Pages

31 Temmuz 2016 Pazar

Film Yaparak Düşünmek ya da Sinema Nedir?


Sinema nedir? Başlangıçta basit bir soru gibi geldiğinin farkındayım. Ya da sinemayla ilgili yayınlanmış en iyi kitaplardan birinin adı gibi. Kuşkusuz bunların ikisi de doğru.
Sorunun basitliği, bu soruyu sormanın taşıdığı büyük önemi azaltmıyor. Aksine bu soruyu tekrar ve tekrar sormayı basitliği nedeniyle ihmal etmek ya da unutmak, sinemayla izleyiciliğin ötesinde ilişki kuran insanların bu ilişkisini boşluğa düşürecek ölçüde olumsuz yönde etkiliyor. Hatta bazı durumlarda, bir yanılsamanın dışında, imkansızlaştırıyor. Sinemayı kapitalist ilişkiler ağı içinde önemli bir endüstri, salt teknik bir süreç, biçimsel bir gösteri ya da kuru kuruya bir sanat olarak görmeye itiyor. Bu algıların hepsi temellerinde doğruluk payı taşıyor muhakkak. Ama tam da bu nedenle hepsinin de eksiltili veya yanlış olduğu rahatça iddia edilebiliyor. Ya da bazı durumlarda doğru, bazı durumlarda yanlış oldukları. Ama felsefi anlamda ‘doğru’ bir cevap bulmayı bekleyerek soruyu sormak da aynı ölçüde tehlike içeriyor. Kanımca, cevabı bulmayı beklemeden sürekli soruyu sormak, aramayı bulmanın ötesinde merkeze almak, tek geçerli seçenek olarak görünüyor.
Peki madem soruyu bu kadar önemsiyoruz, nasıl soracağız? Basit olanın zorluğu burada bir kere daha karşımıza çıkıyor. Çünkü soruyu sürekli türetme gereksinimi kendini gösteriyor. Fransız marksist felsefeci Alain Badiou, bu türetme işleminin sadece felsefe kapsamında kalmasının çıkmaz sokak olduğunu öne sürüyor. Sanat için düşünmenin felsefeyi de dışlamayan sanatsal üretimle gerçekleşmesi tek çıkar yol olarak görünüyor. Bu durumda, “sinema nedir’ i film yaparak sormak gerekiyor. Kapsamı biraz daha genişleterek, sinema yazarının da yine kendi üretimiyle soruyu türetmesi gerektiği sonucuna ulaşılabiliyor.

Gerici Saldırıya Karşı Nasıl Bir Sinema?
“Sinema nedir?” sorusunun mevcut durumdan yola çıkarak türetilen türevlerinden biri, arabaşlıktaki soru. Kuşkusuz bu soruda, ‘sinema’ kelimesi yerine ‘sanat’ kelimesi de gelebilir. Ama biz şimdilik, özel durumları da gözden kaçırmamak için sinemayı merkeze alarak konuşmaya devam edelim.
Gerici sinema, sadece filmlerin gerici içeriğiyle değil, filmlerin biçmiyle ve üretim, dağıtım, gösterim ilişkileriyle de bu nitelendirmeyi hak ediyor. Bu durum, gerici- tutucu olan mevcut sistemin, yine birden çok mevzide gerici unsurlar içeren sanat anlayışıyla doğrudan alakalı muhakkak. Dolayısıyla bu sanat anlayışına karşı mücadelede de bütünlüklü bir tavır gerekli oluyor. Aynı şekilde, gerici sinemaya karşı mücadelede de, sadece içeriğe odaklanmamak, filmin biçmini, üretim, dağıtım ve gösterim ilişkileri içindeki-karşısındaki duruşunu da göz önüne almak, hatta aynı ölçüde önem atfetmek şart görünüyor.

İçerik-Biçim İlişkisine Tersten Bakmak
Solda duran sanatçıların-sanat izleyicilerinin –bu ikilik de çok önemli başka bir tartışma konusu-, eserlerin içeriğine büyük önem atfederek, biçimsel olarak yetkin ama içerik açısından tatmin edici bulmadıkları ürünlere karşı mesafeli tavır almaları, kuşkusuz bazı haklı gerekçelerden kaynaklanan, ama çoğunlukla yanlış yargılarla sonuçlanan yaygın bir eğilim.

Walter Benjamin, “Üretici Olarak Yazar” başlığıyla yazılı olarak da yayınlanan konuşmasında, tersten bir yaklaşımı dillendiriyor. Konuşmanın alıntılayacağım kısmı, edebiyat ile ilgili, ama kolayca daha genel olarak ‘sanat’ bağlamına, dolayısıyla sinemaya da götürülebiliyor.

“Bir edebiyat eserinde eğilimin politik anlamda doğru olabilmesi için, edebi anlamda da doğru olması gerektiğini göstermek istiyorum. Yani, politik anlamda doğru bir eğilimin, edebi bir eğilim de içerdiği anlamına gelir bu. (…) Her doğru politik eğilimin açık seçik ya da üstü kapalı bir biçimde içerdiği bu edebi eğilimdir bir eserin niteliğini oluşturan, başka bir şey değil. Bu nedenledir ki bir eserin doğru politik eğilimi, onun edebi niteliğini de içerir; çünkü doğru politik eğilim, edebi eğilimi de kapsar.” (Walter Benjamin-Brecht’i Anlamak-Sf. 99-Metis Yayınları)

Temelde sorun, bir dil sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Sinemanın da bir dil olduğunu kabul edersek, bu dili nasıl konuştuğumuz, ne anlattığımız kadar önem teşkil ediyor. Mücadele ettiğimiz anlayışın diline sadık kalarak yapılan bir film, içeriği ne kadar devrimci, ne kadar ilerici olursa olsun, bir noktada çıkmaza sürükleniyor. Oysa, bu kadar yeni bir sanatın dil olanaklarının ne kadar geniş olduğunu kavramaktan çok uzak olduğumuzu düşünmek gerekiyor.

Çekeceğimiz her film, aynı zamanda bir dil arayışı olduğu ölçüde, yerleşik-gerici dile karşı cümleler kurmanın araçlarını aradığı ölçüde önem kazanacaktır. Brecht’in tiyatro çalışmaları, bu konuda iyi bir örnek olarak karşımızda duruyor. Ama konu sinema olduğunda, filmin biçim-içerik ilişkisini doğru kurmak, tek başına yeterli olmaya çok uzak kalıyor.

“Kolektif”Tanımlamasının İçini Doldurmak
Bazı deneysel ürünler dışında, tüm sinema filmleri, kolektif bir emeğin sonucunda ortaya çıkıyor. Solanas ve Getino’nun sınıflandırmasına sadık kalırsak, Hollywood’un ana temsilcisi olduğu ana akım sinema için de, Yeni Dalga’nın somutladığı ‘auteur (yazar) sineması’ için de, ezilen dünyanın dervrimci sinemacılarının gerçekleştirdiği Üçüncü Sinema için de bu durum geçerli. Ama kelimenin Türkçe karşılığı olan ‘ortaklaşa’ kelimesi, farklı düşünceler de çağrıştırıyor. Evet, her film pek çok insanın çalışmasıyla ortaya çıkıyor ama gerçek bir ortaklaşa üretim denemesi, bazı istisnalar dışında sadece üçüncü sinema örneklerinde görülüyor. Devrimci bir sinemanın hedeflerinden birinin, filmin üretim sürecinin ortaklaşalığını örgütlemek olması kaçınılmaz. Sermayenin ilişkilerinden bağımsızlaşabilmek, ancak bu ortaklaşalığı gerçek anlamda kurmakla mümkün olabiliyor. Bu, yönetmenin rolünü devre dışı bırakmadan, ayrıcalığını ortadan kaldırmayı da, izleyiciyle ilişkiyi kurarken filmi yapanların ayrıcalığını ortadan kaldırmayı da içeriyor. En azından, bunun olanaklarını aramayı kapsıyor. Kübalı sinemacı Julio Garcia Espinosa’nın, ‘Mükemmel Olmayan Bir Sinema İçin’ başlığını taşıyan muazzam manifestosunda hayalini kurduğu imkanlar büyük ölçüde elimizde bulunuyor. Film üretmenin araçları ucuzladı ve hemen her eve girebiliyor artık. O zaman şimdi, ‘kolektif’ kavramının içini doldurarak film yapmanın zamanıdır. Çünkü önceki başlıkta dillendirdiğimiz ‘dil arayışı’, ancak sermayenin bağlarından uzak duran bir film üretim sürecinde mümkün olabiliyor.

Ama filmi ortaklaşa emekle ortaya çıkarmak da yeterli değil. Çünkü bir filmin varlığı, ancak izleyicisine ulaştığı noktada bir anlam ifade ediyor. Bu da bizi diğer başlığa, ‘dağıtım ve gösterim’ başlığına götürüyor.

İnternet İçin Film Yapmak
“Film endüstrisi, üç parçalı bir yapıya sahiptir – yapım, dağıtım ve gösterim – fakat parçalar arasındaki güç dağılımı eşit değildir. Yapımcı risk sermayesini artırabilmek için dağıtım garantisine gerek duyar ve bu yüzden film haklarını dağıtımcıya devretmek zorunda kalır. Fakat dağıtımcı bu hakları gösterimciye vermek zorunda kalmaz, çünkü gösterimci sadece kısa dönemli kiralayacağı değişik filmlerin düzenli olarak gelmesine ihtiyaç duyar. Bu yüzden film endüstrisinde güç finansal bir organizasyon olarak dünyanın herhangi bir yerinde konuşlanabilen dağıtımcı şirketin elindedir.”
Yukarıdaki cümleler, ‘Üçüncü Sinema’ hakkında muazzam çalışmalar yapmış olan sinema araştırmacısı Roy Armes’a ait. Bu kısa ama açık özetlemeden de anlaşılabileceği gibi, bağımsız bir sinemadan bahsedebilmek için, dağıtım ilişkileriyle nasıl bir ilişki kurulacağından da bahsetmek gerekiyor. Çünkü kolektif çabayla, biçim ve süre sınırlamalarına kulak asmayan devrimci bir ‘biçim’le üretilen bir filmin, çok istisnai durumlar dışında, mevcut dağıtım ağına girmesi imkansız görünüyor. Bazı ülkelerde, farklı ölçülerde özgürlük içeren dağıtım ve gösterim ağlarından bahsedilebilse de, Türkiye’de cılız denemeler dışında böyle bir ağdan bashetmek maalesef mümkün değil.

Bu yüzden gerçek anlamda bağımsız bir sinema anlayışını benimsemiş sinemacıların, bir yandan örgütlü bir şekilde bağımsız bir dağıtım ve gösterim ağı inşa etme çabasına girmesi, bir yandan da ürettikleri filmleri mevcut olan tüm olanakları kullanarak, ama filme değerini veren unsurlardan feragat etmeden izleyicilerle buluşturmaları gerekiyor. Karşı olduğumuz sinema anlayışının pompaladığı seçkinci algının dışına çıkmak, sadece festivalleri değil, interneti, küçüklü büyüklü çeşitli örgütlenmeleri kullanarak filmleri olabildiğince çok insana ulaştırmak şart görünüyor. Hatta, kimi durumlarda, internet için film yapmak gerekiyor!

Sonuç yerine
Bu kısa yazıda yer alan başlıkların her biri, çok daha kapsamlı incelemelerin, çalışmaların ve tartışmaların konusu olarak önümüzde duruyor. Yazıda bir yerde daha vurguladığımız gibi, sinema çok genç bir sanat. Ama bu genç sanata geç kalmamak, biz üreticiler için en kritik nokta. Bu yüzden, bir yandan sinema ve dünya üzerine düşünüp, okuyup, izleyip tartışırken, bir yandan da film yapmamız gerekiyor. Düşünmeyi ve tartışmayı, düşündürmeyi ve tartıştırmayı, filmlerimize de taşımamız gerekiyor. Kanımca, Türkiye’nin genç sinemacılarının önündeki en temel görev budur.

Onur Doğan
kaynak : bagimsizsinema.org

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Düşüncelerinizi bizimle paylaşın