildi. Üçüncü sezondayız. Risk almadan insanları şaşırtamaz, kendini değiştiremez ve ilerleyemezsin. Hayatım kocaman bir riskten ibaret. Uyruğunuza, görüşünüze bakmadan safkan bir Amerikan klasiği olan ‘Charlie’nin Melekleri’nden biri olmaya soyunmak ya da Ally McBeal’da oynamak... Risk almasaydım şu an hâlâ New York’ta Soho’da tişört satıyor olurdum.

Değişikliğin, şaşırtmanın bu kadarı da fazla değil mi? 

Değil. ‘Charlie’nin Melekleri’ döneminden beri hep Uzakdoğulu kadın rolleri geliyor. Ben de ısrarla reddediyorum ya da karakter üzerinde oynamalar yapıyorum.

E normal değil mi ki?

Çok beklendik ve çok klişe. Yeni bir proje var ve Uzakdoğulu, genç, seksi bir kadın lazım. Kimi arayalım? Tabii ki Lucy Liu! Bu serbest çağrışımı kırmak için ciddi bir mücadele verdim.

İMAJLA DERDİM YOK
Kazandınız mı?

Karşınızda şu an Sherlock’un meşhur Watson’ı duruyor. Sence?

Çin asıllı bir oyuncu olarak “Asyalı karakterlerle özdeşleşmek istemiyorum” ısrarı da kulağa tuhaf gelmiyor mu?

Derdim imajla değil, kalıplarla ve kurulu düzenle. ‘Charlie’nin Melekleri’nde Alex’i ben canlandıracağım diye Asyalı bir soyadı koymaya kalktılar. Karşı çıktım. “Bırakın, böyle kalsın. İnsanları şaşırtalım” dedim. Yine aynı şekilde ‘Lucky Number Sleven’ filminde de... Ben canlandıracağım karakterin (Lindsey) ismini değiştirmeye kalktı. Oyunculuğun özü bu değil ki.

Elementary’deki Sherlock-Watson ilişkisi hikâyenin orijinaline ne kadar sadık?

Watson kadın karaktere dönüşünce diziyi izleyen herkeste bir “Acaba âşık olacaklar mı? İlerde birlikte olurlar mı?” merakı doğuyor tabii...

Olacaklar mı peki?

Dizinin yaratıcısı Rob Doherty, yeryüzündeki en sıkı Sherlock Holmes hayranı olabilir ve hikâyenin orijinaline sadık kalmayı seviyor. Yani bazı ufak detaylar hariç!

‘Charlie’nin Melekleri’, 2000’lerde beyazperdede çoştu; televizyonda yere çakıldı. Neden?

Doğru yer ve doğru zaman kuralı. İlk film çıkalı 15 sene oldu. O zamanlarda dergiler üç kadını bir arada kapağa taşımıyordu. Üçümüzün sıkış tıkış kapak olduğumuz zamanları hatırlıyorum! Şimdi daha fazla kadınların bir arada başrolde olduğu diziler, filmler var. Günümüz televizyonunda ‘Charlie’nin Melekleri’ne yer yok. İhtiyaç yok çünkü.

Televizyon altın çağını yaşıyor, insanlar saatlerce izlediği dizileri konuşuyor. Hangi diziler hakkında saatlerce konuşsak bıkmazsınız? Elementary hariç!

Kendi dizime bile televizyonda bir kere denk gelemedim ki! Ama, evet, vakit bulduğumda kapanıp tüm bölümlerini peş peşe izlediğim diziler var. ‘True Detective’ mesela! Röportajın tamamını ‘True Detective’ üzerine kurmak istersen ben varım! Sadece oyuncuları değil, hikâye anlatım tekniği de büyüleyici. Onun dışında komedi dizilerine bayılıyorum. ‘Big Bang Theory’nin hastasıyım! Evde bir gün beni konuk oyuncu olarak çağırsınlar diye telefon başında bekliyorum...

“Yeni keşfettim, mutlaka izleyin” diyeceğiniz bir dizi...

Eva Green ve Josh Hartnett’ın oynadığı ‘Penny Dreadful’.


kaynak : roportajgazetesi.com

6 Temmuz 2014 Pazar

0yuncu Menderes Samancılar ile Ropörtaj

Star değil, sinema emekçisiyim

Sinema filmi ya da dizi projesi fark etmez. Eğer bir projede ismi varsa “Bu iş iyidir” dedirtecek sayılı oyuncudan biri Menderes Samancılar. Onlarca film, onlarca dizi ve her biri damağımızda ayrı bir lezzet bırakan onlarca karakter… Öyle bir oyuncudur ki 4 dakikalık bir oyunculuk performansıyla bir filme damgasını vurmuş ve Sis filmindeki 4 dakikalık rolüyle ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’ olarak Altın Portakal almıştır. Şimdilerde bir sinema filminde rol alan bu kıymetli oyuncuyu Kemerburgaz’daki film setinde ziyaret ettik ve pek çok şey konuştuk…

Şu an bir film setindeyiz. Rol aldığınız bu filmi biraz anlatır mısınız?
‘İçimdeki İnsan’… Yönetmenimiz Aydın Sayman. İrfan Yalçın’ın ‘Fareyi Öldürmek’ adlı romanından uyarlanıyor. Psikolojik derinliği olan güzel bir film ve her şey istediğimiz gibi giderse dört dörtlük bir iş olacak.

Oyuncu kadrosunda kimler var?
Vedat Erincin, Suavi Eren, Füsun Demirel, Şebnem Bozoklu, Melek Şahin, Murat Karasu, Kemal Kocatürk ve
pek çok genç oyuncu var.

Siz nasıl bir karaktere hayat vereceksiniz?
Filmin başkarakterinin hafif çatlak babasını oynuyorum. Kahramanın hikâyesinde çocukluğa dönüşler var ve bu dönüşlerde babasıyla ilişkileri de anlatılıyor. İşte ben o çocuğun babasıyım.

Pek iyi izler bırakmamış bir baba galiba…
Kötü bir baba değil ama iyi bir baba da değil. Gelgitleri var. İmaj değişmiş, sakallar gitmiş ama gençleşmişsiniz. Evet, sakallar gitti. Makyajla bir 30 yaş gençleştim. Memnunum halimden.

ÜN, PARA, PUL; HEPSİ HİKÂYE…

Çok sevildiğinizi biliyor musunuz?
Evet, seviyorlar galiba… Doğudan batıya memleketin her yerinde hatta yurtdışında bile vatandaşlarımızın sıcak bakışlarını hissediyorum. Seçtiğim rollerde onlardan biri olmaya özen gösterdim. Onlar da beni kendilerinden biri gibi gördü. Bir abi, bir kardeş gibiyim onlar için. Ben de onlara layık olmaya çalışıyorum. Seyirci seni böyle bir yere oturttuysa hareketlerine dikkat etmek zorundasın.

Seyircinin sizi algılayış biçimi hayatınızı kısıtlıyor mu yani?
Buna kısıtlanmak demeyelim. Topluma karşı olumsuz davranışlarda bulunmamak, söyleyemediklerini söylemek… Bunlar zaten olması gereken şeyler… Yoksa ben belediye otobüsüne de binerim motora da dolmuşa da… Giyim kuşamım da rahattır. Vatandaş nasıl yaşıyorsa öyle yaşarım. Kendime ne özel alaka gösteririm ne de kısıtlarım.

Star olmak yerine sinema emekçisi olmayı tercih ettiniz yani… 
Bunu tercih etmedim, zaten öyle olduğumu fark ettim. Gençliğimde neysem yaşlılığımda da oyum. Hayatımda değişen hiçbir şey yok. Ün, para, pul; hepsi hikâye… Hepsi geçici… O kadar önemli şeyler var ki hayatta dünya kadar paranız olsa alamazsınız.

Proje seçme lüksüne sahip olacak kadar para kazandınız mı?
Yok, öyle bir lüksüm olmadı. Çok büyük paralar kazanmadım. Ama benim hayattaki amacım çok para kazanmak değil. Kimseye muhtaç olmayayım, sağlığım da yerinde olsun yeter. Zaten proje seçerken de para pul ikinci planda kalır. Önce proje iyi olacak.

Para değilse Menderes  Samancılar’ı bir dizi ya da filmde oynamaya ne ikna eder? 
Halkımı ilgilendirsin, insanların bir yarasına parmak basabilsin… En azından insanlar izlerken mutlu olsun. Tabii kadrosu, senaristi, yönetmeni, oyuncuları, yapım şirketi de önemli.

SİNEMAYLA BİR KÖY KAHVESİNDE TANIŞTIM

Çocukken başka bir mesleğin hayalini kurmuş muydunuz?
Eczacı kalfası olmak isterdim. Çünkü bir eczanede çıraklık yapıyordum.

Sinemayla nasıl tanıştınız?
Adana’da yaşadığımız semtin büyük bir caddesi vardı; Kışla Caddesi… O cadde üzerinde 15 tane sinema vardı. Neredeyse o sinemaların içinde büyüdüm. En büyük eğlencemizdi. Harçlığımızı bile oradan kazanırdık. Gazoz satar, bilet keserdik. Sinemayla ilk orada tanıştım.

İlk izlediğiniz filmi hatırlıyor musunuz?
10 ya da 11 yaşındaydım. Silifke’nin bir köyüne bir akraba ziyaretine gitmiştik. Bir kamyonet geldi. Adam malzemeleri çıkardı, kahveye perde çekti ve ilk filmimi o kahvedeki perdede izledim. Lütfü Akad’ın ‘Kızılırmak Karakoyun’ filmiydi. Yılmaz Abi (Güney) oynuyordu.

Sizin hayatınız da film gibi gerçekten. Çocukluğunuzu sormayacağım merak etmeyin, çok anlatmışsınız (gülüyoruz)…
Sormayın lütfen, usandım (gülüyor).

Peki, kendi hikâyeleriniz yok mu sinemada anlatmak istediğiniz?
Üzerinde çalıştığım öykülerim var. Film değil ama bir kısa film çekeceğim.



Neden kısa film?
Benim işim oyunculuk ve işimi en iyi şekilde icra etmeye çalışıyorum. Her şeyi birlikte yapabilecek kapasitem yok. Yönetmenlik yapıp da kötü film çekeceğime hiç çekmem daha iyi.

Hakkınızda çok güzel övgüler yer alıyor sosyal medyada. Ne hissettiriyor bu?
Valla çok kafayı taktığım şeyler değil. Övgü almak güzel ama bu insanı başka biri olmaya, hayatını değiştirmeye götürmemeli. Abartmaya gerek yok yani. Bir duvar ustasından ya da bir doktordan farkım yok. Tek kıstasım işimi iyi yapmak.

Engin Şenkan bir röportajında “Yurtdışında olsam Jack Nicholson olurum” demişti. Siz kariyerinizde geldiğiniz noktadan memnun musunuz?
Benim böyle bir düşüncem yok. Oyuncu olmasam belki at arabacısı ya da bir fabrika işçisi olurdum. Önemli olan bulunduğunuz yerin kıymetini bilmek.

Bunca yıl hiç bir polemiğin içinde yer almamayı nasıl başardınız?
Polemikle işim olmaz. İnsanlarla iyi geçinmenin yollarına bakarım. Savaşa değil barışa ihtiyacımız var. Savaşı da ancak barış gelsin diye yaparız.

Dizilerde kâhya, filmlerde ezilen insan… İnsanların karşısına çok farklı bir karakterle çıkmak istemez misiniz?
Rolü yönetmen belirler biz de beğenirsek oynarız. Önemli olan hangi karakteri oynadığın değil projenin bütününün ne anlattığı ne söylediğidir.

Sizin için “Türkiye’de değeri yeterince bilinmeyen oyuncu”     demişler, buna katılır mısınız?
Ben böyle bakmıyorum. Altının kıymetini sarraf bilir. Eşim, arkadaşlarım benim kıymetimi biliyorsa bu yeter. Halkımın da beni sevdiğini biliyorum zaten.

Bu kadar yıl emek vermiş bir oyuncu olarak en çok neden rahatsızsınız sektörde?
Sektörde ya da hayatın içinde insanı rahatsız eden de mutlu eden de pek çok şey var. Bunlar ne konuşulmaya değer ne üzülmeye… Bunların hepsi hayatın içinde olan şeyler.

Hayatı olduğu gibi kabul eden bir insan mısınız hep böyle?
Haksızlığın dışında evet, hayatı olduğu gibi kabul ederim. Ama hak ihlali, emek sömürüsü hissediyorsam hiçbir güç beni o sette tutamaz.  Çekip gitmem, işimi bitiririm ama bir daha da çalışmam, gardımı alırım. Kendimi ezdirmem, arkadaşlarımın ezilmesine de tahammül edemem. Sette saygı önemli… Benim için herkes eşit ve herkes birbirine saygılı olacak, insan gibi davranacak. Şimdi eskiye göre durum daha iyi. Oyuncular daha bilinçli. Pırıl pırıl, yetenekli bir gençlik geliyor. Sendikalar, oyuncu birlikleri var ve genç arkadaşlarımız çalışıyorlar. Biz de onların rüzgârından faydalanıyoruz. Bu saatten sonra ancak onlara destek verebiliriz.

ÖLÜNCEYE KADAR ŞİİR YAZACAĞIM

Set yoksa bir gününüz nasıl geçer?
Gazete okurum, kitap okurum, haberleri takip ederim. Fotoğraf çekiyorum bir de… Fotoğraf makinem olmadan çıkmam. Anları belgelemeyi çok seviyorum.

Sergi açmayı düşünüyor musunuz?
Şimdilik düşünmüyorum ama böyle bir işe kalkışırsam Mehmet (Turgut) bütün organizasyonu kendi yapmak istiyor.

Motosiklet tutkunuz varmış bir de doğru mu?
Tutku demeyelim de kısa mesafelere gidip gelmek ve hayatı kolaylaştırmak için sessiz insanları rahatsız etmeyen bir motor alacağım ileride. Ehliyetimi aldım.

Şiir de hayatınızda önemli bir yerde duruyor değil mi?
Tabii… O da başka bir ifade etme biçimi. Film yönetmeni olmayı hiç düşünmüyorum ama şiir yazmayı ölünceye kadar sürdüreceğimi biliyorum.

İYİ Kİ EŞİMLE EVLENMİŞİM

Kaç yıllık evlisiniz? 
18 yıl oldu. O da yönetmen olduğu için sette tanıştık.  Ben Kürt o Trakyalı Selanik göçmeni… Eşimle ilgili söyleyebileceğim tek şey iyi ki evlenmişim iyi ki eşimle evlenmişim…

18 yıl sonra bunu söyleyebilmek ne güzel…
Tabii ki insanın sevdiği biriyle evlenmesi çok güzel… Ben en güzel şiirlerimi eşime yazmışımdır her zaman. Evimin, ekonomimin kontrolü de eşimdedir.  Kontrol eşimdedir. Her şeyi o halleder. Ben ne para harcamayı becerebilirim ne de kontrol etmeyi. Tamamen eşime teslim olurum. Dünyanın en büyük zenginliği doğru insanla evlenmektir.  Onun için ben çok zengin bir insanım.  Mesleki anlamda da büyük katkısı olmuştur bana. Rollerime hazırlanırken en büyük destekçimdir. Her rolümün üzerinde uzun uzun çalışırız birlikte. Kendisi de yönetmen olduğu için beni yönlendirir. Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır sözü benim hayatım için çok geçerli bir söz.

Çocuğunuz var mı?
Yok, şartlar mı diyelim, biz mi geç kaldık diyelim; olmadı… Ama güzel bir kızımız var bir Van Kedisi (gülüyor). Zaten çocukluğumdan beri hayvan beslemeyi çok severdim. Babamın at arabası vardı. Atın taylarını sahiplenirdim. Eşek sıpası beslerdim. Kümes yapar, tavuk horoz bakardım. İlla bir köpeğim olurdu. Bugün hâlâ bir hayvanım olmadan yaşayamam. Kafeste kanarya ya da ahıra hapsedilmiş bir at beslemekten bahsetmiyorum ama beslediğim hayvan da benim kadar özgür olmalı.

Eksikliğini hissediyor musunuz?
Hissetmiyorum aslında. O kadar çok yeğenim var ki… Sevmek isterse sevecek çok çocuk var.

Evlat edinmeyi düşündünüz mü?
Valla hiç düşünmedik. Bunu düşünecek zamanımız da olmadı. Şu anda eşimle hem iki çocuğuz hem de anne baba. Birbirimize yetiyoruz, eksiğimiz yok.


ADANA’DAN İSTANBUL’A ZOR BİR YOLCULUK

Menderes Samancılar arabacı Aşur ile Emine’nin sekiz çocuğunun sonuncusu olarak Adana’da doğmuş ama aslen Diyarbakır’ın Şükürlü Köyü’nden… Babası bir kan davası yüzünden köyünü terk edip Adana’ya yerleşmek zorunda kalıyor. Demokrat Parti hayranı anne adını Menderes koysa da o hep sol düşünceye yakın hissetmiş kendini. Öğrencilik hayatı orta birde sona ermiş ve çalışma hayatı başlamış. Ayakkabı boyacılığı, berber çıraklığı, eczacı çıraklığı, fabrika işçiliği yapmış, kebapçıda çalışmış. Okulla arası olmamasına rağmen kitaplarla arası hep çok iyi olmuş Samancılar’ın. Okulu değil ama okumayı hep çok sevmiş. 17 yaşında Adana Paktaş fabrikasına işçi olarak girmiş. Fabrikada işçilere okuduğu Hababam sınıfı romanı ve sevdalılar için yazdığı ısmarlama şiirlerle nam salmış. Derken fabrikadaki Recep Ustasının teşvikiyle ‘Hürriyet Fotoroman Kralı’ yarışmasına girmiş ve ‘Kelebek Fotoroman Kralı’ seçilmiş. Ertesi gün Hürriyet Gazetesi’ne parasını almak için gittiğinde Yılmaz Güney’le tanışmış ve sinemada yolları kesişmese de cezaevine girene kadar sık sık görüşmüşler. Menderes Samancılar kariyeri boyunca Türk sinemasının en iyi filmlerinin vazgeçilmez karakter oyuncusu oldu ve bugün hâlâ hem oyunculuğun hem de yaşamın hakkını veriyor Samancılar…


ARZU AKYOL
arzu.akyol@aksam.com.tr
Fotoğraflar: UYGAR TAYLAN
kaynak: aksam.com.tr

28 Mart 2014 Cuma

Türklerin "korku" imtihanı

Türk korku filmlerine bir yenisi katıldı: Ammar. Filmin yönetmeni ve oyuncuları Özge Mine Sarıçam'a konuştu

Türk korku filmi denildiğinde ilk aklıma gelen, Exorcist filminin Türk versiyonu ve tüm dünyanın kahkalarla güldüğü 1974 yapımı Şeytan filmi. Kabul etmek gerek, Türk sineması korku türünde son yıllarda atılımlar yapmaya başladı. Ancak kültürümüz korku filmlerine pek alışkın gibi görünmüyor. Türk ve Müslüman milletine en korkunç gelen cinler, son dönem Türk korkularında ana öğe. Ancak bunun da yeterince korkutucu olabilmesi için ciddi şekilde iyi efektler, sağlam oyunculuklar ve etkili bir atmosferle müzik gerekiyor. Özgür Bakar’ın çektiği 21 Mart’ta vizyona giren Ammar filmi bugüne kadar yapılan Cin temalı Türk korku filmleri arasında, Amerikanvari senaryosu ve başarılı atmosferiyle farklı duruyor. Ancak ben hala kadın cinayetleri, çocuk istismarı ve saçma sapan sebeplerle cinnet geçirip birbirini öldüren insanlarla dolu bir ülkede korku öğesi olarak cin gibi mistik öğelerin seçilmesini garipsiyorum. İleride Türk korku sinemasının izleyenlerin psikolojilerinde ufak çapta etkiler bırakacak nitelikte gelişmesini istiyor ve yapımcıları bu alana dikkat çekmeye çağırıyorum. Ancak şimdi konumuz Ammar filmi ve oyuncuları… Yönetmen Özgür Bakar “Aile filmi çektik” derken haklı, çünkü başroldeki Duygu Paracıkoğlu (Halil Sezai’nin de kardeşi)aynı zamanda Bakar’ın eşi. Burak Sarımola ve Ufuk Şen de yakın arkadaşları. Aralarına yeni dahil olan Eylül Su Sapan da duru güzelliğiyle oldukça dikkat çekiyor. Filmi 15 gün gibi kısa bir sürede çekmişler. Gerisini onların ağzından dinleyelim.



Önceki röportajınızda “Korku öğeleri kesinlikle değişiyor.” demişsiniz, biraz açar mısınız?

Özgür Bakar: Her kültürün kendine özgü bir korku unsuru var. Biz cinlerden korkuyoruz. Diğerlerinde şeytandan ya da ölüden korkuyorlar. Korku öğeleri ülkeden ülkeye değişir ama önemli olan baş karakterle empati kurup, korkmaktır.

Daha önce cinleri konu alan korku filmleri yapıldı ancak çok eleştiri aldı. Siz de filminizin adını Ammar koyup korku öğesi olarak “cin”i seçerken önyargıyla karşılanmaktan korkmadınız mı?

Ö.B. : Sinema her şeyden önce sanatsal olduğu kadar ticari kaygı da güden bir yatırım. Ticari açıdan bakacak olursak Türkiye’deki korku filmlerinin %99’u başarılı.

Ancak onlar B sınıfı filmler. Bizden neden bir Omen ya da Blair Witch Project çıkamıyor?

Ö.B. : Tamamen evrensel bir dil yakalayamamalarından. Bizim bu filmde yapmak istediğimiz tam olarak buydu; evrensel bir dil yakalamak. Cin’i tercih ettik ama cini başka ülkeler çok rahatlıkla şeytan olarak algılayabiliyor.

“KORKU FİLMİ DEĞİL, SENARYO FİLMİ”

Cin olmadan da korku filmi yapamaz mıyız?

Ö.B: Kesinlikle yapılabilir. Ümit Ünal, “Ses” filmini yaptı mesela. Ama böyle bir şey denenmek istendiğinde ticari olarak da arkanızda duracak biri lazım ancak kimse o riski almak istemiyor. Şu anda herkes komedi veya dram yapma peşinde çünkü bunun bir karşılığı olduğu düşünülüyor. Biz şanslıydık ve böyle bir şey yapabildik. Biz de cin kullandık ama kullanmasak da bir şey değişmeyecekti.

Zaten Ammar’da  Amerikan korku filmlerinden alışık olduğumuz bir konu var; 5 genç arkadaş uzak bir eve giderler ve o evde garip şeyler olmaya başlar…

Ö.B. : Ben filmin fragmanını keserken özellikle buna hiç vurgu yapmadım. Filmin konusu öyle başlıyor ancak öyle devam etmiyor. Eğer filmi sadece böyle lanse etseydim, filme büyük haksızlık yapmış olurdum. Altyapısında çok başka sürprizler var.

Belirli filmlerden örnek verip bağ kuracak olursak?

Ö.B. : İzleyiciler filmin finalinden bir 6. His, bir Fight Club izlemiş hissiyle ayrılacaklar.



“SENARYOYU OKUYUNCA TÜYLERİM DİKEN DİKEN OLDU”

Siz özellikle korku sinemasıyla ilgilenir miydiniz? Bu yüzden mi ilginizi çekti?

Duygu Paracıkoğlu: Daha önce birçok korku filmi teklifi daha geldi ancak yer almak istemedim. Çünkü Türkiye’deki korku sineması ticari olarak başarılı olsa da teknik olarak başarılı değil. Ancak bu çok farklı ve güzel geldiği için yer almak istedim. Bunu klasik, normal bir korku filmi gibi değil de normal bir film olarak izleyecek seyirciler. Korku filminden ziyade senaryo filmi izleyeceksiniz.

Burak Sarımola: Arkadaşım bir sinema filmi çekiyor ve benden oynamamı istemiş. Tabii ki oynarım. Onun dışında korku filmleri ve seri katil, cinayet filmlerinin de fanatiğiyim. Senaryoyu okuyunca tüylerim diken diken oldu ve hemen eşime anlattım.  O da “Ben bu filmi izleyemem” deyince doğru olduğunu anladım ve teklifi hemen kabul ettim.

Eylül Su Sapan: Ben iki yıl komedi yaptım ve onun üstüne dram veya korku ne gelirse oynayacak psikolojideydim. Ayrıca taze bir ekip olduğu için destek verebileceğim bir şeymiş gibi geldi.

Özgür Bakar: Ben kötü karakteri oynaması için sesi nodüllü birini arıyordum. Senaryoyu birlikte yazdığım arkadaşım Eylül’ün sesinin nodüllü olduğunu fark etmiş ve bana söyledi. Nokta atışı yapmış olduk.

Ufuk Şen: Ben normalde korku filmlerini hiç sevmem. Oynamayı severim ama izleyemem. Çünkü ya çok korkarım ya da çok saçma gelir ve zamanımı boşuna harcadığımı düşünürüm. Özgür 8 senelik arkadaşımdır ve teklifi getirdiğinde düşünmek istedim. Ama senaryoyu okuduktan sonra, özellikle sonunu okuyunca “Tamam” dedim. Çünkü bugüne kadar izlediğim bütün korku filmlerinden farklı ve çok güzel bir şekilde bitiyordu.  Mustafa karakterini canlandırdığım için çok memnunum.



Peki “Rolden çıkamadım, rolün etkisinde kalıp çok korktum” şeklinde bir psikolojiye girdiniz mi?

Ö.B. : Normal bir sürede çekmiş olsaydık o tribe girebilirlerdi ama filmi 15 günde çektik. Fantastik bir şeyler olduysa da görmedik. Bana göre kimse rolden çıkamama gibi bir şey yaşamamıştır.

B.S. : Bir oyuncu, setten çıktığında oynadığı rolün etkisinde kalıyorsa o oyuncuda psikolojik rahatsızlık var demektir.

D.P. : Ben normalde de üç harflilerden korktuğum ve eskiden birkaç kötü olay yaşadığım için film başlamadan kendime muska yaptırdım. Kendimce önlem aldım, ancak sette o tarz bir olay yaşamadım.



Senaryoyu çok beğendiğiniz için bu filmde oynama kararı almışsınız ancak filminizdeki asıl nokta görsel efektler gibi duruyor. Yani efektler kötü olsaydı film de kötü olacaktı. Efektlerin böyle güzel yapılacağını önceden biliyor muydunuz yoksa risk mi aldınız?

Ö.B. : Efektler bu filmin bonusu oldu, o yüzden bolca kullandım. Tür sineması bizde yeterince gelişmediğinden elbette Amerika’yı kendimize örnek alıyoruz. Amerikalılar ; türün gerekliliklerini yansıttığınız görüntüleri oturmuş dramatik kodlarla çeker. Mesela korku filmiyse 15. Dakikada veya 26. Dakikada bir şey olması gerekmektedir. Biz de bunlara dikkat ederek senaryomuzu ördük ve o yüzden yer almak istediler. Ancak daha sonra Türkiye’nin en iyi makyözlerinden Derya Ergün ile çalışmaya başladık ve onlar da bu filmin B sınıfı bir yapım olmayacağını anladılar diye düşünüyorum. Ben gücümü efektlerden almadım.

"TÜRKİYE’DE 4-5 İSMİN DIŞINDA KOMEDİ YAPILMASI İMKANSIZ"

İnsan daha az görebildiği şeylerden korkmaz mı? Cinleri bu kadar açıkça göstermekten endişe duydunuz mu?

Ö.B. : Bugüne kadar hep o tarz filmler yapıldı ben böyle yaptım. Cinler resmedilemez şeklinde bir kaide yok. Ki bizim de çok fazla görünmeyen ve tedirgin eden sahnelerimiz var. Bu çok yadırganıyor ama bizim farkımız da bu. Böyle bir şey denemek istedik. Korkmayan yine korkmaz zaten.

E.S.S.  : Bütün film boyunca hiçbir şey vermeyip sonunda saçma sapan bir şeye bağlamak bana ticari kaygı gibi geliyor. Biz daha marjinal bir iş yaptık.

Komedi çekmek istiyormuşsunuz ancak ilk filminizde korku çekmeye karar verdiniz. Neden komedi değil de korku?

Ö.B. : Benim altyapım komedi üzerine. Birçok sit-com işinde yer aldım, komedi karikatürleri çizdim, metin ve senaryo yazarlığı yaptım. Türkiye’de komedi ile ilgili kalıplar daralmaya başladı. 4 veya 5 ismin dışında Türkiye’de komedi filminin gişe yapması neredeyse imkansız gözüyle bakılıyor. Onun dışında korku filmi çektiğiniz zaman yönetmenlikten bir şey anlıyorsunuz. Korku filmi tamamen yönetmen işi. Diğer türleri çok iyi bir senaryoyla kurtarmak mümkün ancak korkuda bunun yanında çok iyi bir atmosfer de hazırlamak gerekiyor.  Komediye her zaman fırsatımın olabileceğini düşünüyorum. Ancak teknik becerilerimi hem kendime hem de izleyiciye kanıtlamak adına böyle bir işe yöneldim.

B.S. : Ben ilk defa bu tarz bir prodüksiyonun içinde yer aldım ve gördüm ki, korku filmi setinde oyuncu hiçbir şey. “Ne yapıyorum ben burada ya, hiçbir şey yapmıyorum” diyorsun. Henüz efektler de yok ve yaptığın her şey saçma geliyor.



Biz sizi hep ailenin temiz çocuğu rolünde gördük, korku filminde yer almanın seyircinin kabullenmesi açısından riskli bir seçim olduğunu düşündünüz mü?

Burak Sarımola : Çok doğru evet, ama aslında en popüler işlerim öyleydi. Komedi diziler ve filmler.Uzun yıllar sakalım çıkmadığı için öyle parlak tipli roller teklif edildi. Hala teklifler geliyor ama kabul etmiyorum. 35 yaşındayım ve 17 yaşında birini oynamak istemiyorum. Önemli olan temiz yüze zıt bir rolü oynayabilmek.

"EN ÇOK SEVİŞME SAHNESİNDE ZORLANDIM"

Peki greenbox kullanmadan o efektleri nasıl yaptınız?

Ö.B. : Çok fazla mekanik efekt var, özellikle Ufuk’un sahnelerinde. Her yerde misinalar, vantilatörler vardı bir şeyleri uçurabilmek için. Onun dışında bizim genç ve yetenekli sinemacıların toplandıkları Film Fabrikası adında bir internet platformumuz var. Oradaki gençlerden Tuncay Paksoy süpervisörümüz oldu ve bütün efektleri yaptı.  “Compositing” denilen yöntemle yapıldı.

En çok zorlandığınız sahne ne oldu?

Ufuk Şen: İntihar sahnesi benim için zorlayıcı oldu.

Duygu Paracıkoğlu: Film benim gözümden yansıdığı için ben bütün sahnelerde zorlandım. Ayin ve çember sahnesi çok zorlayıcıydı ama en zoru askılı üstle dışarı çıkıp buz gibi havada çimenlerde koşmamdı.

Özgür Bakar: Ben filmde Hitchcock’tan esinlenerek Duygu’ya çok kötü davrandım. Gergin bir kadını canlandırması gerekiyordu ve gerçekçi olması için tüm setin Duygu’ya kötü davranmasını istedim. Sonrasında açıkladık durumu tabii.

Eylül Su Sapan: Benim de sevişme sahnesiydi. Her ne kadar dudak dudağa öpüşmesek de biraz zorlandım. Aramıza yastık koyduk.

Burak Sarımola: Benim hardcore, zorlayıcı bir sahnem yoktu. Sadece 6 sayfalık tek plan çektiğimiz sahne her oyuncuyu zorlayabileceği gibi beni de zorladı.

Ö.B. : Korku filminin doğasına aykırı, festival filmi tadında bir sahne de koyduk. Yedi buçuk dakika kesintisiz tek plan bir yemek sahnesi izliyoruz. O sahnede hiç kesme yapmadım.

Aslında ülke olarak çok vahşi olaylar yaşayan bir milletiz. Kadın cinayetlerinden, çocuk tecavüzlerine birçok daha ürkütücü konu varken neden bu konular korku filmlerine konu olamıyor?

Ö.B. : Türkiye’de gerçek korkular veya kan üzerinden korku filmi yapmanın şu anda bir karşılığı yok. Yapımcıları da zor durumda bırakmamak gerekiyor. Devletin destek vermesi gerek ki, batma lüksümüz olsun. Sadece aile filmlerine değil, her türden filme destek verilmesi lazım.


Özge Mine Sarıçam / HABERTURK.COM
osaricam@haberturk.com
kaynak: haberturk.com

24 Mart 2014 Pazartesi

ipek yaylacıoğlu ile röportaj

1-) Pınar hamile kalacak mı bu sezon içinde ?

Senaryo bir hafta önceden elimize geçiyor. O yüzden sezon içinde neler olacak gerçekten bilemiyorum. Herkes çok istediği için hamile kalmamı muhtemelen öyle bir sürpriz olabilir diye düşünüyorum.

2-) Arka Sokaklar'a girmen bizi çok mutlu etti... Seni çok göremesekte sahne açısından gördüğümüz sahnelerde farkını ortaya koyuyorsun... Arka Sokaklar haricinde gündem de olan bir projen var mı?

Teşekkür ederim. Bir dizide yer alırken genelde başka dizi teklifi gelmiyor. Kısa filmler ve sinema film tekliflerini değerlendiriyorum. Şu an belirlenmiş bir projem yok.

3-) Müzikte en çok dinlediğin isimler kimlerdir ve neden onlar ?

Massive Attack Smashing Pumpkins Tori Amos Alanis Morisette Bjork Fiona Apple dinlediğim yabancı isimler yerli ise en çok Nil Karaibrahimgil ve Yaşarı seviyorum.

4-) Tasarımlarının her biri çok özel, çok ilginç ve ilgi çekici parçalar. "Wicked" markasını mağazaya taşımayı düşünüyor musun ?

Düşünüyorum tabi hem de en kısa zamanda ama kesin bir tarihim malesef yok. En buyuk hayallerimden biri.

5-) Bu sezon Arka Sokaklar'ın final yapacağı konuşuldu bir ara... Eğer final yapacaksa önümüzdeki sezon için bir proje söz konusu mu? Eğer bitmeyecekse de gelecek sezon seni yeniden Pınar olarak görebilecek miyiz? Çünkü herkes senin Pınar rolüne çok yakıştığını ve rolünü çok iyi yaptığını düşünüyor...

Dediğim gibi dizinin gidişatıyla ilgi pek bilgim yok. Final yapıp yapmayacağını ya da Pınarın devamlılıgını da bilmiyorum ama Arka Sokaklar setinde çok mutlu oldugumu soyleyebilirim.

6-) Adına resmi ve hayranlarınla bulaşabileceğin bir site kurmayı düşnüyor musun? Eğer düşünüyorsun ne kadar süre içinde gerçekleşmesini planlıyorsun?

Şu an oyle bir çalışmam yok ama guzel bir site tasarlansa takip ederim.

7-) Yerli oyunculardan en beğendiğin, örnek aldığın isimler kimlerdir? Kimlerle aynı projede olmak istersin?

Çok isim var ayıramıyorum ki. Şu ana kadar çalıştığım bütün isimlerden oldukça mutlu olduğumu söylemem gerek.

8-) Tiyatro da rol almak ister misin? Yer alacaksan nasıl bir oyun olsun istersin?

Tiyatro ilerde içinde yer almak isteyecegim hayallerimden biri ama yakın zamanda degil. Oyunculuğumu zorlayacak bir projede yer almak isterdim.

9-) Senin için hayattaki en önemli kavram nedir ? Bir insanda ne ararsın? En çok ne etkiler seni ?

Sağlık ve huzur arıyorum. Zekilik bilinç sorumluluk özgüven ararım.

10-) Özellikle canlandırmak istediğin bir karakter var mı ? Yani şizofren hastası ya da tarihi karakter ya da Afife Jale gibi ilklerden, önemli kişilerden ?

Kendini birkaç kez okutturacak elimden bırakamayacağım beni zorlayan karakterleri canlandırmak isterim. Belirli düsündüğüm bir karakter yok açıkcası. İnandırıcı ve keskin çizgileri olması benim için önemli.

kaynak: ipekyaylacioglu.eniyiforum.biz

21 Mart 2014 Cuma

Aşık Veysel'in hayatı film oluyor

Aşık Veysel'in hayatı film oluyor Büyük ozan Aşık Veysel'in yaşamı 41. ölüm yıldönümünde sinemaya taşınıyor. Projenin mimarı, senarist Bilal Babaoğlu "Oyuncak olarak saz elinde büyüyen, aşkı yaşam biçimi olarak seçen, yedi yaşında gözlerini kaybedip sazla birlikte "görmeye" başlayan" Aşık Veysel'in adına yakışır bir film yapmak çabasında.


Aşık Veysel’in hayatından esinlenerek kaleme alınan “Uzun İnce Yol” adlı filmin çekimleri 5 Ağustos’ta Sivas’ta start alacak. Filmde Aşık Veysel’in torunu Yeliz Şatıroğlu’da rol alıyor. Genç tiyatro oyuncusu Şatıroğlu, kendi babaannesi Gülizar'ı canlandıracak. Filmde Aşık Veysel’i kimin canlandıracağı ise sır gibi saklanıyor.

Filmin senaryosunu hem de yönetmenliğini Asi, Kasaba, Genco, Aşka Sürgün gibi çok izlenen TV dizilerinin senaristlerinden Bilal Babaoğlu üstlendi. Bu film başarılı senaristin ilk uzun metrajlı sinema filmi olacak. 2015 Mart’ta gösterime girecek olan film, Kültür ve Turizm Bakanlığınca hem senaryo hem de yapım desteğine layık görüldü.

Aşık Veysel'in 41. ölüm yıldönümü olan bugün, bu detayları projenin mimarı Bilal Babaoğlu ile konuştuk.

Aşık Veysel, genç yaşlı herkesin tanıdığı, ezgileri ve derin sözleri bugün hala modern müzik içinde genç kuşağa aktarılıyor. Böylesine efsane bir halk ozanını yaşamını filme çekerken sizi en çok heyecanlandıran nedir?
Beni en çok heyecanladıran aşkı ve aşığı anlatmak. Kendi hayatımda örneğine tanık olmadığı kadar güzel, hümanizmle aşkı birlikte ve içiçe yaşanması halini Veysel'de gördüm. Aşkla, aşk acısıyla olma ve olgunlaşma, insanın kamil olma halinin en güzel örneği Veysel'de var. Onun için adı Aşık Veysel. Kendisini terk edip giden kadın için "Anılmazdı Veysel adı o sana aşık olmasa" diyecek kadar hoşgörülü, olgun ve saygılı. Ben bunu söyleyebilir miydim, sanmıyorum. Bugünün erkekleri olarak bunu iyi anlamalıyız. Her gün haberlerde yeni bir kadın cinayeti haberi okuyoruz görüyoruz. Büyük bir utanç, büyük bir acı bu. Veysel'i biliyor olsaydık onu can kulağı ile dinlemiş olsaydık bu cinayetler yaşanmazdı. "Aşk cinayeti" gibi manşetler oluyor. Aşk ve cinayet asla biraraya gelemeyecek sözcükler. Veysel bunu herkesin anlayacağı dilde sadelikte çok güzel anlatıyor. Yaşamıyla, sazıyla sözüyle. Aşk beni heyecanlandırır.

Peki projeyle ilgili sizi korkutan herhangi bir şey var mı?
Can kulağıyla dinleyen herkesin duygu dünyasında Veysel'in bir karşılığı vardır. Benim anlatacağım Veysel, herkesin duygu dünyasında karşılığı olan Veysel'in ta kendisi olamaz. Ben Veysel'den anladığımı aktarmaya çalışacağım. Bunu yaparken Veysel'in mirasına zarar vermekten korkarım. Büyük bir sorumluluk altında olduğumu biliyorum. Ama bu bir film, bir kurmaca. Veysel'in hayatının ta kendisini anlatma iddeasında asla değilim. Hayat hikayesinden esinlenerek kaleme alınmış bir senaryo olduğunu altını çizerek ifade etmek istiyorum. Bu bir belgesel değil.

Aşık Veysel külliyatıyla ilgili net bir bilgimiz var mı? Ve bu bilgimiz nereden geliyor? Kaç şarkısı vardır, kayıtları nasıl yapılmıştır? Yaşamıyla ilgili soru işaretleri var mı?
Bildiğim yaklaşık 85 adet türküsü kayda alınmış ama antolojisinde yaklaşık 180 tane şiiiri var. Çok bereketli bir aşık. Veysel 1931'de Ahmet Kutsi Tecer'in düzanlediği Aşıklar Bayramı'na katılmasıyla keşfedilmiştir. Daha sonra 1933'te Cumhuriyetin 10 yılı için yazdığı "Türkiye'nin İhyası Hazreti Gazi" şiirinin yayınlanmasıyla Türkiye'ye mal olmuştur. Sonra İstanbul Radyosunda ilk kayıdıyla tanınmıştır. Köy Enstütülerinde müzik eğitmenliği yapmıştır. Bu bilinen Veysel'dir. Bizim hikayemiz 1931'de yapılan Aşıklar Bayramı'na kadarki Veysel'dir. Bu dönemi pek fazla bilinmez. Veysel'in hikayesinin genelde Ahmet Kutsi Tecer'le başladığı anlatılır. Ben bir senarist olarak bir ozanın "mayalanma" oluşma süreciyle ilgilendim. "Kör Veysel'i Aşık Veysel yapan süreci anlamaya ve anlatmaya çalıştım. Onun kaynaklarına baktığımızda ise Alevi-bektaşi kültürü içine doğmuş olması hemen göze çarpar. Bir de "Aşıklık geleneği". Veysel aşıkların içinde doğmuş büyümüş bir insan. Ninni olarak Pir Sultan, Karacaoğlan, Yunus, Kul Abdal, Kemter, Agahi, Aşık Veli dinlemiş. Oyuncak olarak saz elinde büyümüş. Aşkı yaşam biçimi olarak seçmiş. Sivas demek saz demek türkü demek zaten. Türkü genlerine işlemiş Sivaslılar'ın. Yedi yaşında gözlerini kaybediyor ve sazla birlikte "görmeye" başlıyor. Yaklaşık iki yıldır Veysel'i araştırmaktayım. Önce senaryom Kültür Bakanlığı desteğine hak kazandı, daha sonra film yapım desteğini aldım. Veysel'in adına yakışır bir film yapmak istiyoruz. Veysel Anadolu'nun dünya kültür mirasına sunabileceği en değerli meyvelerden biridir. Onu en güzel şekilde anlatabilmek için kaliteli bir film yapmak istiyoruz. Bu nedenle kaynak arayışlarımız devam ediyor.

Aşık Veysel'in torunu, oyuncu Yeliz Şatıroğlu da filmde oynayacak, hazırlık aşamasında da filme katkısı olacak mı?
Evet Yeliz Şatıroğlu filmimizde rol alarak babaannesi Gülizar'ı canlandıracak. Gülizar Aşık Veysel'in ikinci eşi. Başından beri önce Yeliz Hanım ve aile fertleri bu projede bize çok destek oldular. Köylerine gittik bizi misafir ettiler. Onların desteği başından beri beni çok motive etti moral verdi. Aşık Veysel'in çocukları Ahmet Amca, Bahri Amca, Zöhre Hala hepsi beni aileden biri gibi sevdi, destekledi. Başından beri aileyeyle birlikte bu projeyi gerçekleştirmeyi çok önemsedim. Aşık Veysel dünyaya mal olmuş değerli bir sanatçı ama önce onların babası ve atası, herkesten çok Veysel üzerinde onlar haz sahibi ve bir film yapılacaksa önce onların onaylayacağı, kabul edeceği bir film olması önemliydi benim için. Yeliz Hanım hem bir oyuncu, sanatçı olarak hem de arkadaşım olarak başından itibaren bana çok destek oldu. Kaynaklar önerdi, ilişkiler sağladı. Veysel üzerine sohbetler ettik.

İzleyici nasıl bir filmle karşılaşacak? 
Yeni kuşakları Veysel'le buluşturmayı temel amaç olarak belirledim. Bu nedenle genç izleyicinin seveceği, eğlenceli ama bir derdi olan film yapmak istedim. Bu bir aşk hikayesi, eğlenceli bir yol hikayesi, bir müzisyenin hikayesi olacak. Ailecek izlenebilecek bir film yapmak üzere yola çıktık. Çok iyi bir ekibimiz var. Aşık Veysel'le ilgili bir film yapıyoruz dediğimizde sinema sektöründen büyük destek gördük. Türk Halk müziğinin en değerli eserlerini ortaya koyan Kalan Müzik filmimizin film müziklerini yapacak. İstanbul Film Prodüksiyon (İFP) yapımcı ortağımız olacak. Veysel herkesin içini ısıtıyor. İzleyicinin de ilgi göstereceğinden eminim. Ödevimizi hakkıyla yaparsak dünyada da izlenecek bir film olacağını düşünüyorum.

Metin Erksan da kariyerine Aşık Veysel filmiyle başlamıştı, bu size ne hissettiriyor?
Türk Sineması'nın büyük Ustası Metin Erksan'ın da ilk filmi "Karanlık Dünya" (1952) Aşık Veysel biyografisidir. Bu bana doğru yolda olduğum konusunda güven veriyor. Bu iş ustayı taklit ederek öğrenilir. Bu filmle ben kendi toprağıma doğup büyüdüğüm köyüme de yolculuk yapmış olacağım. Ben de köylü/çiftçi çocuğuyum. "Köylü milletin efendisi" ise Veysel de köylünün efendisidir. Ben bir sinemacı olarak Veysel'in söylediğinin binde birini beyaz perdeye yansıtabilirsem muradıma ermiş olurum.

Gözde Akgüngör Pamuk
kaynak: cnnturk.com

28 Şubat 2014 Cuma

Eric Bana ile Röportaj

‘Bu film benim için bir zevk’

Gerçek bir savaş hikâyesini konu alan 'Son Kalan’da Kıdemli Yüzbaşı Erik Kristensen’ı canlandıran Eric Bana, soruları yanıtladı.

Eric Bana savaş filmlerine çokta uzak değil. Daha önce Black Hawk Down, Münich, Closed Circuit gibi filmlerle karşımıza çıkan oyuncu oynadığı filmler ile adından söz ettirmeyi başarıyor. Yakışıklı oyuncu askeri kitapları çok sevdiğini ve sürekli okuduğunu belirtiyor ve ekliyor “Lone Survivor’ı yıllar önce bu film projesi daha yokken okumuş ve çok beğenmiştim.”

Bu projeye dahil olmaya nasıl karar verdiniz? 
Aslında kitabı yıllar önce bu projeden bağımsız olarak okumuştum. Ve gerçekten çok sevmiştim. Hatta tanıdığım kişilere birer kopyasını veriyordum. Kitabı sevmemin birçok nedeni var. Marcus’un Seal Takımlarının antrenmanlarına yer vermesi ve bir insan bedenin nasıl zorluklara dayanabileceğini anlatması benim için iki kitap okumuşum hissini yarattı. Bu yönünü çok sevdim. Görevin trajedisi ve dramının anlatılışı ayrı şekilde etkiliyor. Peter Berg ile neredeyse 12 yıl önce farklı bir projede tanışmıştık. Bu film için aradığında ‘Filmdeki ana karakterlerin kastı yapıldı. Ama başka bir rolü oynamayı düşünür müsün? Kıdemli Yüzbaşı Kristensen’ı canlandırmayı düşünür müsün?’ dedi. Anında evet dedim.

Bu sizin ilk askeri konulu filminiz değil. Daha önce Black Hawk Down’da rol almıştınız. Bu hikayede sizi çeken özel bir şey var mı? 
Kesinlikle evet. Bunun özel bir deneyim olacağını biliyordum ve Özel Harekat topluluğu ile çalışmanın daha öncekine benzer olacağını da. Özel Harekat ile çalışmak hayat değiştiren bir deneyim olabiliyor. Bu filminde benzer bir tonu olacağını biliyordum, en azından fiziksel zorluk yönünden. Yıllar önce Black Hawk Down’da Özel Harekat için danışmanı olarak beraber çalıştığım aynı kişiler vardı, Marcus’un kitabının hayranıyım ve Özel Harekatın savaş alanındaki rolleri gerçekten çok ilgimi çekiyor. Bu her zaman ilgileneceğim bir alan. Bu film benim için bir keyif.

Daha çok askeri hikâyelerin olduğu kitaplar mı okursunuz? 
Evet, genelde ilgimi çeken varsa hemen bir tane alırım.

Bu tarz askeri filmlerde genellikle Taliban ile birlikte tüm Afgan halkı kötü gösterilirdi fakat bu filmde ikisinin farkı oldukça belirgin bir çizgi ile ayrılmış. Avusturalyalı olarak tüm bu politik bakış açısından uzak bir perspektif ile bakınca bu filmi değerlendirmenizin daha kolay olacağını düşünüyorum.
Pete’in aslında politik bir film yapmayacağını biliyordum, yani bu hiç beni endişelendirmedi. Pete’in yapmak istediği şeye güvenim ve inancım tamdı. Senaryo da, kitap da açıkça görüldüğü gibi bazı kültürel gerçeklikleri gün ışığına çıkardı ve umarım biraz da eğitici oldu. Marcus’un kendi ağzından köylülerin ona nasıl davrandığını dinlemek oldukça ilginç. Kitabı okumak harikaydı ve harika bir film oldu bu yüzden hiç endişelenmedim.

kaynak: ntvmsnbc.com

21 Şubat 2014 Cuma

Michel Gondry ile Röportaj, 'Rüyamda önceki rüyamın filmini çekiyordum'

Günümüzün en önemli yönetmenlerinden Michel Gondry, !f İstanbul’un konuğu olarak Türkiye’deydi. Son filmi 'Uzun Boylu Adam Mutlu Mu? Noam Chomsky ile Canlandırma Bir Sohbet’in Türkiye galasına katılan Gondry, NTV’nin sorularını yanıtladı.

Fransız sinemacı Michel Gondry dünyadaki Fransız sinemacıların en Fransız olmayanı olsa gerek. Böyle bir cümle kurulabilir mi, ya da kurmalı mıyız, onu da bilemiyoruz aslında. Belki de bu ancak Noam Chomsky gibi bir dilbilimcinin içinden çıkacağı bir meseledir. Ama zaten Gondry de bize Noam Chomsky ile birlikte geldi. !f İstanbul kapsamında gösterilen son filmi 'Is The Man Who Is Tall Happy?' yönetmenin Noam Chomsky ile yaptığı sohbetin animasyon bir belgesele dönüşmüş hali aslında. Bu da akla neden Chomsky, neden animasyon gibi bir bakıma çok da sıkıcı ve sıradan olabilecek soruları getiriyor elbette. Yanlış anlaşılmasın, sorular sıkıcı ama kaçınılmaz; en az filmin izleyenler üzerinde yarattığı zihin açıcı ( ama yer yer de zihini bulandırıcı, güzelliği de orada zaten ) etki kadar kaçınılmaz.

Michel Gondry yorgun. 2 gün için geldiği İstanbul’da bir hayli sıkışık bir programı var ve onu olabildiğince zorlamamaya, zaten kısıtlı olan vaktini daha da çalmamaya gayret ederek sıralıyoruz sorularımızı. Sonradan, çok değil bir yarım saat sonra, aklımıza yazdığımız başka bir çok soruyu da unuttuğumuzu fark edeceğiz. Üzülmek için çok geç. Elimizdeki anılara sarılmaktan başka çaremiz yok artık.

Noam Chomsky bir dilbilimci. Sizse videoklipler, reklamlar, kısa-uzun filmler, belgeseller çekmiş bir yönetmensiniz. Yani alabildiğine görsel bir yaratıcısınız. Chomksy gibi dille alakalı birini görselliğe aktarmak zor olmadı mı?
Bence Chomsky kelimenin geleneksel anlamıyla tarif edilecek bir dilbilimci değil. Gerçi onun sayesinde son 50 yıldır dilbilimi çok gelişti ama ben antropolojik anlamda bir dilbilimcinin çalışmasıyla ilgilenmiyordum zaten. Chomsky’de benim hoşuma giden onun bilimsel yaklaşımıydı. Dilbilimi neredeyse genetik alanına yaklaştırmasıydı. Benim de ilgimi daha çok genetik çekiyor. Bedenin işleyişi ve temel olarak doğanın karmaşıklığı gibi şeyler. Bu anlamda onun bilimsel çalışmaları çok ilgimi çekiyor.

Filmin bir yerinde sizin de dediğiniz gibi biz de kimi yerlerde kendimizi aptal hissettik. 
Evet, bana da oldu.

Az önce basın toplantısında da “Aslında Chomsky’yi anlamak için yaptım filmi” dediniz. Ama bu bir animasyon. Yani Chomsky ile yaptığınız sohbeti olduğu gibi izlesek buna katılabilirdim belki ama bir animasyon yapabilmek için Chomsky’yi anlamış olmanız gerekmez miydi? 
Bu bir önerme sadece. Bazı şeyleri anlayarak çizdim ama çoğu zaman soyut animasyonu kullanarak kendi işimi onunkiyle paralel olarak konumladım. Bunu illa bazı şeyleri açıklamak kaygısıyla yapmadım. Daha çok onun yanındayken ve onu anlamaya çalışırken kendimi nasıl hissetiğimi göstermek için yaptım. Belki bu sayede izleyenler onu daha iyi anlamışlardır ama benim niyetim böyle bir işe kalkışmak değildi. Ama öte yandan aptallık ve saflık ( naif anlamında ) onun düşüncelerini anlamayı da kolaytırmış olabilir.

Animasyonda zorlandınız mı peki? Diğer filmlerden daha mı uzun sürdü örneğin? 
Animasyon daha uzun sürüyor belki ama daha dolaysız aynı zamanda. Beynim ve kağıt arasında sadece elim ve kalem var. Çok dolaysız. Bir enstrüman çalmak gibi. Virtüözite değil bahsettiğim ama beyninizin bir uzantısı gibi oluyor. Film çekmeye kalktığınızda çok fazla açıklama yapmalısınız. Önce yapımcıya, dağıtımcıya, para bulmak için. Sonra oyunculara, set tasarımcılarına, ışıkçılara, kameramana. Sonra montajı var. Çok daha uzun bir süreç oluyor.

Rüyalar çok önemli sizin için. 
Evet. Hala her gece çok iyi hatırladığım 2 ya da 3 rüya görüyorum. En azından bazı parçaları çok net hatırlıyorum. Yönetmenliğe başladığımda da rüyalarımı çekiyordum aslında. Hatta iki gece evvel bir rüya gördüm. Uykuda döngüsel evreler oluyor. Sanırım yaklaşık 90 dakikalık döngüler. Her döngüde bir kaç dakika rüya görüyorsunuz. İkinci döngüdeki rüyamda da ilk bölümde gördüğüm rüyayı filme çekiyordum. Yani yönetmenliğimle rüya görüşüm arasında yakın bir ilişki var. Chomsky ile bu filmi yapmam da o konuşurken benim gözüm açık bir şekilde o rüyayı görmem gibi oldu aslında.



Dünkü sunumunuzda Freud’a itibar etmediğinizi söylediniz. Rüyalarla sizin kadar ilgili biri için ilginç geldi bana. Ne de olsa Freud rüyalarla ilgili bilimsel çalışmalar yapan ilk isimlerden biri.
Ondan önce de bu konuda bilimsel çalışmalar yapanlar vardı. Bazı bilimadamları rüyalardan etkilenmiş ve çalışmalarında rüyalardan yararlanmışlardır. 20 – 30 yıl boyunca rüyaları kaydedip, onları sınıflandıran bilimadamları var. Freud’un yanlışı şuydu bence: 1900’lerin başında beyinle ilgili bir kitap yazmaya başladı ve sonra bundan vazgeçti. Yapamadı çünkü. Bu da normal, ne de olsa beynin içine bakılamıyordu. Sonra yanılmıyorsam 10 yıl kadar sonra rüyalarla ilgili teorilerini yayınladı. Bu sefer de beynin anlayamayacağımız kadar karmaşık rüyalar ürettiği çünkü içimizin çok karanlık olduğuna dair bir varsayımı vardı. Ama bilimsel olarak yanlışlığı ispatlandı Freud’un. Benim de anlamadığım şey bu, bir varsayım atıyorsunuz, o varsayımın yanlışlığı ispatlanıyor ve herkesin bunu geride bırakması gerekir, değil mi? Ortaçağdaki simya gibi örneğin. Çoktan geride kaldı. Yine de dünyanın birçok yerinde, özellikle de Fransa’da birçok insan yanlış olduğu ispatlandığı halde psikoanalize devam ediyor.

Kendiniz anlattığınız belgesel “Sonsuza dek 12 Yaşındayım” adını vermiştiniz. Hala 12 yaşında mısınız? 
Filme o ismi kız arkadaşım koymuştu. Çünkü ne zaman bir anımı anlatsam söze "12 yaşında falandım herhalde" diye başlıyorum. O da o zaman bana "Sen sonsuza dek 12 yaşında kalacaksın" demişti. Tabii ki nostaljik bir tınısı var.

Bilimadamı olmayı ister miydiniz peki? 
Bilimadamı olmayı çok isterdim ama becerebileceğimi sanmıyorum. Yaptığım işte beynimi fazlasıyla kullanabildiğimi düşünüyorum. Yönetmen olmadan önce bir müzik grubunda davul çalıyordum. Sonra yönetmenliğe geçtim ve beynimin yüzde 10'unu kullanırken yüzde 80'inin kullanmaya başladığımı hissettim. Kapasitem dahilinde iyi bir iş çıkarıyorum yani. Bilimadamı olmayı isterdim evet, gerçi daha mı çok hoşuma giderdi bilemiyorum. Ama François Jacob gibi, ee, işte benim en büyük sorunum da bu. Ne zaman bir isim söylemek istesem unutuyorum. Hah, Jacques Monod gibi genlerin evrimi ve dönüşümü üzerinde çalışmış, Nobel ödülü aldılar hatta, bilimadamları hakkında birşeyler okumak çok ilgimi çekiyor. Onların laboratuarda yaptıkları çalışmalar, bakterilerle yaptıkları deneyler beni heyecanlandırıyor. Aniamsyon yaparken ben de benzer şeyler yaşadım aslında. Çizerken sonucun nasıl olacağını bilemiyorsunuz. Çizdiklerimi laboratuara yollayıp da gelen sonuçları beklerken, acaba istediğim şeyi yaratabildim mi diye düşünürken ben de onlar gibiydim biraz. Orada da farklı bir boyut yaratıyordum sonuçta ve çok heyecanlıydı benim için.

Meraklısı için hatırlatma: Is The Man Who Is Tall Happy ? 21 Şubat Cuma 19.00’da Beyoğlu Fitaş, 23 Şubat Pazar 13.00’de Cinemaximum Budak’da izlenebilir.

Emrah KOLUKISA
kaynak: ntvmsnbc.com

27 Kasım 2013 Çarşamba

Bize her gün festival!

Festival coşkusunun sürekli yaşanabileceği bir platform olan 'Başka Sinema', 'Bize her gün festival' sloganıyla adını duyuruyor.

İSTANBUL - Artık film festivallerinde kaçırdığımız veya yeniden izlemek istediğimiz filmleri izleyebilmek için yeni bir proje var.

'Başka Sinema', hem festival heyecanının ve büyüsünün sürekli yaşanmasını hem de kaçırılan filmlerin yeniden gösterilmesini amaçlayan yeni bir oluşum.

Proje hakkında merak ettiklerimizi Başka Sinema Proje Direktörü İmre Tezel'e sorduk.

İlk sormak istediğim bu projenin yaratıcıları kimler? Ve neden böyle bir oluşum yaratma ihtiyacı duydunuz?

M3 Film ve Kariyo & Ababay Vakfı isbirliğiyle hayata geçmiş bir oluşum 'Başka Sinema'.

Proje aslında bir ihtiyaçtan doğdu. Bağımsız sinemanın daha sanat filmleri diyebileceğimiz tarafında, uluslararası ve ulusal festivallerde ödül almış filmler vizyona giremiyordu. Vizyona girdiklerinde ise çok az yer alabiliyorlardı. Bir hafta sonunda vizyondan çıkıyorlardı. Bu da seyircinin filmlere ulaşamamasına sebep oluyordu. Biz bu tip filmlerin seyirciye ulaşmasına bir olanak sağlama fikriyle yola çıktık. Böylece izleyiciler bir filmi kaçırsalar bile, tekrar nerede, ne zaman gösterileceğini bileceklerdi.

Bu projenin bir başlangıç ve bitiş tarihi var mı?

Bu sürekli bir proje. 'Bize her gün festival' sloganıyla yola çıkmamızdan kaynaklanan yanlış algılamalar olabiliyor. Fakat bu dönemsel bir proje veya festival değil. Şu an için sürekli devam etmesi üzerine çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Belli salonlarla mı çalışıyorsunuz yoksa mobil bir program mı yapılacak ilerleyen zamanlarda?

Şu anda İstanbul'da üç, Ankara'da bir salondayız. İstanbul'da Beyoğlu Sineması, Altunizade Capitol Spectrum ve Kadıköy Rexx'te, Ankara'da da Büyülü Fener Kızılay Sineması'nda gösterimlerimiz devam ediyor. Bu sinemalarla yola çıktık ama amacımız zamanla daha fazla sinemada gösterim yapmak. Bu konuyla ilgili görüşmelerimizi sürdürüyoruz. Programlar da her ayın başında belli oluyor ve duyuruluyor.

Başka Sinema projesinin festivallere olumlu veya olumsuz etkisi olur mu sizce?

Festivallerde gösterilen film sayısı ve çeşitliliğini düşünecek olursanız aslında onların çok daha farklı bir yerde olduğunu görebilirsiniz. Bu bağlamda 'Başka Sinema' bir başka kurum, festivallerin rakibi veya alternatifi değil. Tam aksine festivaller çok büyük destek verdi şu ana kadar bize ve desteklerini sürdürüyorlar. Bunu sosyal medya üzerinden görmek de mümkün hatta. Bu proje hem çok esnek bir yapı hem de herkese alan açan bir konsepte sahip.Yani festival heyecanı bambaşka ama 'Başka Sinema'nın amaçlarından biri de bu heyecanın festival bitince sönmemesi.

Başka Sinema konseptine yakın farklı sanat alanlarında da projeleriniz olacak mı?

Sanırım uzun vadede biz sinemaya bağlı kalacağız. Ama bu konsept içinde ufak değişiklikler, sürpriz filmler gecesi, kısa film gecesi gibi farklılıklar yapabiliriz. Bu tip geceleri çoğaltabiliriz. 'Başka Sinema' etrafında bir topluluk yaratmak istiyoruz, ve yapacaklarımız sinema üzerine çalışmalar olacak.

*Başka Sinema'nın aylık programlarını ve seans bilgilerini http://www.baskasinema.com/ adresinden takip edebilirsiniz.

İmre CEBECİ
kaynak: ntvmsnbc.com

14 Kasım 2013 Perşembe

Robert Redford ile Sona Doğru filmi üzerine ropörtaj

Cuma günü gösterime girecek 'Sona Doğru'da izleyeceğimiz Robert Redford, filme ilişkin "Diğer filmleri görmeye gittiğinizde onların özel efektler ve aksiyon sahnelerinden oluştuğunu görebilirsiniz ama bu çok daha saf bir film" değerlendirmesinde bulundu.

Bu Cuma gösterime girecek 'Sona Doğru'da ilerleyen yaşına rağmen açık denize açılan ve yaptığı kazadan sonra hayatta kalmak için büyük çaba sarfeden adamın gerilim dolu macerasına tanık olacağız.

Her zamanki 120 sayfalık senaryolu filmlerden farklı olan 'Sona Doğru' 30 sayfalık senaryosu ve Oscar Ödüllü usta oyuncusu Robert Redford ile dikkat çekiyor.

Robert Redford, filmle ilgili soruları yanıtladı.

Bu filmden önce denizcilik ile ilgilenmiş miydiniz? 
Los Angeles’ta büyüdüm, bu yüzden sörf yaptım ve yüzdüm. Yelkencilik ile biraz ilgilenmiştim ama derin sulara kendi başıma hiçbir zaman çıkmadım. Catalina Adası'nda, Los Angeles'ın değişik bölgelerinde hatta Kanada'da bile yelken ile açıldım ama hep başkalarının teknesiyle. Asla tek başıma ve fırtınalı bir havada değil. “Sona Doğru” benim için tamamen yeni bir deneyimdi.

Filmim yapımcısı J. C. Chandor ile çalışmak nasıl bir şeydi?
Onunla çalışırken kendimi çok rahat hissettim. Filmdeki karakterim gibi çalışırken öğreniyordum.

Karakterinizin hikâye boyunca öğrenmeye zorlandığı dersler nelerdi? 
Başına gelenler artık onun boyunu aşınca doğaçlama hareket etmesi gerektiğini, o anda karar alması gerektiğini anlıyor. Bu yönden onla bir bağım olduğunu hissediyorum.

Karakterinizin adını ya da onunla ilgili pek bir şey bilmiyoruz… 
Bu filmde karakterim hakkında çok az şey bilinmesine bayıldım. J.C. tamamen anladığı ve sindirdiği bir konu hakkında senaryoyu yazdı ve yönetti. Deneyimlerine dayanarak hikâyede yelken ile ilgili ayrıntılar yaratabilmiş. Ayrıca söylenecek çok bir şey olmaması da oyuncunun karaktere kendi hislerini geçirmesini sağlıyor.

'Sona Doğru'yu diğer filmlerden ayıran özellik nedir? 
Diğer filmleri görmeye gittiğinizde onların özel efektler ve aksiyon sahnelerinden oluştuğunu görebilirsiniz ama bu çok daha saf bir film.

Filmde en çok hangi sahnelerde eğlendiniz?
Birkaç sahne vardı. Özellikle seyircinin canlandırdığım karakterin hissettiklerini hissedebildikleri sahneler. Sadece mücadele verdiği sahneler değil. Huzur bulduğu sahnelerde de herkesin bunu sorgulamasını sağlıyor.

Huzur bulduğu sahnelerde ne görebiliyoruz?
Karakter film boyunca geniş bir boşluktan başka hiçbir şey görmüyordu. Daha sonra da cankurtaran salında altına baktığında metrelerce derin sudan başka bir şey görmüyordu.

Film başlığı ile filmin arasındaki bağdan bahsedebilir misiniz? 
Bu filmde benim birçok duygum tatmin oldu. Her şey en kötüye giderken, bazı insanlar pes ederken bazıları mücadeleye devam eder.

kaynak: ntvmsnbc.com

9 Kasım 2013 Cumartesi

Beren Saat ile röportaj

'Film boyunca durdum jenerikte gözlerim doldu'

Yeni neslin önemli oyuncularından Beren Saat şimdi 'Benim Dünyam' ile gündemde. Uğur Yücel ile oynadığı filmde kör ve sağır Ela rolünü başarıyla yansıtan oyuncu şu aralar hayatının en mutlu, en verimli dönemini yaşıyor. Beren Saat, Milliyet Sanat Dergisi'nin son sayısına röportaj verdi
Film boyunca durdum jenerikte gözlerim doldu

Filmi ilk kez galada gördüğünüzü söylediniz. Nasıl buldunuz? 
Güzel olmuş. Film Hint sinemasının ‘Black’ adlı filminden uyarlandı. Uğur Yücel yönetmenliğindeki film ajite etmiyor.

Ela’yı nasıl kurdunuz kafanızda? 
Hikayenin asıl kahramanı Helen Keller’ın videolarını çok izledim. 1900’lerin başında yaşamış, yaşamının sonuna geldiğinde görmeyen ve duymayan biri olarak birkaç dil konuşabilen, üniversiteyi bitirmiş birine dönüşmüş. Bu, beni çok etkiledi. Elini hem dudağa, hem çeneye, hem göğüse koyuyor ve hissettiği hareketleri taklit ederek o sesleri çıkartıyor. Muazzam bir hikaye. Film, bir sürü şeyi sorgulatıyor. İki aylık çalışma dönemi; tüm gün çalışıp, sonra eve gidip hayatımı, insanlığımı, sahip olduklarımı baştan sorguladığım, kendimi yıkadığım bir süreçti.
'İşaret dilinde 150 kelime öğrendim'

Hem kör, hem sağır olmayı öğrenip birleştirmek için nasıl çalıştınız? 
Altı Nokta Körler Vakfı Okulu’nda baston kullanımını, daktilo kullanmayı, saat okumayı öğrendim. Bir yandan da Mahir Hoca ile Ela okulda birlikte yürüyorlar, görme engelli birine nasıl eşlik edildiğini öğrendik. İşitme Engelliler Federasyonu Başkanı bizimleydi. Çıkardıkları sesleri, dili duygusal değişimlerde nasıl yorumladıklarını öğretti, kendi kendimize cümle kurabilir, yorum yapabilir olduk.

İşaret dilini biliyor musunuz?
Bildiğim 100-150 kelime filmde bana yetti.

Gözünüzü, kulağınızı kapatıp karanlıkta kalmayı denediniz mi?
Evet. Uğur bana ev ödevi verdi. Gözlerimi, kulaklarımı kapattım bir gece. Bildiğin mekanda bile kayboluyorsun...
‘Birinin canını acıtabilirim’

Gelelim ‘İntikam’a. Karate öğrenmişsiniz... 
Temel disiplin üzerinden gitmedik, sahnede neye ihtiyaç varsa onu öğrendik. Evet, dövüşmeyi öğrendim.

Seviyor musunuz dövüş sporlarını? 
Seviyorum. Çok keyif aldım. İlk dersten çıkınca birine vurmak, canını acıtmak fikri çok kötü geldi. Ama sonra anladım. Şimdi kendimi korumam gerekirse birinin canını acıtabilirim.

Dizi ne zaman bitecek? 
Amerika güdümlü olduğu için bu karar bize ait değil. Amerika’da toplantı yaptık, onlar “Gittiği yere kadar” diyor. Ama bir noktada tıkanacak, çünkü biz onların önüne geçmek zorunda kalacağız. Onların sezonları 22 bölüm, bizimki 39. Kafa kafaya geldiğimiz yerde bize finalimizi yapma izni verecekler diye düşünüyorum.

Hâlâ resim yapıyor musunuz? 
Çok değil. Tamamen alan ve vakitle ilgili. Artık minik defterlere küçük eskizler çiziyorum.
‘Sevgilim gurur duydu’

Filmde Ela, hocası Mahir’e aşık oluyor. Sizin aşık olduğunuz hocanız olmuş mudur?
Olmuştur. İnsanın etkilendiği, yükseldiği oluyor. Ama şimdi “O aşk mı?” diye sorsanız, yok, o kadar kuvvetli bir şey değildi.

Öpüşme sahnesinin çekileceği gün Kenan Doğulu’nun seti terk ettiği yazıldı...
Olur mu canım? Kenan öyle sete falan gelen biri değil. Filmin son iki günüydü, benim birkaç sahnem kalmıştı, o zamanlarda geldi. Asap bozucu böyle yazılar. Sanki sürekli birbirimizin tepesinde beklemişiz gibi. Hayatımızın bilmem kaç senesini birbirimiz olmadan yaşadık. Şimdi de son derece saygılıyız. Filmi seyredince gurur duyduğunu söyledi.

Filmi izlerken ağladınız mı?
Birkaç yerde burnumun direği sızladı sadece. Jenerik akarken gözlerim doldu. Filmle mi ilgili, kendini sıkmakla mı ilgili, yoksa mutluluk gözyaşı mı bilmiyorum

‘Kenan ile şarkı söylüyorum’

Kenan Doğulu ile iş konuşur musunuz?
Evet, her zaman. Ben kısa denemeler ve şiirler yazıyorum, ona okutuyorum. O söz yazarken ben ufak ufak burnumu sokuyorum. Önerideki bulunuyorum sadece. Eğlenceli oluyor. Birlikte şarkı da söylüyoruz, keyifli bir şey. Bir müzisyenle bir oyuncu iyi bir kombinasyonmuş, hiç başıma gelmemişti.

Birbirinizin yaptığı işleri beğeniyor musunuz yoksa eleştirdiğiniz de oluyor mu? 
Nazikçe en sert eleştirileri yapıyoruz. Bir süreliğine ufak bir sessizliğe yol açıyor ama biliyoruz ki çoğunlukla halkı eleştiri. Kabalaşmadığımız için kırıcı olmuyor. Dostlukla eleştiren insanlar önemli, çünkü insan kendi işinde, bir noktada kör oluyor.

kaynak: posta.com.tr

2 Kasım 2013 Cumartesi

İnanç Konukçu ile ropörtaj

‘Behzat Ç. Ankara Yanıyor’ filmi vizyona girdi. Dizinin ve filmin başkarakterlerinden ‘Hayalet’i canlandıran İnanç Konukçu ile konuştuk. Konukçu, “Dizi bitti ama izleyiciler etkisinden kurtulamadı. Hatıra fotoğrafı çektirirken ‘Hayalet olarak poz ver’ diyeni bile var” diyor…


‘Hayalet’ olarak tanındınız; gündelik hayatınızda Hayalet’ten farklı mısınız?
Hayalet gibi biri değil, biraz kendi halinde, işi ve eviyle uğraşmayı, film izlemeyi, köpeğiyle oynamayı seven, bu aralar yoğun hatta İstanbul’a yeni adapte olmaya çalışan biriyim... Bilemiyorum ki insan kendini nasıl anlatabilir?

Oyuncu olma kararını nasıl aldınız?
Daha önce hem çocuk oyunlarında oynuyor hem de animatörlük yapıyordum. Tiyatroya gelen öğrenciler konservatuvara hazırlanıyordu. Bu sayede bende de merak oluştu, zaten hevesim vardı. Ders veren hocamıza “Usta benden de oyuncu olur mu? Beni de yontabilir misin?” dedim. “Çalışırız oğlum” dedi. Çalıştık, şanslıyım ki ilk girişimde okulu kazandım.

‘Behzat Ç.’ kadrosuna nasıl dahil oldunuz?
Erdal (Beşikçioğlu) Ağabey’in mekânı Dip Sahne’de ‘Mojo’ adlı oyunu oynuyorduk. O bittikten sonra Londra’ya gitmeye karar verdim; oyunculuk eğitimi alacaktım. O sırada, Ankara’da ‘Behzat Ç.’ adlı bir iş başlayacağına dair haber geldi. Serdar Akar’la görüştüm. Tam vize başvurusu yapacakken telefon geldi ve ertesi gün kostüm provasına çağırdılar. Hayatımın kırılma noktası...

Ve ünlü oldunuz… 
Dün başıma gelen bir şeyi anlatayım: Bir ağabey geldi, “Hayalet Ağabey, sen ne arıyorsun burada? İzledim yeni işin ‘Kaçak’ı; bir fotoğraf çektirelim mi? Ama Hayalet olarak!” dedi.

Polis teşkilatının aykırı tiplerini canlandırdınız; polisler nasıl tepkiler verdi?
Bizi çok sevdiler fakat eleştirileri de ister istemez oluyordu... “Böyle polis var mı? Bu kadar küfür mü ediyor polisler?” gibi… Ama biliyorum ki bunu dedikten sonra, gün içinde muhakkak onlar da ediyor. Biz küfür eden bir milletiz.

Dizi süresinc e polisliğe dair neler öğrendiniz?
Silah kullanımı; olay yeri incelemesi; savcının görevleri gibi birçok şey…

Yeni filminizi anlatır mısınız?
Çekimler çok güzeldi. Kadroya yeni dahil olanlarla hemen kaynaştık.

Güzel bir bağınız olduğu anlaşılıyor…
Yansıyor demek ki, biz birbirimizin derdinden anlarız. Zaten mevzu o!

Filme dönersek…
İlk filme göre daha profesyonel bir ortamda çekildi, çok keyifliydi. Filmin Kıbrıs çekimlerinde çok eğlendik. O bölümlerde rolüm olmamasına rağmen Kıbrıs’taydım. “Sen ne arıyorsun burada?” dediler; “Gezmeye geldim, siz çalışın” dedim (gülüyor). Film bayağı keyifliydi, Serdar (Akar) Ağabey’le çalışmak her daim güzel.

‘Seni Kalbime Gömdüm’den sonra bu ikinci film… Devamı gelecek mi?
Her sene için bir film yapma projemiz var… İlk filmi Emrah Serbes yazmıştı, ikinci filmi Ercan Mehmet Erdem yazdı. Çok başarılı bir film oldu.

Gişe beklentiniz yüksek mi?
Çok büyük izleyici kitlemiz hiçbir zaman olmadı. Televizyonda çok büyük izleyicisi olan işlerin sinemaya aktarımında büyük kayıpları oluyor. Bunun örneklerini de gördük. Güvendiğimiz, kemik bir izleyicimiz var; güvendiğimiz, bizi tutan, üç yıl boyunca ayakta durmamızı sağlayan… Tabii ki filmi herkes izlesin diye yaptık ama öncelikli hedefimiz onlar. Bir iddiamız yok; bizim ağabeyler, ablalar gelsin yeter.

Dizi artık yayınlanmadığı için daha çok izlenebilinir mi?
Olabilir… Ankara’daki doktorlar “Salon kapattırdık, ne zaman çıkacak?” diye sordu; “Hastalar ne yapacak?” diye yanıtladım. “Nöbetçi doktor bırakacağız” dediler (gülüyor).

‘Kaçak’ı seçerken nasıl karar verdiniz?
Menajerim vasıtasıyla, yönetmenimiz Volkan Kocatürk ile tanışmaya gittik. ‘Behzat Ç.’de ‘Hayalet’ karakterini oynamış biri rahatlığıyla gittim. Çünkü oyunculukta kendini ispat durumu var. Şanslıydım; Serdar Akar ve Erdal Beşikçioğlu gibi isimlerle çalışıp ‘Hayalet’ gibi bir rolü oynama fırsatı verdiler. Volkan Ağabey, biraz da ağzımı aramak için “Hangi rolü istersin?” diye sordu “Doktor daha uygun sanki” dedim. “Ben de öyle düşünmüştüm” dedi.

 Kendinizi izlediğinizde ne hissediyorsunuz?
Nefret ederim! Bir süre sonra alışıyorsunuz ama kolay değil, insan her şeyi eleştiriyor. Tonlamasını, duruşunu, burnunun yapısını özellikle benim gibi burnunuz varsa (gülüyor), saçını... “Orada niye öyle durmuşum, niye böyle bakmışım” diyorsun. Senin izleyip geçtiğin şeyi, ben beş bin kere izliyorum. Aslında kendiyle barışık bir adamım ama ekran karşısında izlemek daha farklı.

LA, O KÜPELER NE! 
Doktor olmak nasıl bir duygu? 

Bilmiyorum ki açıkçası daha 4-5 bölüm çektik. Aksiyon durumu var. Buradaki karakterim biraz daha farklı, Hayalet gibi duygusal bir adam değil, elbette duygusal ama dertlenince türkü söyleyecek
bir adam değil.

Diziyi siz olduğunuz için izleyenler de var…
Az önce kemik kitleden bahsettim ya, onların içinde bizi de ayıranlar var… Hepimizi seviyorlar ama Fatih’i ayrı, beni ayrı sevenler gibi… Mesela beni sevenlerden biri Twitter’dan “Sen Ankaralısın la, o küpeler ne!” yazmış (gülüyor). Hayalet’i çok sahipleniyorlar. Mesela “Tamam, Doktor Nazmi de olmuş ama sen her zaman bizim için hayalet olarak kalacaksın” diyorlar. Bunu da ister istemez kıracağız. Türkiye’de diziler çok uzun, dolayısıyla kırmak daha zor; maalesef bir Johnny Depp değilim ama ufak ufak kıracağız.

AYSUN YILDIZ / aysun.yildiz@aksam.com.tr
kaynak: aksam.com.tr

19 Ekim 2013 Cumartesi

Yönetmen Atalay Taşdiken ile ropörtaj

Sinema yapmak isteyen yönetmen dizi çekmesin!

Yönetmen Atalay Taşdiken, ikinci filmiyle bu yılki Altın Portakal’a damgasını vurdu. ‘Meryem’ ile beş ödül kazanan Taşdiken, dizi sektöründe çalışan yönetmenleri kızdıracak açıklamalar yaptı!

Geçen hafta Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Atalay Taşdiken’in yönettiği ‘Meryem’ adlı film, 5 dalda ödülün sahibi oldu. Atalay Taşdiken’le hem Türk sinemasını hem de filmlerini konuştuk.

Sizi, 2009’da çektiğiniz ‘Mommo’ adlı filmle tanıdık. Her iki film de Konya’da geçiyor. Bunun özel bir nedeni var mı?
İki filmin hikâyesi de o yöreye ait. Hikâyelerin konusu hiç duymadığımız ya da karşılaşmadığımız bir özgünlüğe sahip değil. İkisi de Anadolu’nun herhangi bir yerinde yaşanan yüzlerce hatta binlerce örnekten biri. Ancak coğrafyanın, iklimin insan karakterleri üzerinde ciddi etkileri olduğunu ve karakterlerin benzer olaylar karşısında göstereceği tepkilerin yörelere göre değişeceğini düşünüyorum. Benim de bir ölçüde tanık olduğum hikâye, bu yörede yaşandığı için kafamdaki düşüncenin Konya’da karşılığını bulacağını düşündüm. Yoksa Konya’da film çekmek üzere yola çıkarak yaptığım bir tercih değil.

Modern bir kent hikâyesi yerine taşrada geçen hikâyelere mi daha sıcak bakıyorsunuz?
Konya, memleketim. Bu yüzden senaryoyu yazarken, mekânları oluştururken neredeyse her şeyi ezbere yazdım. Belki bir kent hikâyesi de olabilirdi ya da bu hikâye Konya yerine Kars’ta da çekilebilirdi ama bilmediğim bir coğrafyanın ne sanat yönetimi anlamında gerçekliğine bu kadar hâkim olabilirdim ne de oradaki yan karakterlerin birebir insan reaksiyonlarının karşılığını bulabilirdim.

GERÇEK HİKÂYEDEN YOLA ÇIKTIM

Meryem’in hikâyesi çok gerçekçiydi…
Gerçek bir hayat hikâyesinden yola çıktım fakat yardımcı karakterler ve yan öykülerle kurgulayarak şekillendirdim.

İki filminizde de yoksulluk teması var… 
Temel olarak altı çizilmiş bir mesele olmamasına karşın iki filmde de ortak payda yoksul insanlar. Şöyle bir gerçek var ki bu insanlar asla yoksulluklarından şikâyet etmez ve bunu bir eksiklik olarak görmezler. Belki yoksul ve pek çok şeyden yoksundurlar ama bizim metropollerde yaşayanların zannettiği gibi bundan dolayı mutsuz değildirler. Bu insanlar gece gündüz, yatıp kalkıp ‘buradan kurtulalım, şehre gidelim’ derdinde değiller. Kendi dünyalarında mutlular ve hatta kentlerin onları mutsuz edebileceğinin de farkındalar.

Kadın-erkek ilişkileri odağında ilerleyen filmlerde cinsellik yoğun olarak kullanılır. Fakat siz neredeyse buna hiç değinmiyorsunuz. Cinsellikten neden kaçıyorsunuz?
Kaçmıyorum. Aslında bu bilerek ve isteyerek yaptığım bir şey. Çünkü filmdeki Meryem kadınlığının farkında bile değil. Yani gerek Celil ile gerek çevresiyle ilişkisinde zaman zaman çocuk, zaman zaman genç kız ama asla bir kadın değil. Cinselliğe değinmiyor oluşum bu konudan kaçtığım için değil, Meryem’in karakterini doğru bir şekilde vermeye çalıştığım için. Esasında Meryem kadınlığının farkında olsa davranış biçimleri çok daha farklı olur. Çünkü etrafında birçok adam, ona deli gibi âşık genç bir erkek var. Ama Meryem’in asıl derdi bu değil, kafası orada değil.

KOMŞUNUN OĞLUNA ROL YAZDIM

Başrol karakterinizi oyunculuğuyla besleyen Celil Özüak, ekibe nasıl katıldı?
Senaryo aşamasında böyle bir karakter aklımda yoktu. Mekân araştırması için Konya’ya gittiğimde tanıdım onu. Yan komşunun oğluydu. Bakışları çok etkileyici geldi; döndüğümde 15 gün daha senaryo üzerinde çalıştım ve yapısını değiştirdim. Filmde Meryem’in yakın bir arkadaşı olarak kendini gösterse de aslında Meryem’in ne kadar yalnız, ne kadar temiz ve ne kadar çocuk olduğunu ortaya çıkardı. Meryem’in duvara konuşur gibi konuşup cevap alamadığı ama her şeyini paylaşarak içini boşalttığı karanlık kuyusu oldu.

Filmde karakterler oldukça doğal görünüyordu. Oyuncularınızı serbest bıraktınız mı?
Filmin senaryosu bir başkasına ait olsa karakteri geliştirebilmek için hem senaristle hem de oyuncularla tartışırım ama kendi senaryomu çekerken hiçbir oyuncuyu serbest bırakmam. Senaryo aşamasında o karakterlerle gece gündüz, günlerce yaşıyorum. Dolayısıyla karakterlerin konuşmasından davranışına, yeme içmesinden insanlarla ilişki kurma biçimine kadar kafamda çizilmiş belli bir model oluyor. Bu yüzden doğaçlama dediğimiz şey ya da oyuncuyu biraz kendi haline bırakma durumuna izin vermiyorum.

Meryem’in asıl yaşaması gereken ilişkiyi engelleyen ‘gelenekçi evlilik’ modeli yıllardır çok eleştiriliyor ama günümüzde de değişen bir şey yok. Bunu neye bağlıyorsunuz?
20 yıl öncesine kıyasla bugün değişen bir şeyler var ama bu yeterli mi, elbette değil. Taşra geleneklerini terk etmeyi reddediyor ve büyük bir dirençle değişim fikrinin karşısında duruyor. Hatta daha da sıkı sarılıyor. Bunun tamamen kötü bir şey olduğunu söylemek istemiyorum ama insan hayatını yaşanmaz kılacak şeylerle ilgili bir sorgulama yapılması gerek…

Meryem’in hikâyesi, aslında Anadolu’daki pek çok yalnız kadının hikâyesi. İnsanları melankolikleştiren bu geleneksel yapının değişimine destek olacak çok fazla erkek aklı olduğunu söylemek de biraz zor... 
Bir taraftan gelenekten kaynaklı uzun yıllar süren, başarılı ve mutlu evlilikler olduğunu da söyleyebiliriz. Meryem’de bu geleneğin insan üzerinde bıraktığı olumsuzlukları sorgulama meselemiz var elbette ama beni asıl ilgilendiren hiç suçu olmayan, sadece sevebileceği bir insan arayışında ve bu yolda her türlü fedakarlığı yapmaya hazır bir kadının, hiç hak etmediği bir hayata sürükleniş durumudur. Yakından tanıdığım birinin başına gelen ve beni çok etkileyip yüreğimde sızı olan bir olaydı. Filmde bunu anlatarak çözüme ulaşmaya çalıştım. Filmle birlikte elbette geleneği sorgulamak lazım, taşradaki erkek bakışını sorgulamak lazım ama en mühimi kocası başında olmayan bir kadının karşısına çıkabilecek zorlukları görmek lazım. İnsani ve vicdani olarak böyle bir meseleyi kendime dert edindim ve bunu da sinemayla anlatmaya çalıştım.

YEŞİLÇAM FİLMİ DEĞİL

Bu yıl Altın Portakal çok farklı geçti, filmler çok tartışıldı. Beş ödül aldınız,  filminizi nerede görüyorsunuz?
Diğer filmlerle ilgili bir şey söylemek çok etik olmaz ama kendi filmime değinecek olursam ‘Mommo’ gibi ‘Meryem’ de klasik Yeşilçam kalıbında olan bir film değil. Karakteriyle, duygusuyla, mekânıyla, insanıyla kısaca her şeyiyle net bir Türk filmi örneği. Konvansiyonel sinemamıza çok yakın olmakla birlikte anlatım dili ve biçimiyle çok evrensel. ‘Meryem’in bundan sonra bir dizi festival süreci olacak. Dünyanın neresinde gösterilirse gösterilsin bir taşra hikâyesi olmasına karşın seyredenlerden bizim insanımıza yakın tepkiler alacağını ve karşılığını bulacağını düşünüyorum.

Bir dizinin yapımcılığını da üstleniyorsunuz. Dizi çekmenin sinemaya faydası oluyor mu?
Televizyon dünyasında sadece yapımcı olarak varlığımı sürdürüyorum. Dizilerde sete çıkıp yönetmenlik yapmıyorum, yapmayı da düşünmüyorum. Sinema iddiası taşıyan bir yönetmenin dizi çekmesi doğru değil. Hayat şartları ve belli bir standardı koruyabilme çabası, belki bunu zorunlu kılıyor ama dizi çekmenin yönetmenin sinema duygusuna ve anlayışına ciddi zararlar verdiğini düşünüyorum. İsim vermek istemem ama sinemada benim gerçekten gelecek gördüğüm, çok umutlu olduğum birkaç yönetmen zaruretten dizi çekmek zorunda kaldılar. Ama ondan sonra yaptıkları filmler eski yaptıkları filmlerin duygusundan çok uzaktı.

Ülkemizde oldukça fazla sinema festivali var; bu kadar festivalin olduğu bir ülkede yeteri kadar Türk filmi çekilebiliyor mu? 
Son birkaç yıldır yeterinden çok daha fazla film çekildiğini düşünüyorum ama tabii ki film çekmek insanların özgürlük alanı. Kimse kimseye film çekme diyemez. Ama üzücü olan tarafı şu, insanlar senaryo aşamasından itibaren fazlaca acele ediyorlar. Bu yüzden filmlere yeteri kadar özen göstermiyorlar. Dolayısıyla çok pırıltılı, zaman içinde iyi bir yönetmen olabilecek gençlerin bu acelecilikle ilk filmlerini yapmaları belki de ikinci filmlerini bir daha hiç yapamamaları gibi bir sonucun doğmasına sebep oluyor.

Siz art house bir film çekmenize karşın gişede de ilgi görüyorsunuz. Bunun sırrı nedir?
Evet, her iki filmim de öyle ama şu bir gerçek ki ikisi de sıkmadan öyküsünü anlatabilen, duygusunu karşı tarafa geçirebilen filmler oldu. Ben de çalışırken bu iki tarafın ortasını bulmak peşindeyim. ‘Meryem’in de festival filmi diyebileceğimiz art house ile gişe filmi arasında bir film olduğunu düşünüyorum.

HAZRETİ MERYEM’E GÖNDERME VAR

‘Meryem’de başta göl sahneleri olmak üzere unutulmayacak çok güzel sahneler var…
Göl sahneleri gerçekten de izleyen kişileri büyüleyen, burası neresiymiş dedirten sinematografik açıdan oldukça etkileyici sahneler. Ama ben o sahneleri elbette filme bir renk getirsin, çok güzel olsun amacı güderek koymadım. O sahnelerin tamamı Meryem’in kendi dünyasındaki sonsuzluğa uçması ve kendine bir özgürlük alanı açması amacı gütmektedir. Kendi cennetini kurmakla ilgili hayallerine bir göndermedir. Bunun yanı sıra, temizlenmesi, yıkanması, masumiyetiyle de ilgili bizim dinimizde de yer alan Hz. Meryem’le ilgili bir göndermesi de vardır bunun.

FİLMİN MÜZİKLERİ JAPON MÜZİSYENDEN

Filmle bütünleşen müzikler de cabası...
Filmin müziklerini Japon asıllı bir İngiliz Youki Yamamoto yaptı. Youki, uluslararası alanda pek çok büyük filmin müziklerini yapmış önemli bir müzisyen. Kendisiyle Çek Cumhuriyeti’ndeki bir festivalde tesadüfen tanıştık. Bana ‘Mommo’yu izlediğini ve çok etkilendiğini söyledi. Ve benim bir çalışmamın müziklerini yapmak istediğini dile getirdi. Gerçekten sözünde durdu ve anlattığım hikâyenin coğrafyasına dair melodisini, duygusunu, tınısını yakalayabilmek için Orta Anadolu müziklerini dinleyerek altı ay süren bir çalışma gerçekleştirdi. Sadece ‘Meryem’ için değil Türk sineması için de güzel bir şans oldu bu çalışma. Bence Türk sinemasını uluslararası bir noktaya taşıyabilmek için önümüzdeki süreçlerde yapım ortaklığından görüntü yönetmenliğine, ışık şefliğinden sesçiliğe kadar pek çok konuda böyle ortak girişimler yapılmalı.

SAYIM ÇINAR
sayimc@superonline.com
kaynak: aksam.com.tr

10 Ekim 2013 Perşembe

Oyuncu Ali Mossafa ile Ropörtaj

Oscarlı yönetmen Asghar Farhadi’nin yeni filmi ‘Geçmiş’, Antalya Film Festivali ile ilk kez Türkiye’de... Festival için Antalya’ya gelen film ekibinden başrol oyuncusu Ali Mossafa ile Nil Kural konuştu

İran sinemasının doğası politik!
50. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne konuk olan ekiplerden biri bu yılki Cannes Film Festivali’nin yarışma filmlerinden, aynı zamanda Oscar’da Yabancı Dilde En İyi Film Ödülü aday adayı “Geçmiş / Le Passe” ekibiydi. “Bir Ayrılık”ın Oscarlı yönetmeni Asghar Farhadi’nin yeni filmi “Geçmiş”, boşanmak için Tahran’dan Paris’e dönen Ahmad’ın (Ali Mosaffa) aile içinde yaşadıklarına odaklanıyor. Aynı zamanda yönettiği “The Last Step”le Karlovy Vary Film Festivali’nden FIPRESCI Ödülü kazanan Ali Mosaffa ile “Geçmiş”i, kariyerini ve eşi Leila Hatami’nin rol aldığı “Bir Ayrılık”ı konuştuk.

Asghar Farhadi, “Geçmiş”i çekerken Fransızca bilmediği için birkaç çevirmenle çalıştığını ve bunun zor olduğunu söyledi. Siz benzer bir zorluk yaşadınız mı?
Benim için de dil bir problemdi, filmden bir süre önce Fransızcamı tazeledim ama asıl zorluk şuydu: İran filmlerinde rol yaparken nasıl konuştuğum benim için çok önemlidir, bazı sözcükleri değiştiririm, kendi sözcüklerimi eklerim. Burada yazılı diyaloğa güvenmek zorunda kaldım. Zamanla kendimden ufak ufak bir şeyler ekledim.

Bu hem Asghar Farhadi’nin hem de sizin İran dışında çektiğiniz ilk film. İran ve Fransa yapımları çok farklı mıydı?
Farklıydı. Öncelikle biz stüdyo sistemine alışık değiliz. Temel şeyler aynı olsa da planlama ve zamanlama İran’dan farklıydı ve başta alışmakta zorlandık. Mesela haftada iki gün izinli olmaya alışık değiliz. İran’da çekime başladık mı, film bitene kadar ara vermeyiz. Burada başta işin havasından çıkarız diye düşündük, ama sonra çok dinlendirici olduğunu gördük.

“Bir Ayrılık”, İran gibi derin bir sinema geleneğine sahip bir ülkenin ilk Oscar’ını aldı. Filmin Atlantik’in diğer yanındaki başarısının sırrı sizce neydi?
“Bir Ayrılık”, sinemasal dünyada paylaşılan ortak zevklere hitap eden özellikleri bir araya topladı bence. Başka filmlerin sanatsal değerleri herkes tarafından paylaşılmıyor. Bu film bir istisna oldu.

Siz bunu öngörebildiniz mi?
Hayır hiç öngöremedik. “Bir Ayrılık”ın senaryosunu Leila ile okuduğumuzda, “Bu tam bir İran filmi, bazı yönleri sadece İranlılar tarafından takdir edilebilir” diye düşündük. Böyle bir izleyici kitlesine ulaşabileceğini hiç düşünmedik. Sonuç harika bir sürpriz oldu.

Uzun aralarla film çekseniz de yönetmenliği hiç bırakmadınız. Hangisi öne çıkıyor, oyunculuk mu yönetmenlik mi?
Daha ziyade aktörlük teklifleri alıyorum ama oyunculuk kısmını reddedip film çekmeye çalışıyorum son 10 yıldır. İki film çektim ama devam edeceğim. Yeni bir projem de var.

İran sineması hep politik yönüyle öne çıkan, film ne olursa olsun bu şekilde yorumlanan bir sinema. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bilmiyorum ama sinemamızın doğası bu uzun yıllardır. İslam Devrimi’nden önce de bu böyleydi, böyle de devam edecek. Bence söylemek istediklerimizi söyleyebilmek için yeni yollar bulmayı sürüdeceğiz. Bu çabanın kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bu yaratıcılığınızı zenginleştiriyor, eziyet çektiğimi söyleyemem.

Geçtiğimiz günlerde Mahmud Ahmedinejad döneminde kapatılan meslek birliği Sinema Evi, yeni yönetim tarafından açıldı. Bu, Batı medyasında sevindirici bir gelişme olarak karşılandı, siz ne düşünüyorsunuz?
Bence de gelişme. Sinema Evi’nin kapatılması gaddarcaydı. Ama bu daha ilk adım ve sonra neler olacağını beklemek zorundayız. Hala verdikleri sözleri tutup tutmayacaklarına dair şüphelerimiz var, umarım tutarlar.

Kız kardeşlerin hikâyesi
50. Altın Portakal Film Festivali’nin ulusal yarışma filmlerinden “Kusursuzlar”, dün izleyici karşısına çıktı. “Canavarlar Sofrası”nın yönetmeni Ramin Matin, ikinci filmi “Kusursuzlar”da Çeşme’ye tatile giden iki kız kardeşin tansiyonlu ilişkisini konu alıyor. Yarışmanın dikkat çekici ve ödül şansı yüksek filmleri arasında sayılan “Kusursuzlar”ın basın toplantısında senarist Emine Yıldırım, filminin çıkış noktasının kardeşler arasındaki ilişki olduğuna dikkat çekti. Filmde kız kardeşleri canlandıran Esra Bezen Bilgin ve İpek Türktan filmdeki karakterler olarak iki ay boyunca psikoloğa giderek; karakterlerin yaşadıkları travma üzerine çalıştıklarını söylediler.

kaynak: milliyet.com.tr

28 Eylül 2013 Cumartesi

Yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun ile Ropörtaj

Ödüller yönetmenin anlaşıldığını gösterir

Belgesel filmler çekerek sinemaya adım atan Mahmut Fazıl Coşkun, ilk filmiyle ödül alan yönetmenlerden. Ödüllere boğulan ilk filmi ‘Uzak İhtimal’den sonra çektiği ikinci uzun metrajı ‘Yozgat Blues’ ise Adana Altın Koza Film Festivali’nde en iyi film seçildi. Festival sonrası Coşkun’la buluştuk, yönetmenlik macerasını, ödüllü filmini konuştuk.

Çocukken makaralardan kamera yapan, filmlerin büyüsüne kapılıp da yönetmenlik hayali kuran çocuklardan olmamış Mahmut Fazıl Coşkun. Ailesi de okusun, bir mesleği olsun diye bakmış. Mühendislik bölümünün birinci sınıfındayken kendini ifade etme ihtiyacı, onu sinemayla ilgilenmeye yöneltmiş. Yine de yönetmenlik aklından geçmemiş, sinemanın herhangi bir dalında ifade alanı bulmak onun için yeterli olacakmış. Önce belgesel filmler çekerek adım attığı beyazperde macerası, ona ilk uzun metrajı ‘Uzak İhtimal’le birçok ödül getirdi. İlk film, ilk ödül derken ardından ikinci filmi ‘Yozgat Blues’u çekti Coşkun. “Hiçbir zaman ödül beklentisine girmedim zaten jürinin neyi sevip sevmeyeceğini tahmin edemezsiniz” dese de, ‘Yozgat Blues’ ‘Adana Altın Koza Film Festivali’nde en iyi film seçildi. Biz de ödüllü filmin yönetmeni Mahmut Fazıl Coşkun’u aradık. Ofisinde buluştuk. Baştan söylemekte yarar var, Coşkun öyle çok fazla konuşmayı seven biri değil. Sorduğumuz sorulara kısa ve net cevaplar verdi. Zaten söyleşiye “İstemediğim sorulara cevap vermem” diyerek başladı. Söyleşinin ortalarında cevap vermek istemediği soruların hangileri olduğunu anlamış bulunduk. Çocukluğunu merak edip anlatmasını istediğimde gülerek “Psikolog sorusu gibi” dedi ve sorumu yanıtsız bıraktı. Köşe yazarı, televizyon programcısı abisi Ahmet Hakan’la ilişkisini sorduğumda ise “Evet, olabilir, yok öyle değil” gibi cevaplar verdi. Yanıtlamak istemediği diğer sorular ise babasıyla ilgili olanlardı. Söz konusu filmler olunca Coşkun, daha rahat cevap verdi ama dediğim gibi kısa ve netti. İşte söyleşiden sayfamıza kalanlar…

İkinci film, yine ödül... Bekliyor muydunuz?
Hiçbir zaman ödül beklentisine girmem. Çünkü jürinin neyi sevip neyi sevmeyeceğini tahmin edemezsiniz ki. Hâliyle ödül açıklandığında ilk duygum şaşkınlık ardından mutluluk oldu.

Bir sinemacı için ödüller ne ifade eder?
Ödül anlaşıldığınızı gösterir, bu da size mutluluk verir.

Filmin ticari başarısı mı, ödüller alması mı önemli sizin için?
Öncelikle filmi benim beğenmem ve içime sinmesi önemli. Ticari başarı ya da ödüller sonra düşünülmeli.

Yönetmen olmak istemenize sebep olan duygu neydi?
Çok fazla sinema izlemediğim, sinemayla fiziksel olarak temas etmediğim bir dönemdi. Mühendislik bölümünde, birinci sınıfta okurken kendimi ifade ihtiyacı duydum. Bunun yolu da sinemayla ilgilenmek olacaktı. Ama başta yönetmenlik düşünmemiştim.

UNUTAMADIĞIM FİLM YOK

Çocukluğunuzda izleyip de unutamadığınız filminiz var mı?
Unutamadığım bir film yok ama çocukluğumda ilk seyrettiğim filmi hatırlıyorum. 11 yaşındaydım, ‘Kutsal Hazine Avcıları’ydı. Şansa bakın ki bu filmde oynayan Kevork (Malikyan) Ağabey şimdi benim filmimde oynadı.

İzlemekten bıkmadığınız filmler var mı?
Dönem dönem ilgi duyduğum filmler ve yönetmenler farklılaşıyor. Bu ilgi bazen ruh hâline, bazen de yaşa göre değişiyor. Hayatım boyunca etkisinde kaldığımı film şudur diyemem.

Farklı türleri denemeye açık olan ve filmlerinin mutlu sonla bitmesini isteyen yönetmenlerden misiniz?
İnsan durağan bir varlık değil, değişiyor. Dolayısıyla bu değişim filmlere de yansıyacaktır. Ama bugünden geleceğe yönelik bir tahminde bulunmam zor. Bir kariyer planı yapıp da bundan sonra şunları yapacağım gibi bir durumum da yok. Filmlerim için de illaki mutlu ya da mutsuz bitmeli gibi bir düşüncem yok. Buna bir rezerv koymuyorum, koymam da zaten. Tabii ki mutlu insanların filmi olur ama karakterin bir macera yaşaması gerekir ve o macera da genellikle bir problem üzerinden olur. Dolayısıyla problem insanı mutlu da, mutsuz da edebilir. Doğal olarak başka bir duyguya soktuğu kesin. O macera mutlu mu, mutsuz mu biter, bu filme göre değişir.

Filmlerinizdeki karakterlerle nasıl bağ kuruyorsunuz, birini diğerinden daha çok kayırır mısınız mesela?
Yönetmenine göre değişir ama benim için böyle olmuyor. Özellikle biyografik belgeseller yaptığım dönemlerde bağ kurma duygusunu yaşamıştım. Doğal olarak insan belgeselini yaptığı kişiye karşı başka gözle bakabiliyor ve o mesafeyi koruyamayabiliyor. Ancak mesafeyi koruyamazsanız problemli bir film çıkabilir. Bu nedenle hep mesafe koymaya çalıştım.

Genel olarak sette tavrınız nasıldır, yönetmen setin hâkimidir gibi bir haliniz var mı?
Oyuncularla ilişki başka, sohbet ederiz. Kimiyle arkadaş olurum, kimiyle daha mesafeli bir ilişkim olur. Sonuç olarak onların da filmi hissetmesini sağlamaya çalışırım. Sette de otoriter bir tavrım yoktur. Gerçekten herkesi dinlerim ve son derece paylaşımcı bir set ortamı yaratmaya çalışırım. Eski tip Yeşilçam yönetmeni gibi davranmam.

Sizi sette en çok kızdıran ne olur? Kimi yönetmen kostümler konusunda kimi de sanat yönetimi konusunda hassastır mesela…
İki set deneyimim oldu ve ikisinin de ekonomik imkânları çok iyi değildi. Gerçi bu imkânsızlıklar insanın yaratıcılığını geliştiriyor. Dolayısıyla her aksiliğe hazır olurum. Bir sorun olursa da yeni çözümler üretirim. Kasıtlı bir iş yavaşlatma ya da bir sorun yoksa fazla mesele etmem.

Oyuncularınıza ne kadar ‘oyun’ oynama alanı bırakıyorsunuz?
Genel bir oyunculuk tarzı isterim ve bunu oturttuktan sonra serbest bırakırım. O tarzın içinde olmak kaydıyla bir serbestlik hoşuma gidiyor ve doğallığı önemsiyorum.

KİMSE ‘SİNEMACI OL’ DEMEDİ

Bir film insanın hayatını değiştirir mi ya da neyi değiştirme gücüne sahiptir?
Sinema bütün sanat dalları gibi insanı geliştirebilir, değiştirebilir. Ama bir film insanı birden bire değiştirmez. Daha fazla insan olmamızı sağlayabilir, daha fazla algımızı geliştirebilir.

Çoğu yönetmen dizi film yönetmenliği de yapıyor. Siz istiyor musunuz?
Dizi çekebileceğimi zannetmiyorum, o başka bir alan. Türk dizileri eski Yeşilçam’ın devamı aslında. Yeşilçam ölmüş değil, dizilerle devam ediyor.

Aileniz yönetmen olacağınızı bekliyor muydu?
Bunların konuşulduğu bir aile değildi bizimki, o yüzden bilemiyorum. Orta sınıf bir aileydik. Memur çocuğuyum. Bizde okumak çok önemliydi. Çocuklar okusun diye bakılırdı. Bunun dışında büyük beklentiler, büyük meslekler biçilmemişti. Ne olacağımız konusunda serbesttik. Kimse “Sinemacı ol, olma” demedi. Desteklediler.

KAYBEDENLER KAZANMAZ

Filminizi anlatır mısınız?
‘Yozgat Blues’ kaybeden, hayatı ıskalamış, geç kalmış bir adamın hikâyesini anlatıyor. Hüzünlü ve komik anların da olduğu bir taşra macerası. Karakteri kurarken Frankofon bir yapısı olsun istedim. Filmde Fransızca şarkı söylemesinin nedeni de bu. Hem Fransızca bir dönem öncesinin elitlerinin kullandığı bir dil olduğu için de gönderme yapmak istedim. Ayrıca Fransız şansonlarını severim.

Peki, filmin kaybeden karakteri sonunda kazanıyor mu?
Kaybedenler asla kazanmaz.

SİBEL ATEŞ YENGİN
sibel.ates@aksam.com.tr
Fotoğraf: UYGAR TAYLAN
kaynak: aksam.com.tr