cannes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cannes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2013 Cuma

Cannes'ın filmleri belli oldu


Dünyanın en prestijli festivali Cannes'da yarışacak filmler açıklandı. Roman Polanski, Steven Soderbergh, Asghar Farhadi, Coen Brothers, François Ozon gibi ustaların son filmleri yarışmada. Festivalin Açılış ve Kapanış Töreni NTV'den canlı olarak yayınlanacak.

 Cannes film Festivali'nde yarışacak filmler belli oldu.

Baz Luhrmann imzalı The Great Gatsby'nin açılışı yapacağı festivalin Jüri Başkanı Amerikalı yönetmen Steven Spielberg.

Cannes Film Festival açılış ve kapanış törenleri ve gün gün özel yayınlarla NTV'den canlı olarak yayınlanacak.

Festivalde yarışacak filmler şöyle;

Only God Forgives, Nicolas Winding Refn
Borgam, Alex Van Warmerdam
La Grande Bellezza, Paolo Sorrentino
Behind the Candelabra, Steven Soderbergh
The Immigrant, James Gray
Le Passe, Asghar Farhadi
La Venua a la Fourrure, Roman Polanski
Nebraska, Alexander Payne
Jeune & Jolie, François Ozon
Wara No Tate, Takashi Miike
La Vie D’Adele, Abdellatif Kechiche
Soshite Chichi Ni Naru, Kore-eda Hirokazu
Tian Zhu Ding, Jia Zhangke
Grisgris, Mahamat-Saleh Haroun
Heli, Amat Escalante
Jimmy P., Arnaud Desplechin
Michael Kohlhaas, Arnaud Despallieres
Inside Llewyn Davis, Coen Brothers
Un Chateau en Italie, Valeria Bruni-Tedeschi

Festivalin Belirli Bir Bakış (Un Certain Regard) bölümünde ise şu filmler yer alacak:

The Bling Ring, Sofia Coppola
Anonymous, Mohammad Rasoulof
The Bastards, Claire Denis
Bends, Flora Lau
Death March, Adolfo Alix Jr.
Fruitvale, Ryan Coogler
Grand Central, Rebecca Zlotowski
La Jaula de Oro, Diego Quemada-Diez
L’image manquante, Rithy Panh
L’inconnu du lac, Alain Guiraudie
Miele, Valeria Golino
Norte, hangganan ng kasaysayan, Lav Diaz
Omar, Hany Abu-Assad
Sarah prefere la course, Chloe Robichaud

Öte yandan, Semih Kaplanoğlu, Jane Campion’un başkanlık ettiği Cinefondation jürisinde yer alacak.

66. Cannes Film Festivali, 15-26 Mayıs'ta yapılacak.

kaynak: ntvmsnbc.com

7 Kasım 2011 Pazartesi

Berlin'de Sinema Başkadır...


Sahip olduğu Türk nüfusu ile bazı bölgeleri İstanbul’u aratmayan Berlin dünyanın en güzel şehirlerinden biri. Tarihi klasik eserlerden modern sürrealist başyapıtlara kadar sanat tarihinden pek çok değerli eser bulacağınız müzeleriyle; club, bar ve cafe’leriyle birkaç günde kolay kolay bitiremeyeceğiniz ‘hiperaktif’ bir şehir.

Berlin’in sanat/eğlence hayatı, iyi müzik (özellikle de tekno ve türevlerini ) arayanlara sınırsız seçenek sunsa da, sinema kültürü açısından da çok caziptir. Metropolis gibi klasiklerden Fatih Akın filmlerine, Alman sineması hakkında muhteşem detaylarla dolu muhteşem ‘Sinema Müzesi’ yanında, sanat filmleri gösteren Babylon gibi ‘arthouse’ sinemaları da mevcuttur.

Yılın ilk aylarında birkaç gün boyunca bütün kent bir baştan bir başa sinemayla nefes alıp vermeye başlar. Dünyanın en önemli film festivallerinden biri olan Uluslararası Berlin Film Festivali (Berlinale), henüz kapılarını açmadan, sinema salonları önündeki kuyruklarıyla kendini belli eder. Festival zamanı salonlardan fırlayan kalabalık, izlenen filmleri konuşmak üzere kendini kentin şık cafe’lerine atar.

Festivalin sonlarına doğru ise festival coşkusu yerini başka bir heyecana bırakmaya başlar: Ödül heyecanına. ‘Altın Ayı’, ‘Gümüş Ayı’ ve festivalin diğer ödüllerini hangi filmlerin ve yıldızların alacağı konuşulur. Festival, özellikle genç sinemacıların cesur denemelerine verdiği önemle biliniyor. ‘Altın Ayı’ ödülü ise Cannes ve Venedik gibi festivallerin ödüllerinden daha az prestijli değildir.

Uluslararası Berlin Film Festivali, 1951 yılında ilk ödüllerini dağıtırken farklı bir kategori anlayışına sahipti. Müzikal, Belgesel, Komedi, Drama, Suç veya Macera kategorilerinde Altın Ayı ödülü dağıtıldı ilk yılda. Bir sonraki festivalde türlere göre yapılan bu ilginç değerlendirmeye bir son verildi.

Bu market başka market!
The European Film Market (EFM), dünyadaki en büyük üç film marketinden biri olarak kabul ediliyor. Berlinale zamanında; yapımcılar, film dağıtımcıları, film şirketlerinin satış sorumluları ve diğer film profesyonelleri burada toplanıyor. 2010 yılında, 414 şirket markete katılmak üzere kayıt yaptırdı. Film şirketleri burada yeni yapımlarını görücüye çıkarıyor ve Berlin’de binin üzerinde profesyonel film gösterimi düzenleniyor.

Festivale has bir diğer etkinlik olan ‘Berlinale Talent Campus’, her sene Berlinale esnasında, dünyanın her yerinden sinema yapmak isteyen ortalama 350 genci  Berlin’e davet ediyor ve onların usta sinemacılarla buluşmasını sağlıyor. Ülkemizden de zamanında kısa filmci ve sinema yazarlarının katıldığı etkinlik toplam 6 gün sürüyor ve bu süre zarfında konferans ve söyleşilerden workshop’lara uzanan geniş bir etkinlik sunuluyor. Bugüne kadar Wim Wenders, Tilda Swinton, Ridlet Scott gibi sinemacılar, şanslı konuk gençlere eğitim verdiler.

Türk sinemacıların başarısı!
2010 yılında gerçekleştirilen 60. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde Bal, Altın Ayı ödülü kazanarak festivalin en önemli ödülüne sahip oldu. Semih Kaplanoğlu’nun üçlemesinin son ayağı olan bu etkileyici yapım, Greenberg, Howl, The Ghost Writer, The Killer Inside Me gibi önemli yapıtları geride bırakarak bu ödüle uzandı.

Bu sene 61.’si düzenlenecek olan Berlinale’nin yarışma bölümüne, Seyfi Teoman’ın ikinci uzun metrajlı filmi olan Bizim Büyük Çaresizliğimiz seçildi. Ayrıca Seyfi Teoman ile Pelin Esmer’in yeni projeleri, Uluslararası Berlin Film Festivali’nin Ortak Yapım Platformu’na da seçildi. İki proje, tüm dünyadan yapılan 400’e yakın başvuru arasından seçilen 38 proje arasına girmeyi başardı.

Taksi şoförlerinin ve marketlerinin çoğunun Türk olduğu, ‘Küçük İstanbul’ gibi bir bölgeye sahip olan bu şehirde, Türk-Alman yakınlığı yaratıcı düzlemde de devam ediyor gördüğünüz gibi.

Serdar Kökçeoğlu

                                                                                                                                       Alıntıdır...

18 Ekim 2011 Salı

Nuri Bilge Ceylan Röportajı



18 Mayıs 2008 Pazar 18:48
Nuri Bilge Ceylan, Uluslar arası Cannes Film Festivali’ne üçüncü kez “Üç Maymun” isimli filmi ile katılarak sinemanın devleri ile Altın Palmiye için yarışıyor.
Her ne kadar kendisi “Ben bu festivalde ödül beklemiyorum” desede 3"ncü kezdir Cannes Film Festivali"ne katılan Ceylan"ın bir kez daha ödülle alacağı yorumları yapılıyor. Çektiği filmi her fırsatta öven Ceylan, “Ben beğenmediğim filmin ilk 5 dakikasında çıkarım. Benim filmimi beğenmeyen varsa onlarda aynısını yapsınlar” diyerek, “Üç Maymun” filmine ve kendisine olan güvenini dillendiriyor. Kendisine olan bu güveninin nedenini de kuşkusuz şimdiye kadar yakaladığı başarıya bağlamak yanlış olmaz.

Gerçekten de, “Üç Maymun” filmi kaybolmakla yüz yüze kalmış insani değerleri sorgular nitelikte. Sistemin bireyi atomize ettiği ve birbirine bağlı bir suçlular zinciri yarattığı günümüzde “herkesin üç maymunları oynadığını” söyleyen Ceylan, kamerasını acımasız kapitalist sistem içerisinde var olmak için mücadele eden yoksul bir aileye tutuyor. Cinsellik ve insan bedeni üzerinde söz hakkı, kıskançlık ve suçluluk duygusunun insanları sürüklediği çıkmaza kamerasını tutan yönetmen bir anlamda aile ilişkileri ve kirli sistemi sorguluyor.

Ölü bir çocuk siluetinin hesap sorduğu bir kaybedenler dünyası kurgulayan yönetmen, bunu başarılı yakın plan çekimleri ve unutulmaz İstanbul görüntüleri ile yansıtıyor.

Söyleşi verme konusunda oldukça titiz davrandığı gözlenen ve sadece ciddi yayın kuruluşlarına röportaj vermeyi kabul eden Nuri Bilge Ceylan ile gazetecilerin akınına uğrayan Festival Sarayı"nın dibinde bulunan Cannes sahillerinde “üç maymun”, festival ve sinemayı konuştuk.

- Cannes Film Festivali"ne 3"üncü kez katılıyorsunuz. Festivalleri ve filmlerin yarıştırılmasını, bazı filmlerin arasından bazılarının seçilerek ödüllendirilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Bu beğeni meselesi. Bazen bir filmi jüri beğeniyor seyirciler, eleştirmenler beğenmiyor. Bazen de bir filmi seyirciler, eleştirmenler, gazeteciler beğeniyor ama jüri beğenmiyor. Neticede jüri kendi beğendiği filmleri seçerek ödül veriyor.

- Siz bu festivalde ödül bekliyor musunuz?

- Ben bu yılki jüriyi düşündüğümde ödül almayı beklemiyorum.

- Sizce bu tür film festivalleri veya filmlerin yarıştırılması bir yönetmeni nasıl etkiliyor?

- Bu tür yarışmalar çok önemli. Ben iki yıl önce Cannes Film Festivali"ne geldiğimde henüz bunun bu kadar önemli olduğunu farkında değildim. Ama şuanda daha farklı bakıyorum. Yarışmalar yönetmenlere, sinemacılara, yapımcılara ve sanatçılara yardımcı oluyor. Onların tanıtım ve yeni çalışmalarını geniş kesimlere ulaştırması açısından önemli olanaklar sunuyor.

HERKES ÜÇ MAYMUNLARI OYNUYOR

- "Üç Maymun" çarpıcı bir isim. Bu fikir nerden çıktı?

- Senaryomuz aslında gerçek hayattan bir kesit. Hayatın içinde yaşanan bir hikayeyi anlatıyor. Günümüzde toplumların içinde yaşadığı bir durum. Bu hikayenin ismi konusunda aslında çok düşünmemiştik. Bu bir anlamda kendiliğinden ortaya çıktı. Toplumumuza bakarak kendimize bakarak koyduğumuz bir teşhis. Sonuçta günümüzde hepimiz bir şekilde üç maymunları oynuyoruz.

- "Üç Maymun"daki Servet karakteri seçimlerde milletvekili adayı… Siz bununla Türkiye"deki mevcut siyasal yapıyı mı ele almak istediniz?

- Hayır. Bunun Türkiye"deki güncel siyasal durumla ilgisi yok. Karakteri seçerken, kaybeden bir insanın psikolojisini yansıtmak istedim. Politik bir karakter seçmemin nedeni sadece bundan ibaret. Bu karakterin mutlaka bir kaybeden olmasını istedim. Bu yüzden seçimler döneminde işlediği bir cinayetten dolayı cezaevine girecek bir karakter yarattım. Türkiye"deki politik yapıyı işlemek istemedim dedim; çünkü Türkiye"de politik bir meseleyi işlediğiniz zaman herkes yaptığınızın sadece siyasi yönünü konuşuyor. Bu yüzden bu meselelere girmekten kaçındım. Diğer boyutlar es geçiliyor.

EZAN VE GÜNAH METAFORU

- Üç Maymun"da birkaç defa ezan sesi duyuyoruz? Özellikle de her günah işlendiğinde buna bir ezan buna eşlik ediyor. Her günaha ezan sesi eşlik eden bir metafor bir tesadüf mü? Değilse bununla ne anlatmak istediniz?

- Hayır, elbette bu bir tesadüf değil. Burada bir anlamda toplumsal yapı ve inançlar sorgulanırken diğer yandan da dinin, inancın sığınılan mistik ve huzur aranan yönünü de, göstermek istedim. Nietzsche bilginin yetmediği yerde inancın bir teslimiyet olduğunu ve bilginin dayanılmaz bir ağırlığı olduğunu söylüyor. İnançta sığındığınız teslimiyet bazen sizi yatıştırabilir, size huzur verebilir. Örneğin ateist bir arkadaşım var. Bu arkadaşım bir kızı sevdi ancak bir türlü birleşemediler. Ve bu arkadaşım bu imkansız aşktan dolayı çok ciddi sorunlar yaşadı. Sonunda çareyi dine sığınmakta buldu. Şimdi dindar bir insan, ve kapalı bir kadınla evlendi. Ama bence bu arkadaşım hala o eskiden sevdiği kızı seviyor. Yani neticede din yada inanç bazen, bazı insanlar için bir kurtuluş olabiliyor.

- Filmleriniz sizi ve yaşamınızı nasıl etkiliyor?

- Kişisel olarak, filmlerimin benim karakterimi etkilediğini yada etkileyeceğini veya değiştireceğine inanmıyorum. Ama filmlerim benim sanatsal bakışımı, sinemacı ve yönetmen kişiliğimi etkileyebileceğine ve değiştirebileceğine inanıyorum. Kendinize güvendiğiniz zaman bu sizin için olumlu bir şey. Bu noktada kişinin kendisine güvenmesi çok önemli

- Oyuncuların seçimini nasıl yaptınız? Oyuncuları seçerken, filminiz başrol karakterlerinden Eyüp"ü oynayan Yavuz Bingöl"ü neden tercih ettiniz? Onun aynı zaman da ünlü bir ses sanatçısı olması onu seçmenizde etkili oldu mu?

- Oyuncuları seçerken tabi ki birçok deneme yaptık. Ve onu 50 adayın arasında seçtik. Ben, Yavuz Bingöl"e karar verdiğimizde gerçekten onun bu kadar da, ünlü olduğunu bilmiyordum. Elbette onun bir ses sanatçısı olduğunu biliyordum. Ama gerçekten bu kadar ünlü olduğunu bilmiyordum. Onunla deneme çekimleri yaptığımızda bu karakter için en iyi oyuncunun o olduğunu gördük ve ona karar kıldık.

YILMAZ GÜNEY"İN “BABA”SI SEVDİĞİ BİR FİLM

- Filminiz başında Yılmaz Güney"in "Baba" filmini hatırlatan sahneler var. Hikayenin başı bize hemen Yılmaz Güney"den sonra bir kez daha çekilen İbrahim Tatlıses"in de oynadığı bu filmin hikayesini hatırlatıyor? Bu bir tesadüf mü, yoksa bilinçli bir tercih mi?

- Bu tamamen bir tesadüf. “Baba” filmini biliyorum. Ve bu sevdiğim bir film. Dediğiniz diğer filmi görmedim, bilmiyorum. Ben bu filmi bitirdikten sonra hikayenin başının Yılmaz Güney"in “Baba” filmi ile benzerlik taşıdığını fark ettim. Ancak “Baba” filminin hikayesi cezaevindeki babayı takip ederek, devam ediyor. Bizim film ise daha çok aile içinde kalıyor ve hikayemiz çok farklı.

- Diğer filmlerinizde olduğu gibi bu filmde de, çok etkileyici İstanbul görüntüleri var. Bu görüntüleri yakalamak için uzun süren bir hazırlık dönemi mi gerekiyor yoksa bu konuda uzman olmak mı gerekiyor?

- Tabii ki hazırlık önemli. Hazırlanmak doğru zamanı yakalamak gerekiyor. Ama bu konularda çok iyi bir bilgiye sahip olmak da lazım. Ne istediğinizi, neyi nasıl çekmek istediğinizi bilmeniz, bu bilgiye ve donanıma da sahip olmanız gerekiyor. Bu çok önemli.

- Filmde duygular oldukça yoğun. Filmin bitimine kadar olabildikçe duygusal bir atmosfer hakim…

- Her şeyden önce ben çekimlerde duyguya çok önem veriyorum. Duygu benim için çok önemli. Bir filmde duygu öğesi ağır basmıyorsa bana göre o film de eksiklikler var. Onun için bu tür şeylere önem veriyorum. Ve titizlikle üzerinde duruyorum.

- Çekimlerde HD formatı kullanmanızın sebebi ne?

- Ben çalışırken her şeyi kontrol etmek istiyorum. HD bana bu imkanı sunuyor. Diğer yandan imajla, görüntüyle çalışırken çok zaman kaybediyorsunuz. HD bize zaman kazandırma olanağı da sunuyor. Ve bu çekimlerin üzerinde istediğiniz şekilde oynayabiliyor değişik şeyler yaratabiliyorsunuz. Dolayısıyla bununla çalışmak çok kolay ve pratik olduğu için bunu tercih ediyorum.

Nuri Bilge Ceylan Kimdir?

1959 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Nuri Bilge Ceylan, Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra Mimar Sinan Üniversitesi"nde sinema yüksek lisansı yaptı. Yaptığı dört filmin de yönetmenliğini, senaristliğini ve yapımcılığını üstlenen Ceylan, sinemaya ''Koza" adlı kısa filmiyle adımını attı. Ardından 1997'de "Kasaba" filmini, 1999 yılında da, "Mayıs Sıkıntısı"nı çekti. 56. Cannes Film Festivali"nde yarışan ve favori filmler arasında gösterilen Nuri Bilge Ceylan"ın 2002 yapımlı dram filmi “Uzak”, Altın Palmiye"den sonra festivalin ikinci önemli ödülü olan "Büyük Jüri Ödülü"nü ("Grand Prix") aldı. Uzak aynı zamanda 39. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Film ödülünü aldı. Nuri Bilge Ceylan"nın şimdiye kadar çektiği filmler: Koza:1995, Kasaba:1997, Mayıs Sıkıntısı:1999, Uzak:2002, İklimler:2006, Üç Muymun 2008.
ANF/ MURAT AKTAŞ/ALİ GÜLER

                                                                                                                                               Alıntı
                                                                                                                                               
                                                                                                                                                                                                                                                                                                         

Fatih Akın röportajı



İki saatinizi sinema salonunda geçirdiğinize değecek, müzikleriyle kulağınızın pasını giderecek bir Fatih Akın filmi daha gösterime giriyor.
Akın yine döktürmüş, Moritz Bleibtreu, Adam Bousdoukos, Birol Ünel ve Uğur Yücel de filmin tadı tuzu olmuş. Filmi henüz vizyona girmeden Fatih Akın’dan dinledik.
Cannes’da ‘Soul Kitchen’ın gösterimini bazı sahnelerin tekrar çekilmesi ve daha zamana ihtiyacınız olduğu gerekçeleriyle reddetmiştiniz. Film sonuçta istediğiniz gibi oldu mu?
Aslında hep ‘Daha iyisi olabilir miydi?’ sorusu olacak aklımda. Ama ortaya çıkardığımız filmden mutluyum.
Filmlerinizi çekimleri bittikten sonra da belli aralıklarla  izler misiniz?
Çekimler bittikten sonra filmi dinlenmeye bırakırım. Daha sonra yabancı bir gözle izlemeyi denerim. Yaptığım işlere karşı acımasız davranabilmemin bir yöntemidir bu.
‘Soul Kitchen’dan kısaca bahseder misiniz?
John Lennon’ın bir cümlesiyle özetleyebilirim: “Hayat, sen başka planlar yaparken başına gelenlerdir.”

‘Duvara Karşı’ dramatik yapısıyla bizi katarsise boğmuştu, salondan çıkarken perişandık. ‘İstanbul Hatırası- Köprüyü Geçmek’ belgeseli ile müziğe doyduk, salonda kalkıp oynayasımız geldi. ‘Soul Kitchen’ ise hafif komedi. Birden çok türde üretkenlik sizin için nasıl bir deneyim oldu? İlerde bir komedi filmi daha çekme isteği uyandırdı mı?
Komediye çok yabancı değilim. Daha önce bu türden filmler yaptım ve ilerde yine yapabilirim. Aslına bakarsanız öyle bir tek türe yapışıp kalmak yerine bütün türlerde filmler yapmayı istiyorum. Sinema benim için son sınıfı olmayan bir okul. Her filmde yeni bir şeyler öğreniyorum.
Senaryoyu birlikte hazırladığınız filmin başrol oyuncusu Adam Bousdoukos’un filmin komediye yönelmesinde payı oldu mu? Güven, arkadaşlık, aidiyet, aşk ve aileyi birleştiren yapımda, komedinin rolü ne oldu?
Senaryonun ortaya çıkışı zaten Adam’ın sevgilisinden ayrılmasıyla oldu. Bir restoranı vardı ve sevgilisinden ayrıldığı için mutsuzdu. Ama proje en başından itibaren türünü belli etmişti. Bu konuda kimsenin yapabileceği bir şey yoktu. Komedi, sözkonusu kavramları insanları yormadan ve sıkmadan anlatma yöntemi olarak yerini aldı. Belki komedi yerine başka bir üslup denenseydi sonuç böyle olmazdı.
Filmin hazırlıkları sırasında beslendiğiniz ya da ilham aldığınız yönetmenler, komedi ustaları oldu mu?
Hazırlıkları sırasında değil ama benim sinemadaki yolculuğum sırasında sevdiğim yönetmenler hep vardı. Chaplin tabii ki başköşededir.
‘Soul Kitchen’daki oyuncuların çoğuna önceki filmlerinizden de aşinayız. Moritz Bleibtreu, Birol Ünel, Adam Bousdoukos, Pheline Roggan ve Demir Gökgöl’ü bu filmde buluşturan neydi?
Tanıdığım oyuncularla çalışma lüksü diyebiliriz.  Bu oyuncuların tamamı, projenin senaryolaştırılması aşamasında –ki bu 2005 yılında başlayan bir süreçtir– bir şekilde projeyi sahiplenmişlerdir. Bize senaryoyu hediye eden Adam’ın sevgilisinden ayrılması, bir dönem projeyi Moritz’e vermiş olmam, vazgeçilmez aşçı olarak senaryo yazımı sırasında elinde şef bıçağıyla gözümün önünden gitmeyen Birol… Onlar vazgeçilmezdi.

‘Soul Kitchen’da da yine bu yıl içerisinde gerçekleştirdiğiniz bir diğer yapım ‘New York I Love You’daki gibi Türk sinemaseverlere sürpriziniz Uğur Yücel oldu. Kırık çıkıkçı Kemal karakteri için Uğur Yücel’i aklınıza getiren neydi?
Uğur ağabeyi ilk kez ‘Duvara Karşı’da oynatmak istemiştim. İş yoğunluğu dolayısıyla gerçekleşemedi. Sonrasında, birlikte çalışma umudumuzu hep koruduk. ‘New York I Love You’ bana önerildiğinde, hiç tereddütsüz Uğur ağabey vardı aklımda. Onunla birlikte çalışmak çok güzel. Çıkıkçı rolü onun için yazılmıştı zaten. O iş yoğunluğu arasında geldi ve oynadı. Bu daha başlangıç, ilerde umarım daha fazla çalışabiliriz birlikte.
‘Duvara Karşı’ bizi müzikleriyle de vurmuştu. Bu filmde de müzikler yine karakterler üzerinden mi belirlendi? Kendimizi soul rüzgârına mı hazırlamalıyız?
Evet. Filmde 20’nin üzerinde müzik parçası var. Müzik benim hayatımın vazgeçilmezlerinden biridir. ‘Soul Kitchen’da müziğin de baş karakterlerden biri olduğunu söyleyebilirim.
Filmde karakterler ile sembolleşen objeler ve durumlar var. Şef Shayn ile bıçağı, İllias ile kolyesi, Zinos ile sakat beli, Sokrates’in düğmesi, Lucia’nın elinden düşürmediği shot bardağı ve şişesi. Bu resimler nasıl canlandı kafanızda?
Bu imgeler karakterin çok fazla laf salatası yapmadan yaratılmasına yardımcı olan imgelerdir. Agresif ve egosu yüksek şef Shayn o bıçağı yemek yaparken kullandığı ustalıkla birini durdurmak için de kullanabiliyor. Zinos sakat belinin getirdiği kısıtlamalara takılmadan istediğini alacak kadar güçlü bir karakter. Sokrates’in düğmesi, bir düğümü çözmeye yarıyor.

İki karakter var ki, üzerine daha çok düşündürüyor. Şef Shayn ve Sokrates. Bu iki karakterin ‘Soul Kitchen’ın ruhuna katkısı ne oldu?
Shayn, ‘Soul Kitchen’in ruhunu değiştiriyor bir anlamda. Restoranı ilk kurtaran Shayn ve onun yaptığı menüdür. Sokrates ise simgesel anlamda bir diğer kurtarıcıdır.
Yunan ve Türk kültürlerinin çok benzediği noktalar var elbette ama at yarışı, tesbihimsi kolye, mantı ve hamsi; bunlar ister istemez bize Türkiye’yi anımsattı. Bu ögeleri Adam Bosdoukos ile birlikte mi harmanladınız?
Her iki kültürün de o kadar çok ortaklıkları var ki, bizim kendi kültürümüze ait bir şeyler görme isteğimiz olarak yorumlanamaz. Herhangi bir Yunan şehrine gittiğinizde, kendinizi yurt dışında gibi hissetmezsiniz ki. Sezen Aksu’yu orada da duyarsınız. İstanbul’u, meyhanelerini orada da görürsünüz. Orada da birlikte türküler söyler, karşı masaya kadeh kaldırırsınız.


                                                                                                                                      alıntı